Soru & Cevap

Aklında ne varsa cevaplıyoruz.

İnsanın iyinin ve kötünün ötesine geçebilmesi için iyi ve kötü anlayışının pişmesi, yani kemâlâta ermesi gerekir. Bunun yolu, iyi ve kötü anlayışının Allah’ın açıkladığı tanıma uyumlanmasıdır. İyi ve kötü anlayışı pişmeden, olgunlaşmadan, kemâlâta ermeden kişi iyinin ve kötünün ötesine geçemez. İyi ve kötü anlayışının pişmesi, yani kemâlâta ermesi için Kur’an’da hasene ve seyyie kavramları araştırılmalıdır. Bu aşamadaki odak; sen neyi iyi, neyi kötü tanımlamışsın; Allah neyi iyi, neyi kötü tanımlamış? Hasene ve seyyienin işleyişi nasıl? Sünnetullah ne? Seyyie, nefs fücurlarından gelir; hasene ruh hasletlerinden gelir. İşte kişi bu konulara odak verip iyi ve kötü anlayışı piştikçe iyinin ve kötünün ötesine geçebilir. Nefs tezkiyesine başladığımız ilk aşama burasıdır.

İyi ve kötü anlayışımızın seyyie-hasene bilgisi ile pişmesi, kemâlâta ermesi; nefs tezkiyesinin ilk aşamasıdır. Elbette burada sadece öylesine bir bilgi edinmekten değil, bunu yaşama bilfiil geçirmekten söz ediyorum. Bu aşama, nefs fücurları ve ruh hasletleri yani seyyie ve hasene konusunun bilfiil yaşanarak nefsin batıl ya da pişmemiş, ham iyi-kötü anlayışından kurtulması/felâha ermesi sürecidir. Anlayışlarımız doğru da olsa, yanlış da olsa, ham da olsa, pişmiş de olsa bizde duygusal tavırlar, davranışlar, hisler ortaya çıkarır, hatta seçimlerimizi ve kararlarımızı dahi etkiler. Ham ve pişmemiş iyi-kötü anlayışı; kişinin cüz’î iradesini batıl kullanmasının sebebidir. İşte bu aşamada kişi piştiğinde, iyinin ve kötünün ötesi olan hâyır’a geçiş yapar.

Bu ikinci aşama, iyi ve kötü penceresinden bakmak yerine artık kişinin hâyır-şer penceresinden baktığı yerdir. İkinci aşamaya geçen birinin bu aşamadaki ilk hallerinde hâyır ve şer kavramları çiğ, pişmemiş ve hamdır. Bu ikinci aşamada da pişmek, kemâlâta ermek gerekir. Bu aşamada kişi iyi dediğini hâyır, kötü dediğini şer algılamayı bırakmaya davet edilir. Hâyır ve şer aslında bambaşka bir mevzudur. Böylelikle kişi Allah’ın hâyır ve şer tanımlarına uyumlanır. Hâyır ve şer kavramları olgunlaştıkça, piştikçe kişi iyi dediği şeyleri istemeyi, kötü dediği şeylerden korkmayı, gerilmeyi bırakır. İyiyi de kötüyü de hâyır noktasından okur. Şerden uzak durur; ancak her kötü şer değildir artık kişi için. Burada “hâyır üzere olmak” noktasında pişer, olgunlaşır ve kemâlâta erer. Bu aşamada kişi kemâlâta erdiğinde üçüncü aşama gelir: Fukaralık/hiçlik.

Fukaralık/hiçlik, hâyır ve şer’in ötesidir. Ancak kişi buraya gelmek için önce iyi-kötü anlayışını pişirir, yani kemâlâta erdirir; sonra hâyır-şer pişer, yani kemâlâta erer. Ve sonra kişi fukaralık-hiçlik noktasında sistem tarafından eğitilir. Çünkü bu aşamaya geçtiği ilk hallerinde hiçlik konusunda hamdır, çiğdir, pişmemiştir. Burada özellikle sahip olma tutumu ile yüzleşir. İnce bir biçimde sahip olma zannı devam etmektedir çünkü. Kaba ve sert değildir, çünkü ilk iki aşamada oldukça azalmış ve incelmiştir.

Kişi fukaralıkta piştiğinde, kemâlâta erdiğinde BEN’e geçiş yapar.

Evet kardeşlerim. Nefs tezkiyesini temel olarak 3 basamakta anlatmaya çalıştım. Elbette her basamak kendi içinde pek çok süreç ve basamak barındırır. Ancak kemâlâta ermek, yani pişmek ve olgunlaşmakla ilgili temel şablon; iyi-kötü, hâyır-şer, fukaralık/hiçlik ve BEN’dir.

Günümüzde insanların hangi aşamada olduğu göz ardı edilerek herkes hiçliğe ya da BEN’e davet edilmektedir. Kişi iyi ve kötü anlayışı pişmediyse o kişiye “Her şey hayırlıdır.” demek; kişinin azmasına, yoldan çıkmasına sebep olur. Kişi hâyır-şer noktasında pişmediyse o kişiyi hiçliğe davet etmek; kişiyi saptırır. Henüz iyi-kötü anlayışında pişmemiş insanlar BEN’e davet edilirse bu, o kişiyi mahveder. Ve her aşama için kişiden ilahî sistemin neyi beklediği farklıdır.

Örneğin orman yangınlarında:

Kişi iyi-kötü anlayışında kemâlâta erme, pişme aşamasındaysa aktif göreve davet edilir. Aktif bir şekilde çalışması, desteklemesi, yani bir şekilde bu konuda aktif olması gerekir.

Kişi hâyır ve şer anlayışında kemâlâta erme, pişme aşamasındaysa arka planda insanları organize eden, bir araya getiren, hayırlı kararlara yönlendiren, şerden uzak tutan bir göreve çağırılır.

Kişi fukaralık noktasında pişiyorsa olan her şeye şahit olmaya davet edilir.

Kişi BEN noktasındaysa buna yorum yapmak, bir şey tahmin etmek mümkün değildir.

Dünya üzerinde uyuyanlar ve iyi-kötü anlayışında pişenler, hâyır-şer anlayışında pişenler, fukara aşamasında pişenler ve BEN; hepsi dünyada bir mizan, bir ölçü ve bir denge halindedir. Şaşmaz bir denge. Bu dengeyi insan bozar ama. Nasıl bozar? Hangi aşamada olduğuna bakmaz, hemen şahit olmaya geçmeye çalışır örneğin. Oysa o kişinin sahada aktif görev alması gerekiyordur.

Günümüzde de herkes HİÇLİĞE davet edilmektedir ya da direkt şahit bilincine davet edilmektedir. Oysa kaç insanın hangi aşamada olduğu, olacağı bir mizan iledir.

İnsan iyi-kötü anlayışında pişmeden onun ötesine geçmeye kalkarsa yaşamına zarar verir. Hâyır ve şerde pişmeden hiçliğe, fukaralığa geçmeye kalkarsa dünya yaşamına zarar verir. Aşamadan aşamaya geçiren Allah’tır, dereceleri yükselten Allah’tır. Ne zaman piştin, olgunlaştın ve kemâlâta erdin, bilen Rabbimdir. Bunların hepsi bir kitapta zaten çoktan yazılıdır ve bu Allah’a kolaydır.

Hangi aşamada iseniz o aşamaya yerleşin kardeşlerim. Bir üst basamağı istemeyi bırakın. Nasıl ki beşerî hayatta da okul sınıf sınıf ise, arz planında da böyledir. Olduğunuz aşamada kemâlâta erin, olgunlaşın, pişin.

Bana gelen sorularda örneğin kişi, iyi-kötü anlayışında pişmemiş, nefs fücur ve ruh hasletleri, hasene-seyyie bilgisinde pişmemiş ama “Ben nasıl hiç olacağım?” diye soruyor. Haklı olarak korkmuş: “Annemi de mi sileceğim, eşimi de mi sileceğim?” diye soruyor. İşte daha iyi-kötüde pişmemiş, hâyır-şerde pişmemiş isek; hiçliği oldukça batıl anlar ya da ondan korkar, “Ayy, ben yapamam.” deriz. Ki bu tip tepkiler gayet yerinde tepkilerdir. Pişmek ve kemâlâta ermek; ruhsal tekâmülde çok atlanan bir şeydir. Kişi kendi aşamasının gereğini yapmadığında dünyadaki denge de bozulur kardeşlerim.

…………

Benliği öldürmek mi gerekiyor? Hiç olmak diye bir şey var mı? Aşağıya “Talibin Başlangıç Çizgisi” kitabından alıntı yapıyorum:

Talibin kurtulacağı şey benlik duygusu değildir. Mesele benlikten kurtulmak değil. Benliğinden kurtul demek; ego çıtası yüksek, aşağıya çek demektir. İnsan başkalarına bakar ve kimin ego çıtası kendisininkinden yüksek ise ondan rahatsız olur. Aslında bu tanrılık yarışıdır. Böyle bir durumda ego çıtanı aşağıya çek, yani benlikten kurtul denirse ne olur, sistem ne üretir biliyor musunuz? Sistem; zavallı, mütevazı bir tanrı üretir. Ve o tanrı acımasız dünyada zulüm görür durur. Önemli olan BEN etiketini doğru yere yapıştırmaktır. İşte kurtulunulacak olan şey; ben etiketini yapıştırdığın yanlış yerlerdir. Talip, ilk önce “Ben müstakilen varım ve muhtarım“ iddiasına yapıştırdığı ben etiketinden kurtulmalıdır.

Bu kurtuluş aslında vehim zulmetinden kurtuluştur. Nefsin şerrinden kurtuluştur. Yalnızca idrak yetmez, hem idrakta hem de fiillerde kurtulmaya çalışmak şarttır. İşte burası işin başlangıcıdır. Ego; müstakilen varım ve muhtarım iddiasının kendisidir. “Benliğini yok etmelisin” önerisi boştur. Bir diğer boş öneri ise “Yokluğunu yaşamalısın” öğüdüdür. Böyle bir şeyin olmadığını bilin lütfen, böyle bir şey yok. Hologram kaynaklı görüntünün bir oyun olduğunu öğrenince “Yokluğumu yaşıyorum“ demeye başlıyorlar.

YOK’tan önce VAR’ı iyi anlamak lazım. Kafayı YOK’a takarsanız kaybolursunuz. Çünkü YOK yaşanmaz. Yaşıyorsun ama yoksun, böyle bir şey olabilir mi?

Kişi esas varlığı yaşıyorum diyebilir, hakiki olan budur.

Sistemde her şey VAR’a dayanır. VAR o kadar kuvvetli bir şeydir ki VAR’ın tamamının içinde Allah, “Ben BEN’im” demiştir. Her şey varlığını Allah’ın varlığından alır. Allah’ın sisteminde YOK’a yer yoktur. Talip, “Ben YOK’um”dan giderse yaşamını boşa tüketir. Talibin hedefi YOK’a ulaşmak değil, VAR’a ulaşmak olmalıdır. Sistemde YOK olan şey, kaynağını VAR’dan alan zanlardır. İşte insanın kurtulması gereken bu zanlar yani vehmin zulmetidir. İnsan, YOK’a var diyerek YOK’u kendisi için var yapar. İşte Ego aslında YOK’tur. “Ben müstakilen varım ve muhtarım” bir zandır, vehmin zulmetidir. Kur’an’ın YOK açıkladığı tek şey budur. İnsan bu YOK’a var diyerek kendine bir yaşam tarzı, karakter oluşturdu. İşte talibin kurtulması gereken şey budur: YOK olan şeyi yok etmek, var zannından kurtulmak. “Ben müstakilen varım ve muhtarım” zannını yok etmek.

Yılmaz Dündar – Talibin Başlangıç Çizgisi

Kardeşlerim, Allah bizi var etti. Halk etti. Kendimize “Yokum” demek ya da demeye çalışmak; oyalayıcı, kafa karıştırıcı ve sonuç üretmeyen bir safsatadır. Kişi Var’lığını bulmalıdır.

Hiç olmak, fukaralığını bilmektir; var olmamak değildir. Tam tersi, kişi esas Var’lığı ile yaşamasıdır.

“Biz Allah’a aidiz ve muhakkak O’na geri döndürüleceğiz.”

“Yüce Rabbim, dönüşümüz sadece Sana’dır.” ayetleri neyi kast ediyor kardeşlerim? Sen aslında yoksunu mu kast ediyor?

“Bir BEN VAR; benden içeri” – Yunus Emre

İşte kişi o BEN’i bulmalıdır.

O BEN’i bulmana engel tek şey senin yok olan, var diye vehmettiğin egodur. Müstakilen varım ve muhtarım zannından çıkan o karakterin, eylemlerin, davranışların değişmelidir ki BEN’e ulaşabil.

YOK olan o egodur kardeşlerim. VAR olan ise o BEN’dir, fıtratındır. Yok olanın peşinden gitsen de hâlâ varsın. Ama VARlığını bilmeden varsın.

“Müstakilen varım ve muhtarım” zannı—yani insanın kendini bağımsız, kendi başına karar veren, kendi kudretiyle var olan bir özne sanması.

Bu zannın beslediği ego, kişinin günlük yaşamında birçok düşünce, davranış ve alışkanlık şeklinde ortaya çıkar. İşte bu zandan çıkan bazı davranış ve alışkanlık örnekleri:

Kırgınlık, gücenmek, insanları düzeltmeye çalışmak, insanlara “Senin yüzünden oldu” demek, sürekli kaygı, aşırı özgüven, “Ben başarırım, ben yaparım, ben yaptımcılık”, sabırsızlık, görünme arzusu, kıyaslama, kıskançlık, talepkârlık, beklenti.

Bu, Kur’an’da “Muhtâl ve fehûr” ifadeleri ile anlatılır. En temel özelliği; olanla sevinmek, olmayanla üzülmek / olanla üzülmek.

Olandan korkmak, olana üzülmek, keder, aşırı istek, aşırılık, iddiacılık, korkaklık.

BEN’den gelen duyumlar: huzur, neşe, saadet, tatmin, sevinç, merhamet, sevgi, iman, sabır, tevekkül, teslimiyet.

BEN’den gelen duyumlar; erdem, cesaret, hakikat, ışık, aydınlık.

Ego senin var sandığın sahte karakterindir. İnsan BEN’e geçtiğinde gerçek ve hakiki karakteri ile yaşar. Yani BEN karaktersiz olmak değildir ❗️❗️❗️

BEN; benliksiz olmak değildir ❗️

“Bunlar neden hep başıma geliyor? Ben neden hep bu tip insanlara çekiliyorum?” – Ego kendini müstakilen var ve muhtar zannı.

Yüce Rabbim bana burada ne öğretiyor: BEN’in keşfi…

Şunu eklemek isterim: İnsana verilmiş olan BEN hissi çok özel ve çok önemlidir kardeşlerim. “Sen aslında yoksun” bilgileri, insanı bu halife olma makamından alıkoymak içindir. Sen varsın, ancak VAR’ı bulmalısın.

Kardeşlerim, hem dünya yaşamında hem de ahirette sadece büyüklenen kimseler için değildir cehennem azabı. Hem büyüklük taslayıp kibirlenenler hem de zayıf olanlar içindir.

“Cehennemde olanlar birbirleriyle tartıştıkları zaman, zayıf olanlar büyüklenenlere derler ki: Doğrusu biz size uyduk, artık siz ateşten bizi uzaklaştırabilir misiniz?” (Mümin Suresi 47)

Ayette geçen büyüklenenler: istekberû

Zayıf olanlar ise: duafû kelimeleridir.

İstekberû: Kebir kelimesinden gelir ve kendini büyük göstermeye çalışmak anlamına gelir. Büyüklük taslamak olarak da meal edilir.

Duafû: Zayıf, güçsüz, iktidarsız anlamına gelir.

Ayette zayıf olanlarla büyüklük taslayanların tartıştıklarını görüyoruz. Dünya yaşamında da zayıf ve iktidarsız kimseler büyüklük taslayanlarla tartışır, didişir, çekişir, kavga eder vs.

Bu çekişme görünürde karşılıklı gibi dursa da, çoğu zaman taraflardan zayıf kimse olan kendini “kurban” olarak tanımlar, diğeri ise “doğal lider” veya “üstün kişi” rolündedir. Aslında bu çekişme, tartışma, didişme, kavga dahi bir itaattir. Çünkü zayıf kimse edilgendir ve baskın kimselerle tartışır, çekişir, didişir. Hatta büyüklük taslayanların cehenneme gideceğini bile düşünürler. Oysa her iki grup da nârın/ateşin azabındadır. Ve bu şekilde devam ettiği sürece son varış yerleri farklı değil, aynıdır.

Ve son varış yerlerinin farklı değil aynı olduklarını gördüklerinde kurban ve dışarıyı suçlama hallerine ne yazık ki hâlâ devam ederler:

“Biz büyüklük taslayanların etkilerinde kaldık. Eğer sizler olmasaydınız mutlaka bizler mümin olurduk.” (Sebe Suresi 31)

Zayıf ve edilgen kimseler, bu didişme, çekişme, kavga, tartışma halleri ile aslında büyük bir şey kaybetmektedirler: Mümin olmak. Ne diyorlar? “Eğer siz olmasaydınız biz mümin olurduk.”

Eğer babam olmasaydı ben daha huzurlu olabilirdim, eğer müdür böyle olmasaydı ben daha sakin olabilirdim vs. Örnek o kadar çok ki kardeşlerim. Didişmekle, çekişmekle, kavga etmekle yani zayıf ve edilgen olmakla kaybettiğimiz şey mümin olmaktır. Suçlamalarına ise cehennemde hâlâ devam ettiklerini görüyoruz: “Eğer siz olmasaydınız…” İşte dünya yaşamında da suçladığımız, sorumlu tuttuğumuz her hâl ile mümin olmayı elimizin tersiyle itiyoruz.

“Büyüklük taslayıp kibirlenenler, onların etkisinde kalan zayıf kimselere derler ki: Bir yol gösteren geldiği zaman biz mi size engel olduk? Bilakis siz fenalarda kalan oldunuz.” (Sebe Suresi 32)

Evet kardeşlerim, büyüklük taslayanlar bir gerçeği açıklıyor aslında. Diyorlar ki: Yani biz mi hidayetinize engel olduk? Doğru yola uymanıza biz mi engel olduk? Hayır, siz fena hallerde kaldınız. Bizimle didişmeye, güya hakkınızı savunmaya, üste çıkmaya çalışmaya, had bildirmeye çalışmaya devam ettiniz. Siz bizimle tartışıp, çekişip, kavga edip durdunuz. Bu kavga ve çekişmelerden bir şey de elde edemediniz. Biz yaptıklarımızı yapmaya devam ettik ama siz bizi değiştirmeye, ikna etmeye çalışarak aslında bize itaat ettiniz. Fena haller ile bize yanıt verdiniz.

“Zayıf ve edilgen olanlar, büyüklük taslayıp kibirlenenlere derler ki: Bilakis sizler; gece gündüz hilelerle Allah’ı görmezlikten gelmemizi ve O’na eşler kılmamızı bize emrettiniz.” (Sebe Suresi 33)

Tartışarak, çekişerek, kavga ederek, didişerek yaptığımız şey Allah’ı inkâr etmektir. Büyüklük taslayanlar bizi suçluyor, manipüle ediyor, ancak zayıf olanlar buna cevap veriyor: “Bunu bana yapamazsın, benimle böyle konuşamazsın, onu öyle diyemezsin” vs… Vahiy bize bu hallerin Allah’ı inkâr etmek ve Allah’a şirk koşmak olduğunu açıklıyor. Edilgen kimseler tıpkı dünya yaşamında olduğu gibi ahirette de hâlâ manipülasyon içinde tuzak kuranları suçlamaya devam ediyorlar.

Edilgen ve zayıf olanlar; büyüklük taslayanlara karşı çıkar, eleştirir, tartışır, kavga ederler. Onların yanlışlarının ve yanılgılarının farkındadırlar ancak kendi yanılgılarının farkında değillerdir.

Bu tepkiler ile aslında zaman ve dikkatlerini israf etmekte ve mümin olma fırsatını kaçırmaktadırlar. Kur’an bize gösteriyor ki bu tarz tepkiler aslında büyüklük taslayanlara bir itaat şeklidir. Edilgen ve zayıf olan kişi, büyüklük taslayanın yönlendirmesine, oyununa dahil olur ve hidayete uymaya zaman bulamaz; dikkatini buraya verir. Kendisini daha aydın, daha bilinçli, daha farkında sanırken nihai sonda vardıkları yer aynı yer olacaktır.

Kardeşlerim; küsmek, incinmek, somurtmak, hiddet, kızgınlık gibi hallerin hepsi edilgen rollerdir. Ayetlerde zayıf kimse olarak meal edilen karakter, büyüklenenlerin, kibirlenenlerin etkisinde kalanlardır. Bunun etkisinde kalıp ya geveze zihinle susarlar ki bu gerçek bir sessizlik değildir ya da alan savunması yapmaya, sınır çizmeye, had bildirmeye vs. çalışırlar. Vahiy bize bu hallerin cehennem azap hali olduğunu ve kişi eğer ki bu karakterini değiştirmezse nihai sonda da bu azabın içinde kalacağını açıklıyor.

Edilgen, zayıf kişiler açık açık mümin olmaya davet ediliyor kardeşlerim.

Mümin kimsenin karakter özellikleri ile kendilerini donatmaya davet ediliyorlar.

Mümin kimse olmak için kişinin hidayet yoluna Rabbi tarafından iletilmesi gerekir. Yoksa mümin kişi olacağım derken taklitte kalır ki cinnet geçirmeye kadar gidebilir bu süreç.

Bana “Peki nasıl davranacağız?” diye çok kardeşimiz mesaj attı. Bu sadece davranış değiştirerek olması mümkün değildir. Odak noktanız hidayet olmalı kardeşlerim. Elbette içinde davranış değiştirmek de var ama tek başına bu yeterli değil; çünkü gerçek bir dönüşüm isteniyor. Tırtıldan kelebeğe bir dönüşüm.

Bu da adanmış bir şekilde yol yürümeyi gerektiriyor. Bir günü nasıl geçirdiğimizi, bir sıradan günde neler yaptığımızı, neye zaman verdiğimizi, neye önem verdiğimizi, hatta arzularımızı bile değiştirmemiz gereken bir süreçtir.

Hakk ilme ciddi zaman ayırdığımız, zikir, dua ile hemhâl olduğumuz, beden-nefes çalışmaları, namaz gibi pek çok uygulamayı yaşamın tam merkezine yerleştirmemizi gerektiriyor.

Örneğin soruyorum kardeşlerime: “Hidayet yolu için hangi uygulamaları yapıyorsun?” diye. Genelde şu şekilde başlıyor cevap: “Elimden geldiğince, olabildiğince şunu şunu yapıyorum.” Kardeşlerim, elimden geldiğince ne demek? Biri size bu soruyu sorduğunda müminsek şu cevabı veririz: “Zaman ayırmak ne demek, ben zamanımı sadece hidayet yolunda yürümek için kullanıyorum ve başka bir türlü yaşam bilmiyorum.” Hidayet yaşamın ana meselesidir. Yaşamda bundan başka ana mesele yoktur kardeşlerim. Ve dünyada azaptan ve nihai sonda azaptan kurtulanlar da bu kimselerdir.

“Elimden geldiğince, olabildiğince” gibi tanımları bırakın derim. Değer mi kardeşlerim? 3 günlük dünyayı azap içinde yaşamaya ve bir de üstüne nihai sonda azapta kalmaya değer mi kardeşlerim? Kim için kullanıyorsanız o zamanı, kime veriyorsanız o dikkati, inanın bana değmez kardeşlerim.

Hidayet yolunun gereklerine verilmemiş bir zaman israftır, müsrifliktir. Yüce Allah diyor ki: “Müsrifler ateş ehlidir, müsrifler şeytanın kardeşleridir.”

Cevher varken pul neye yarar

Rabbini bilmeyen kul neye yarar

Herkes tutturmuş bir yol gidiyor

Allah’a gitmeyen yol neye yarar.

— Celaleddin Rumi

Nefs tezkiyesi ve kemalat yolunda Doğu kadim metinlerinin açıkladığı bir içsel davranış, içsel tutumdur Satya / gerçeğe saygı duymak. Nefs tezkiyesinde amaç; nefsi küçük düşürmek, ezmek, aşağılamak değil, nefsi kendi fıtri kodlarına geri döndürmektir. Buna kemalata ermek de diyebiliriz. Olgunluk, pişme, güzel kıvama gelmek olarak açıklayabilirim. İşte kemalat davranışlar ilk önce içimizdeki tutumlarla başlar. Doğu kadim metinlerinde her nefsin kendinde geliştirmesi gereken tutumlar olan yama ve niyama ismi ile açıklanan davranışlardan biri de Satya / gerçeğe saygı duyma tutumudur. Bunu Kur’an’da bil-hakk ve bil-gayril hakk ifadeleri ile görüyoruz.

Örneğin Kur’an’da insanların çoğunun yalancı, haktan hoşlanmayan, fasık, zalim, zanna tabi olduğu açıklanır. Bu sebeple “Çoğunluğa uyma, çoğunluk seni Allah yolundan saptırır.” (En’âm 116) ayeti ile kemalat yolunda yürüyenler uyarılır.

“İnsanların çoğu…” şeklindeki bu ayetlerde ifade edilen durum sünnetullahın bir parçasıdır.

Çünkü Kur’an’da sünnetullah, Allah’ın değişmeyen yasaları, tarih boyunca tekrarlanan ilahî düzen ve insan davranışlarındaki değişmeyen eğilimler anlamına gelir. Bu ayetlerdeki “çoğunluk” tespiti de aslında insan tabiatına dair değişmeyen bir gözlemdir:

Hakikat azınlıkta kalır: Çoğunluk ya cahil, ya şükretmeyen, ya yoldan çıkan, ya da hakkı sevmeyen bir durumda olur.

İstisnalar var ama azınlık: Allah’ın rızasına uygun yaşayanlar, doğruyu söyleyenler hep daha az sayıdadır.

Bu hep böyle olmuştur ve böyle olacaktır: Kur’an, geçmiş kavimlerden günümüze kadar bunun tekrarlandığını gösterir (ör. Yûsuf 103, En’âm 116).

Dolayısıyla “insanların çoğu iman etmez / şükretmez / hakkı sevmez” gibi ifadeler, tarihte değişmeyen bir yasayı yansıttığı için bu bir sünnetullahtır.

Bil-hakk → Bu durumun hakikat olarak varlığı, Allah’ın koyduğu değişmez bir yasa olmasıdır. Yani insanların çoğunun yanlışa meyletmesi, fasık olması, nankör olması, yalancı olması gerçektir; Allah böyle haber verir ve bu sünnetullahtır.

Bil-gayril hakk → Bu gerçeği bilip sırf çoğunluğa uymak için onların yolunu izlemek ya da onlardan uzak durmamak ise haktan sapmaktır. Ya da bunu içerlemek, buna kırılmak, bununla depresyona girmek, bununla kederlenmek, buna hiddetlenmek bil-gayril hakktır.

SATYA ilkesi GERÇEĞE SAYGI DUYMAK İLKESİDİR.

Bu ilke yalancılığı onaylamak, kabul etmek, nankörlüğü meşrulaştırmak, fasıklığı kendimize kabul ettirmeye çalışmak değildir. Bu tarz deneyimlerle karşılaştığımızda bunu içerlememek, bunu bize özellikle yapılmış bir şey olarak algılamamak, zihnimizde bunun her türlü kurgusunu çevirme alışkanlığını bırakmak, onlara ne kadar da yalancı olduklarını ispat ve kabul ettirmeye çalışmamak, daralmamak, bundan dram hikâyeleri çıkarmamak, iç dünyada bunu büyütmemek, bunlardan kendine bir değer biçmemek ve UZAK DURMAK anlamına gelir.

Bil-hakk → Sünnetullah’ın içinde yer alan, Allah’ın yarattığı düzen ve değişmeyen yasalarla örtüşen gerçeklerdir.

Bil-gayril hakk → Bunun dışına çıkmaktır.

İnsanların çoğunun yalancı olması bil-hakktır yani Allah tarafından açıklanmış bir gerçektir. Ancak kişinin yalan söylemesi bil-gayril hakk / hakkın dışına çıkmaktır.

İnsanların çoğunun nankör olduğu bil-hakktır, Allah tarafından açıklanmış bir gerçektir. Ancak kişinin nankör olması bil-gayril hakktır.

İnsanların çoğunun fasık / sıratel müstakim yolundan sapmış olduğu bil-hakktır, yani Allah tarafından açıklanmış bir gerçektir. Ancak kişinin “her şey Hakk” diyerek bu gruba uyması, uzak durmaması, konumunu değiştirmemesi ise bil-gayril hakktır.

Satya / Gerçeğe Saygı Duymak burada onaylamak anlamında değil, onun varlığını olgunlukla kabul etmek anlamındadır.

Örnek: “İnsanların çoğu yalancıdır.” → Bu, Allah’ın bildirdiği bir hakikattir. Bunu gördüğünde kişisel algılama, hiddetlenme, içerleme; sadece olduğunu olduğu gibi bil ve buna göre konumlan.

Bil-gayril hakk → Hakikatin dışında kalan durumlardır ve temel tutum uzak durmak olmalıdır. Uzak durmak derken düşmanlık değil; ondan uzak durmak, zihninde büyütmemek, ona bağlanmamak ve mümkünse beşerî yaşamında da uzak durmaktır.

Örnek: “Yalancılığın kendisi” → İnsanların çoğu böyle diye, bunu kabullenmek veya normalleştirmek yok.

Tavır: Daralmadan, içerlemeden, kişiselleştirmeden uzak durmak. Bunu bir dram hâline, kişisel bir hâle getirmeden. “Dünya neden böyle, insanlar ne kadar kötü, insanlar ne kadar yalancı” demeden uzak durmak. “Bana nasıl yalan söyler, çok kırıldım, içerledim” demeden.

Örneğin biri size Ali Cengiz oyunları yapıyor, belki arkanızdan iş çevirmiş, belki sağ gösterip sol vurmuş. “Yeneceğim, sana haddini bildireceğim” demek bil-gayril hakk’a düşmektir. Allah’ın açıkladığı nahoş gerçeklerle savaşılmaz kardeşlerim. Allah bunun böyle olmasını takdir etmiştir. Çünkü amaç nefs tezkiyesi, yani nefsin kemalata ermesi, pişmesi, nefsin olgunlaşmasıdır. Biz ise iki zıt kutba kayıyoruz: Ya elimize kılıç alıp yenmeye çalışıyoruz ya da “Her şey Hakk, Hakk izin verdi bunun böyle olmasına” diyerek konumumuzu değiştirmiyor, uzak durmuyoruz. Her şey Hakk değildir.

Evet, Hakk başına gelen şeye izin verdi ki sen davranışlarında ve kararlarında olgunlaş, olgun davranışları ortaya çıkararak kemalat hâline gel, yani nefsini tezkiye et. Pişmemiş, ham davranışları terk et.

Savaşmak; zulme uğramak halleri ve fitne ateşi için verilmiş bir emirdir. Biz fitne ateşi ile savaşmıyoruz, zulme uğrayanlar için savaşmıyoruz ama biri bize iftira attığında kılıç çekip had bildirmeye çalışıyoruz. Bize Ali Cengiz oyunları yapan, sağ gösterip sol vuran birini “bana zulmediyor” diye algılıyoruz; çünkü pişmemiş, ham ve çiğiz. Oysa bu deneyim önüne, sen piş, olgunlaş ve nefsini tezkiye et diye gelmiştir.

SATYA / Gerçeğe Saygı Duymak; olanı kabul etmek değil, Allah’ın açıkladığı gerçeklere saygı duymaktır. Yalancı, hadsiz, zanna tabi olan, haktan hoşlanmayan, nankör, fasık vs. insanlar olacaktır, bu kıyamete kadar devam edecek bir gerçektir.

Eğer ki “her şey Hakk” diyerek uzak durmanız gereken yerlerden, kişilerden uzak durmuyorsanız bil-gayril hakk’a düştünüz. Eğer onlara had bildirmeye, yanlışlarını düzeltmeye, kendinizi aklamaya çalışıyorsanız bil-gayril hakk’a düştünüz. Eğer ki bu nahoş gerçeklerle karşılaşıp sadece uzak duruyorsanız; kemalat davranışı ortaya çıkardınız. Satya / Gerçeğe Saygı Duymak ilkesi diyor ki: Bunu kişisel düzlemde algılamayı bırak. Zihninde evirip çevirmeyi, “keşke” demeyi, hiddetlenmeyi bırak. Bunlar kişiyi bil-gayril hakk’a bağlar. Oysa senin HAKK’a bağlanman isteniyor. Ki bu, kemalat, olgun, pişmiş davranışları ortaya çıkarmayı gerektirir.

İnsan bil-gayril hakk ile karşılaşarak olgunlaşabilir. Bu deneyimler sen yaralan, Allah’a imanının sarsılsın, hiddetle bağır çağır, kabuğuna kapan diye ortaya çıkmadı. Özgüvenin sarsılsın, kendini değersiz hisset, “hep böyle olur zaten” diye sitem et, Rabbine isyan et, Rabbine hesap sor diye ortaya çıkmadı. Bu deneyimler sen olgunlaş, kemalata er diye ortaya çıktı.

Örneğin arkadaş grubun bir sebeple seni dışladı. Sebep önemli değil, sen bir şekilde bu grubun dışında kaldın. Sebebini biliyorsun ya da bilmiyorsun. Gerçekte Rabb’in o grubun dışında kalmandan hoşnut. Ama sen hoşnut değilsin. Aslında o grubun dışında kalmandan şeytan hoşnut değil. Zihinde konuşup duruyor: “Bana bunu yapamazlar, öyle mi oldu, böyle mi oldu, neden hep dışlanan ben oluyorum” gibi söylemler. “Yalnızım, acı çekiyorum” gibi. Aslında bunlar Rabb’in bundan hoşnutluğunu örten şeytan hoşnutsuzluğunun zihinsel söylemleridir kardeşlerim.

Ya da had bilmeyen biri size hadsiz bir söz etti. Aslında onunla muhatap olmamandan Rabb’in hoşnut. Ama şeytan hoşnut değil. Zihinde konuşup duruyor: “Bunu bana yapamaz, bana bunu söyleyemez” gibi…

Başka örnek vermek isteyen var mı?

Kardeşlerim, bu konuyu birkaç gün önce konuştuğumuz büyüklenenler ve zayıf kimseler konusu ile birlikte tefekkür edin. ⭐️

 

İlk aşama için insan olmanın fıtratından gelen istidatlar kast ediliyor. Yani insan olmaktan gelen yetiler. Örneğin sabır, örneğin şükür, örneğin tevekkül, örneğin huzur… Her bir insanın, insan olmaktan gelen yetileridir. İnsan bu yetilerle yaşadığında, ancak o zaman ikinci aşama esmalar açmaya başlar.

İşte Hakk’tan gelen potansiyel derken iki aşamalı bir süreç söz konusudur.

İnsan olmaktan gelen yetiler: tevhid, tevekkül, sabır (azimli olmak demek), şükür (Rahman ismi ile verdiği şeyleri değerlendirmek, kullanmak, geliştirmek; mesela nefes, mesela fiziksel beden vs.), kanaatkâr olmak, ahde vefa (Rabbimize verdiğimiz sözü tutma yolunda olmak), sadakat (Rabb’e sadakat), itaat (Rabb’e itaat), semi‘-basar-fuad’la yaşamak. Bunlar her bir insanın, insan olmaktan gelen yetileridir. Bu yetilerle yaşandığında insandaki esmalar açabilir.

Biz bu yetiler yerine; şirk, ahde vefasızlık, hırs, talepkârlık, Rahman ismi ile her birimize verdiklerini çürütmek, bozmak, görmezlikten gelmek, salatı zayi etmek gibi tutumlarla yaşıyoruz.

İnsan olmaktan gelen yetilerde iman yetisi de var, onu yazmayı atlamışım. 🦋

İnsan Olmaktan Gelen Yetiler

Tevhid → Tek mevcut O’dur, tek Rezzak O’dur, tek fâil O’dur, tek Mâlik O’dur, bereket sahibi O’dur… Bilgilerinin idraki ile yaşamak.

Tevekkül → Sonuç arzusu, sonuç korkusunu bırakmak ve süreçle birlikte kalarak insan olmanın yetilerini geliştirmek üzere olmak.

Sabır → Azimli olmak, süreçte sebat etmek.

Şükür → Rahman ismi ile verilen şeyleri değerlendirmek, kullanmak, geliştirmek (mesela nefes, mesela fiziksel beden).

Kanaatkâr olmak → Yetinmek, rızaya yönelmek.

Ahde vefa → Rabbimize verdiğimiz sözü tutma yolunda olmak.

İman → Kalben tasdik, kalpte güven hissi.

İtaat → Rabb’e boyun eğmek, teslim olmak.

Semi‘-Basar-Fuad ile yaşamak → Kalple işitme, kalple görme ve kalbi idrak.

Tefekkür → Kendi üzerinde, kâinat ve hayat üzerinde derin düşünmek. Zihinsel düşünmeden ayrılmak, hakiki şekilde düşünmek.

Vicdan → İçsel ilahî denge ve doğruyu sezme kabiliyeti. Zihindeki sahte vicdan yerine Hakk’a bağlılıktan gelen vicdan ile yaşamak.

Merhamet → Rahmân ve Rahîm’in insanda açığa çıkışı, tüm varlıklara şefkat.

Adalet duygusu → Hakkı ayırt etme, adil olmak; konuşurken, yardım ederken dahi adil olmak.

Haya → Allah’a karşı edep, kulluğun bilincinde olma.

İrade → Seçim yapma ve nefsin yönelimlerini kontrol edebilme gücü. Hakk’ı seçme kabiliyeti.

Sevgi (muhabbet) → Allah’a yönelmenin özü olan enerji. Allah’ı koşulsuz sevmek.

Zikir → Hatırlama, unutuştan dönme, fıtrata yeniden bağlanma.

Sıdk → Kalp, dil ve davranışta tutarlılık. Rabb’ine sadakat.

İhsan yetisi → Allah’ı görüyormuş gibi yaşama yönelimi.

Feraset → İçsel sezgi, kalbin gözüyle idrak etme.

Umut (recâ) → Rahmetten ümit kesmeme, her daim Allah’a yönelme.

Korku (havf/haşyet) → Allah’ın azametini hissedip yanlış yapmaktan sakınma.

Salatı ikame etme → İlahi bağlantıya köklenme, dikkati sabitleme.

Evet, işte insan; insan olmaktan gelen yetilerini kullandığı ölçüde “vardır”, yani diridir. Dirilmiş bir kimsede esma tohumları açabilir.

İşte yukarda saydığım liste takvalı olma konusudur. Takva elbisesini giyme konusudur Bu yetiler yaşamımızda ne kadar aktif ise o kadar takvalı ve diriyiz.

SORU: Kanalda bir yazınızda Mehdi yeryüzüne indiğinde onu tanımamız gerekiyor demiştiniz. Bu konuyla ilgili birkaç sorum olacak, aydınlatırsanız çok sevinirim hocam🙏🏻 Mehdi’nin geleceği zaman nerede geçiyor? Mehdi geldiğinde onu nasıl tanırız?

CEVAP: İslam’ın son kitabı Kur’an-ı Kerim’de mehdi kelimesi; kendisine hidayet edilen kişi anlamına gelir. Aklını hidayet nuru ile nurlandırmış, Allah’tan yol gösterilen kişiye mehdi denir. Kur’an’da “Mehdi” özel isim olarak yok; ama “muhtedî” = hidayete ermiş kişi sıkça geçer.

“Allah kime hidayet verirse/muhtedî, mehdi; işte o, doğru yolu bulmuştur.” (İsrâ 97)

“İşte Rablerinden mağfiretler ve rahmet onlaradır. İşte hidayete ermişler (muhtedûn) onlardır.” (Bakara 157)

“İşte onlar Rablerinin ayetlerini yerine getirenlerdir. İşte onlar hidayete ermişlerdir (muhtedûn).” (Lokman 5)

Evet kardeşlerim, Kur’an’da gelecek olan Mehdi diye bir şahıstan söz edilmez. Allah’ın hidayet yolunda hidayete ermiş her kişi muhtedî, yani mehdidir.

Hadislerde anlatılan ve gelecek bir şahıs diye söz edilen Mehdi şahsiyeti başka öğretilerde de mevcuttur. Örneğin Bhagavad Gita:

“Ne zaman dharma (hakikat, adalet, ilahi düzen) zayıflar ve adharma (zulüm, yozlaşma) artarsa, ben kendimi yeniden ortaya koyarım. Ben çağlar boyunca dharma’yı / sünnetullahı korumak, adaleti tesis etmek ve zalimleri yok etmek için doğarım.” (4:7-8)

Kur’an’da → muhtedî; Allah’ın yol gösterdiği, kalbi nurla aydınlanmış kişi. (Direkt Mehdi yok, bireysel hidayet vurgusu var.)

Hadislerde → Mehdi; zulümle dolan dünyayı adaletle dolduracak, Hz. Peygamber’in zürriyetinden gelecek kişi.

Hinduizm’de → Avatar; zamanın sonunda, zulüm arttığında Vişnu’nun Kalki olarak gelecek ve dünyayı adaletle dolduracak kişi.

Hristiyanlık’ta → Mesih; İsa’nın geri dönerek adaleti tesis edeceği, şeytanı/Deccal’i yenecek kişi.

Yahudilik’te → Maşiah; Davud zürriyetinden gelecek, Kudüs’te adaleti ve barışı sağlayacak kişi.

Budizm’de → Maitreya Buda; gelecekte ortaya çıkacak, hakikati unutmuş insanlara yeniden dharma’yı öğretecek Buda.

Zerdüştlük’te → Saoshyant; zamanın sonunda doğacak, kötülüğü yenecek, ölüleri diriltecek kurtarıcı.

Başka isimlerle de olsa Mehdi anlatımları tüm öğretilerde mevcuttur.

Tüm bu geleneklerde görülen ortak nokta:

İnsanlığın büyük bir yozlaşma / zulüm dönemine girmesi,

İlahi bir kurtarıcının ortaya çıkıp adaleti yeniden tesis etmesi,

Bu kurtarıcının yüce Yaratıcı tarafından görevlendirilmiş olması.

Bu anlatımlar Kur’an’da açıklanan sünnetullah ile çelişmez. Sünnetullah ile çelişen şey; insanların kendilerindeki Mehdiyi uyandırmayıp dışarıda bir kurtarıcı beklemeleridir. Öyle Mehdi anlatımları var ki; sanki gökyüzünden ışın kılıcı ile gelip bir günde arzdaki hakkaniyetsiz düzeni yıkacak gibi anlatımlar mevcut. Elbette Allah bir kişiyi bununla görevlendirirse bunu yapabilir. Bu da sünnetullah ile çelişmez.

Ancak bu dahi bir sünnetullaha bağlıdır:

Toplumu oluşturan bireylerin kendi nefislerini değiştirmesine, kendi iç dünyalarını temizlemesine bağlıdır. Tağuta kâfir olma noktasındaki başarılarına bağlıdır. Cesaretlerine bağlıdır. Ve mümin insanların çoğalmasına bağlıdır.

Dışsal Mehdi beklemek = harici kurtarıcıya bağlanmak.

İçsel Mehdi = Allah’ın hidayetiyle bilinçlenmek, kendi içindeki kurtarıcıyı bulmak.

Hadislerdeki Mehdi anlatımı = hem sembolik (bilinç uyanışı) hem de mümkünse tarihsel bir şahıs olabilir, ama asıl mesele kişinin kendi içsel Mehdiliğini bulmasıdır.

Allah dilediğini hidayete erdirir; hidayete erdirilen, yani Mehdi, aslında bir kişinin bilincinde Allah’ın nurunun açığa çıkmasıdır. Yani “Mehdi olmak” = dışsal bir figür değil, Allah’ın sana dosdoğru yolu açmasıdır.

Kim hidayete ererse, ancak kendi lehine ermiş olur; hidayet bulursan kendine bulursun. Yani kendi içindeki Mehdî’ye uyanırsın.

Mehdi, nefsin hakikatinin açığa çıkmasıdır. Eğer kendi nefsimizdeki Mehdî’ye uyanmazsak, dışarıdan gelen bir Mehdi bile bizi kurtaramaz.

Kur’an’da birçok yerde, Allah’ın kulları üzerinden zulmü kaldıracağı ve adaleti tesis edeceği anlatılır.

Kasas 5: “Biz yeryüzünde güçsüz bırakılanlara lütfetmek, onları önderler yapmak ve yeryüzüne varis kılmak istiyoruz.”

Enbiyâ 105: “Şüphesiz Zikir’den sonra Zebûr’da da yazdık: Yeryüzüne salih kullarım varis olacaktır.”

Ra‘d 7: “Her kavmin bir hidayetçisi vardır.”

Nur 55: “Allah, sizden iman edip salih amel işleyenlere, kendilerinden öncekileri halife yaptığı gibi onları da yeryüzünde halife yapacaktır.”

Ve Bakara Suresi’nde anlatılan Tâlût ve Câlût savaşı da buna örnektir.

Özetle; Mehdi bir şahıstır ve Mehdi her bir insandaki potansiyeldir. İkisi birliktedir.

Allah; zulmün arttığı, ilahi düzenin çok dışına çıkıldığı zamanlarda görevlendirdiği ve yetkilendirdiği kullarını arza göndermiştir ve gönderecektir. Ancak kişi hidayet nuru ile yıkanmadı ise, gelecek olan Mehdi şahsiyeti de o kişiyi kurtaramaz. “Mehdi’yi tanımamız gerekiyor” derken; “hidayet nuru ile nurlanmamız gerekiyor”yu kast ettim.

Mehdi, Allah’ın sünneti gereği bir vesile olarak gelir; yeryüzünde adaletin ve düzenin yeniden tesisi için görevlendirilir. Mehdi dışsal bir kurtarıcı değildir; Allah’ın kudreti ve hikmetiyle gönderilen bir vesiledir. Mehdi’yi beklemek değil, kendi içimizdeki hidayet potansiyelini uyandırmak esas meseledir. Mehdî’yi tanımak = hidayet nuru ile nurlanmaktır. Kişi hidayet nuru ile yıkanmadıkça, Mehdi’nin gelişi onun için bir fayda sağlamaz.

Bir kardeşimizden geldi Mehdi konusuna harika bir bakış:

“Hocam, Mehdi paylaşımınızı okudum. İnsan, tek başına nefsine direnemeyeceğini söyler; yani iyi ve kötüyü ayırt edemeceğini, şeytanın kendini Tanrı gibi göstereceğini söyler. İçimizdeki Mehdî’yi çıkarmak değil, içimize yerleşmiş şeytanı çıkarmalıyız ki o boşluğa Mehdi gelebilsin. Biz onun yerini, şeytanın iyi gösterdiği şeylere verdik.

Bu ‘dikkat edin, şeytan sizi Allah ile aldatmasın’ uyarısında olduğu gibi… Var zannediyoruz ama yok. Peki içimizdeki şeytan bize ne yapıyor da biz Mehdî’yi tanıyamıyoruz? Benim fikrim, boş bırakmıyoruz. İyilik adı altında yapılan bütün yorumlar hatalı. Doğru ve yanlış bir arada ve ayırt edebilen yürek bizde yok. Bizim önce Allah’ın Hz. Âdem’e dediği gibi ‘iyi ve kötüyü bilme ağacından yeme’ durumunu iyi idrak etmemiz gerekiyor. Fikirleriniz, emeğiniz değerli. Sevgiler.”

İyi ve kötü anlayışımızın kemâlâta ermesine ihtiyacımız var. Bunun için Kur’an’da geçen seyyiât ve hasenât kavramlarını araştırmanızı öneririm.

Nefs kelime anlamı olarak; kendisi anlamına gelir. Kendisinde irade ve hayat bulunan varlıktır. Her nefs bir fıtrat üzere yaratılmıştır. Fıtrat, Fatr kelimesinden gelir ve Fatara: “yarıp açmak, başlatmak, ilk defa var etmek, yoktan yaratmak” demektir. Fıtrat; Allah’ın yarattığı ilk hâl, tabii yapı, öz demektir. Allah hem Fatır’dır, yoktan var eder, başlangıcı olmayan bir şeyin ilk yaratılışını gerçekleştirir. Hem de Hâlık’tır; yaratılan şeyin şekil, ölçü, uyum ve hikmetle ortaya çıkarır, yaratılan varlıkların düzenini, suretini ve ölçülü yapısını düzenler.

Her nefs bir fıtrat ile yoktan var edilmiştir / Allah’ın Fatır ismi ve sonra şekil, ölçü, uyum ve hikmetle insan olarak zahire çıkmıştır / Allah’ın Hâlık ismi.

“Nefse ve onu düzenleyene; sonra da ona fücurunu (şeytani özellikler) ve takvâsını (Hakk’a bağlılık şuurunu) ilham edene andolsun.” (Şems Suresi)

İşte yoktan var edilen nefs, zahire insan olarak çıkarken ona iki eğilim ilham edilmiştir; biri fücur, diğeri takva. Böylece insan bir düşüş yaşar.

“Biz gerçekten insanı en güzel bir biçimde/ahsen-i takvîm üzere yarattık. Sonra aşağıların aşağısına/esfel-i sâfilîn düşürdük/alçaltıp indirdik.” (Tîn Suresi 5-6)

En güzel şekilde yaratılan insan alçaltılıp indirilir aşağıya. Bu şuursal bir iniştir. Kendi ilk yaradılış hâlinden gafil olma, ahsen-i takvîm’den gafil olma hâline/esfel-i sâfilîn’e düşürülür. Örneğin tevhid fıtratı ile yaratılan nefs şirke düşer, sevgi fıtratı ile yaratılan nefs nefrete düşer. İman fıtratı ile yaratılan nefs isyana düşer. Kendi fıtrî kodlarından bir düşüştür bu. Kendi aslını bilmekten ve insan olarak bu asla göre yaşamaktan bir düşüştür. İşte dünya imtihanı böyle başlar.

Nefs bu imtihanda; en az ahsen-i takvîm hâlinin ilk basamağı olan mümin basamağına çıkmalıdır.

Nefse zulmetmek demek; fıtrat kodlarından başka yüklenen fücur kodlarına göre yaşamaktır. Şems Suresi’nden görüyoruz ki insan olarak dünya sahnesine inen nefsin iç dünyasında iki farklı güdü vardır; biri fücur, diğeri takva.

İşte nefs ne kadar fücur kodları ile yaşarsa o kadar kendine zulmeder; ne kadar takva kodu ile yaşarsa o kadar fıtrat kodlarından yaşar, ilk yaratıldığı hâl ile yaşar. Bu hâlin ilk basamağı mümin basamağıdır. Bu basamaklar İslam tasavvufunda nefs basamakları olarak da açıklanmıştır.

Nefs-i emmâre, nefs-i levvâme basamakları nefsin direkt kendine zulmettiği basamaklardır. Esfel-i sâfilîn hâlidir. Beşerî yaşamı, beşerî başarıları nasıl olursa olsun gerçekte nefsine zulmederek yaşamaktadır.

“Onlar kendi nefislerini hüsrana uğratırlar da farkında olmazlar.” (En‘âm 12)

Nefse iki şey ilham edilmişti: biri fücur, biri takva idi. İşte bu iki basamakta nefs sadece ona ilham edilen fücur ile yaşar; şirk, isyan, nefret, sonuç arzusu, kendine nispet etme, öfke, hırs, korku, endişe, fani arzular vs.

Nefs-i mülhime basamağında ise nefsin takva yönü ilahî bir operasyonla açılır ve nefs takvâdan gelen ilhamları almaya başlar. Bu aşama nefsin mümin olmaya doğru yol aldığı aşamadır. Hiç kimse kalpteki takva kapısı ilahî bir operasyonla açılmadan mümin olamaz. Günümüzde nefs-i emmârede ya da levvâmmede yaşayıp kendini mümin sanan insanların sayısı fazladır.

Nefs, kendine zulmetmekten ancak irşad ile kurtulabilir. Hidayet ile kurtulabilir. “Canım baklava çekti, baklava yiyeyim de nefsime zulmetmeyeyim” anlayışı tamamen yanlıştır. İç dünyamızda hem şeytani hem de ruhsal iki ayrı güdü vardır. Nefs ne zaman fücur/şeytani nitelikler ile davranırsa o kadar kendine zulmetmektedir; beşerî yaşamında kazanan olsa da.

İç dünyanda duyduğun sesler nefsin değildir. Ya zihnindir, egondur yani sahte benliğindir ya da ruhsal güdüdür, takvâ ilhamından gelen seslerdir. Bu sebeple “iç dünyan ne diyorsa uygula, çünkü iç dünyan senin nefsindir” anlayışı; esfel-i sâfilîn insanı esfel-i sâfilîn hâlinde tutar.

Nefs, insan olarak indiği bu dünya sahnesinde kendini ıslah etmelidir. Tezkiye etmelidir.

“Nefsini tezkiye eden felaha ulaşır, onu gömen ziyandadır.” (Şems 9-10)

Zekkâha → tezkiye etmek, arındırmak, geliştirmek. Essefeli safilin halindeki huyların, duygusal eğilimlerin, zihinsel eğilimlerin, düşünsel eğilimlerin ve alışkanlıkların değiştirilmesidir. Bunu yapan felaha erer.

Dessâhâ → gömmek, bastırmak, kirletmek. İşte insanın huylarını değiştirmemek, zihinsel ve duygusal eğilimlerini değiştirmemek demek; nefsi gömmek demektir. Çünkü bu huylar, bu alışkanlıklar nefsin fıtratından gelmemektedir. Günümüzde ego denilen sahte benlikten gelmektedir.

Şirk egodan gelir, isyan egodan gelir, emret egodan gelir, derin üzüntü ve keder egodan gelir, öfke egodan gelir, korku egodan gelir vs. İçte bu hallerle yapılan nefsi gömmektir. BEN’i gömmektir. Nefse zülm etmektir.

Hz. Âdem ilahi emrin dışına çıktı ve elmayı yedi. Peki ne dedi ilahi emrin dışına çıkınca? Ben nefsime zülm edenlerden oldum dedi. İç dünyasındaki fücur sebebiyle şeytan vesvesesine uydu. Hz. Yunus ilahi emrin dışına çıktı ve ne dedi? Ben nefsime zülm edenlerden oldum dedi. Ben nefsime zülm edenlerden oldum cümlesi Kur’an’da o kadar çok kullanılır ki… Bu cümlenin; “iç dünyadan gelen sese uy, canın baklava çektiyse baklava ye” olarak anlatılması gerçekten çok üzücü.

Günümüzde anlatıldığı gibi baklava yiyip yememe meselesi değildir nefse zülm etmek. İlahi emrin dışına çıkmak, fıtrat kodları yerine egodan gelen huylarla yaşamaktır. Örneğin direnç nefse zülm etmektir, isyan etmek nefse zülm etmektir. Geçmişi unutmamak nefse zülm etmektir vs. Fani arzuların peşinden koşmak, fani arzuları yaşamın merkezine koymak nefse zülm etmektir. Çünkü fıtri kodlarımızda fani olanı arzulamak yoktur, baki olanı arzulamak vardır. Ego fıtratın zıddıdır. Ego fani olanı arzular, fıtrat baki olanı arzular. Fıtrat her şart altında imandadır, egonun ise imanı zayıf, iki yüzlü ve çıkarcıdır.

Ego, dünyada başına kötü bir şey gelmesinden korkar ve hatta bundan kalbi yerinden fırlar. Fıtrat kodlarımızda ise; bir tek Allah’ın azametinden kalbimiz titrer. Fıtrat kodlarımızda tevekkül vardır ama egoda tevekkül yoktur, direnç vardır. Fıtri kodlarımızda tevhid şuuru vardır ama egoda şirk hali vardır. Fıtri kodlarımızda eşyanın hakikatini biliriz ama ego eşyanın hakikatini bilmez ve eşyanın peşinden koşar. İşte bunun gibi iç dünyamızda iki zıt eğilim ile yaşamaktayız.

Fıtrat kodlarımızın aktifleşmesi için irşad ve hidayet şarttır.

Örneğin; tembellik, erteleme, üşengeçlik egodan gelir. Kişi ne kadar bunlara uyarsa nefsine zülm edenlerden olur, nefsi gömenlerden olur. Bu alışkanlıklarını ıslah ederse felaha erenlerden olur.

Örneğin başımıza zor bir şey geldiğinde “haksızlığa uğradım” hissi egodan gelir. Arzularımız olmadığında derin üzüntü egodan gelir. Arzularımız gerçekleştiğinde aşırı sevinç egodan gelir.

Fani olana muhtaç hissetme, örneğin paraya muhtaç hissetme egodan gelir.

SORU: Meltem hocam, şeytan vesvese kodu içimizde olan değil, bize Sadr bölgesinden yaklaşan bir yazılım ve Resuller bile bundan beri değil. Bu nedenle şeytanın üzerimizdeki etkisini ancak onun sesini tanıyıp fısıldadığı şeyi yapmayarak giderebiliriz. Bu da ilahi bilgi kanalını aktive etmekle (hidayete ermek ve hidayet yolunda kalmakla) mümkün diye biliyorum. Doğru mudur?

CEVAP: Esfeli safilinden ahseni takvim haline çıkış sırat-ı müstakim yoludur. Bu yolda en büyük engel ve hatta tek engel şeytan vesvesesidir. Şeytan Kur’an’da açıklandığı gibi kalbin dış kısmı olan Sadr bölgesinden fısıldar. Biz bu fısıltıları zihinde düşünme, sohbet vs. olarak net bir şekilde duymaktayız. Ancak şeytan Sadr bölgesinden fısıldarken kendi sesimizi taklit ederek fısıldar. Böylece biz zihinde konuşanı, düşüneni kendimiz sanırız.

İlahi operasyonla takva kapısı açılmadan kişi hep bu yönlendirmelerle yaşamaya mecburdur. Buna şeytanı veli edinmek denir. Şeytan fısıltıları fikirler, düşünceler olabildiği gibi hisler yoluyla da vesvese verir: kaygı, endişe, başına kötü bir şey gelecek hissi, evham, kuruntu, boş şüphe, boş umut… Bir insanın yaşamında hayal kırıklığı ne kadar çoksa, o kadar şeytan vesvesesindeki boş umuda uymuş yani şeytanın adımlarını takip etmiştir. Hayal kırıldığı demek şeytanın verdiği boş umuda kanmak demektir. Çünkü şeytanın verdiği her vaad negatif de olsa pozitif de olsa aldatmacadan başka bir şey değildir. İlahi operasyonla takva kapısı açılan kişi artık sadece şeytan vesvesesini değil, ruhsal yönünden gelen ilhamları da duyabilmeye başlar.

İşte kişinin asıl hidayeti burada başlar ki burası nefsi Mülhime ismi ile bilinir. Nefsi mülhimenin amacı; kişiyi mümin yapmaktır. İşte asıl şeytan sesini ayırt etmemiz gereken yer burasıdır. Ancak şeytan kendi sesimizle konuşup bize “biz” olduğunu yutturduysa ve hatta biz buna göre bir karakter ve huy edindiysek nasıl ayırt edeceğiz? Furkan ayırt etme gücüdür. Kalplere Furkan’ı indiren O’dur. Furkan’ın ilk ayağı ilmen ayırt etmektir. Yani hak bilgilerle ayırt etmek Furkan’ın ilk basamağıdır.

Örneğin şeytan sana kendi sesinle konuşurken belirli bazı kelimeleri çok kullanır. Zihinde duyduğun belki ile başlayan tüm cümleler şeytandandır örneğin. Keşke bu kelimelerden biridir. Senin iyiliğin için söylüyorum bunları şeytanın kurduğu cümlelerden biridir. Ama neden şeytanın kelimelerindendir. Neden ben şeytanın kelimelerindendir. Ben bunu hak edecek ne yaptım şeytan fısıltılarından biridir.

Şeytandan gelen her türlü kelime habis kelimedir; pozitif ya da negatif olsun fark etmez. Ben başarıyı hak ediyorum → pozitif bir kelime ama habis kelimedir. Ben başarıyı hak etmiyorum → negatif bir kelime ama habis kelimedir. Başarım ancak Allah’ın yardımı iledir → tayyip kelimedir.

Ben beceriksizim – ben çok başarılı ve becerikliyim; ikisi de şeytan fısıltısıdır, habis kelimelerdir. Beni hiç kimse takdir etmiyor – beni çok kişi takdir ediyor; ikisi de habis kelimedir. Kendi değerimi bilmemişim – kendi değerimi bilirim; ikisi de şeytan fısıltısıdır. Değerlilik ancak ve ancak Allah’ın katından gelirse tayyip kelimedir.

İşte şeytan vesvesesine karşı iç dünyamıza tayyip kelimeleri tanıtmamız, hatırlatmamız yani zikretmemiz gerekir. Zikrin en önemli kısmı budur.

Vird edinmenin en önemli kısmı da budur: İç dünyamıza tayyip kelimelerle kendi hakikatimizi hatırlatmak.

İşte Mülhime’de kişi karakter ve huylarını değiştirmiyor, hâlâ pozitif ya da negatif şeytan fısıltılarının peşinden gidiyorsa tekrar Levvame’ye ya da Emmare’ye düşer. Şeytan vesvese kodundan ayrılmak demek, zihinden ayrılmakla aynı şeydir. Zihinle yaşayan akılsızdır, akletmez. Nefsi Mülhime geveze zihin yerine akletmeyi öğrenmemiz gereken bir makamdır.

Akletmeyi öğrendiğimiz ilk şey; fayda ve sağduyu noktasında kendimizi geliştirmektir. Faydayı sevmek, faydaya yönelmek ve zihne karşı sağduyulu olmakla akletmeyi başlarız.

Bize fayda veren egzersizleri yapmak, duaları okumak, zamanı boş şeylerle geçirmemek; akletmektir. Sağlıklı beslenmenin kendisi; akletmektir. Zihindeki duygulara, düşüncelere, arzulara karşı sağduyulu olmak; akletmektir.

Ne kadar aklediyorsam, o kadar şeytan vesvese kodunda değilim ve ahseni takvim haline yükseliyorum. Ne kadar şeytan vesvesindeysem o kadar essefeli safilindeyim.

Şeytanı veli edindiği için, yani zihin odaklı yaşadığı ve akletmediği için. Allah’a sığınmak akletmektir. Kişi zihne bağlandı ise elbette zor gelecektir.

İlahi yasa: Akletmeyene rics yağar. Yunus 100’de açıklanır bu yasa. Rics: Şeytan pisliği demek. Günümüzde blokaj ismi ile biliyoruz.

Bizdeki blokajların sebebi, yaşadıklarımız ve başımıza gelen nahoş, zor ve acı deneyimler değildir. Bu deneyimlere akıl ile değil zihin ile yanıt vermemizdir.

Zihinle yaşamak, acıyı travmaya dönüştüren tek şeydir kardeşlerim. O acılar sen travma biriktir diye değil, bilgeliğe doğru yani Rüşd haline doğru ilerle diye ortaya çıktı çünkü.

Blokajlardan arınma duası bize Kur’an’da öğretilir. “Ben nefsime zulmedenlerden oldum, beni affet, beni bağışla, yoksa ben hüsrana uğrayanlardan olurum.” Bu dualardan biridir.

Diğeri: “Yüce Rabbim, ben şeytan pisliğini temizle. Şüphesiz sen Azim Fazl sahibisin.”

Elbette sadece dua etmek yeterli değil. Hem dua hem akletmek; yaşamı, günlük hayatı, ikili ilişkileri zihinle değil akılla yaşamak.

“yuzhibe ‘ankum riceze’ş-şeytân” = “Sizden şeytanın pisliğini gidersin diye.” (Enfal 11)

Ahzap 33: “Allah sizden sadece ricsi (pisliği/kirliği) gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.”

Nisa 32: “Allah’tan onun fazlını (ihsanını) isteyin.”

“Allah, büyük fazl (ve ihsan) sahibidir.” (Ali İmran 174)

Şeytan kimdir sorusunu Yüce Allah cevaplamıştır: “Şeytan sizin apaçık düşmanınızdır, siz de onu düşman edinin.” (Fatır 6)

Ayette “düşman” olarak meal edilen kelime: aduvvun kelimesidir.

Aduvvun: Azmak, azgınlık etmek, sınırı aşmak, taşkınlık etmek, karşı tarafa geçen, sana karşı olan, kışkırtan, düşman anlamlarına gelir.

İblis kelimesi ise “belese” kökü → ümitsiz olmak, hayırdan uzak kalmak, çaresizliğe düşmek, şaşırmak anlamına gelir.

İblis: Ümitsizliğe düşen, rahmetten ümidini kesen, hayırdan uzaklaştırılan anlamlarına gelir. Elbisede kalan, surette kalan, varlığın iç yüzünü göremeyen.

Şeytan kelimesi “şaṭana” kökü → “uzak olmak, uzak düşmek”

Buna göre şeytan = Allah’ın rahmetinden uzak kalan, hayırdan uzak düşen.

“şâṭa” kökü → “yanmak, tutuşmak, öfkeden yanıp kavrulmak”

Şeytan kelimesi: Hem “rahmetten uzaklaştırılmış” hem de “öfke ve azgınlıkla yanan” anlamına gelir.

Şeytan, Yaratan’ın rahmetinden uzak, hayırdan uzak, öfke ile yanan ve azgınlık ile yanan her şeydir. Allah “düşman edinin” diyerek, şeytana karşı tutumumuzun ne olması gerektiğini açıklamıştır. Ayette “düşman edinin” ne anlama geliyor diye sorarsak, başka ayetlerde düşman edinmenin ne olduğunun izini sürebiliriz.

“Şeytanın adımlarını takip etmeyin.” (Bakara 168)

“Şeytanın adımlarına uymayın. Kim şeytanın adımlarına uyarsa bilsin ki o, çirkinliği ve kötülüğü emreder…” (Nur 21)

“Şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır.” (Enam 142)

Evet, şeytanı düşman edinmek demek: Onun adımlarına uymamak demektir.

Şeytan, Yaratan’ın rahmetinden uzak, hayırdan uzak, öfke ile yanan ve azgınlık ile yanan her şeydir demiştim. Bu bir arzu olabilir, bir duygu olabilir, bir anı olabilir, bir his olabilir ya da bir insan olabilir:

“Böylece biz, her Resule insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık.” (En‘am 112)

Şeytan insanlara ayette insi denilmiştir. İnsi, insan kelimesinin köklerinden biridir ve “unutan varlık” anlamına gelir. Unutmuş her insan insidir, yani şeytan insandır. Bir insanın şeytan insan olması için mesela bebek katili olması şart değildir. Bu tip tanımlar eksiktir. Unutan her bir insan: ins’tir. İnsan değildir. İnsi: “insansı” diye de çevrilebilir.

İnsi kelimesi Kur’an’da hep cin kelimesi ile birlikte zikredilmiştir. Klasik anlatımda insi kelimesi “insanlar” olarak meal edilmektedir. Ancak kendi kalbi tefekkürümde buna katılmıyorum. Çünkü insi kelimesinin geçtiği her ayette ya cin ya da şeytan ile birlikte anılıyor. Ve üstelik yine insi kelimesinin geçtiği Enam 112, “Biz Resullere insanları ve cinleri şeytan kıldık” olarak meal edilmesi gerekirdi.

Ancak bu ayette insi, “şeytan insan” olarak meal edilmiştir. İnsi geçen ayetlerde mutlaka yanında cin kelimesi de kullanılmış; adeta Yüce Yaratıcı insi ile cinleri yan yana koymuştur: Zariyat 56, Rahman 33, Enam 130. Hepsi insi kelimesi ve cinni kelimesi yan yanadır.

İnsi: Şeytan vesvese kodu ile yaşayan, buna göre karar veren, buna göre seçim yapan, buna göre hisseden, buna göre yaşayan her insandır. Akletmeyen, zihin ile yaşayan, akla geçiş yapmamış, aklını kullanmayan, semi, basar ve fuad mühürlü her insan insidir, insansıdır.

Yaygın olarak bilinen bir yanlış var ki: Şeytan “düşmüş melek” değildir.

“İblîs hariç, (melekler) hepsi secde ettiler. O ise direndi, kibirlendi ve kâfirlerden oldu.” (Bakara 34)

“İblîs cinlerdendi; Rabbinin emrine karşı geldi.” (Kehf 50)

Huzurdan kovulmadan önce ismi İblis’tir ve cinlerdendir, düşmüş melek değildir. Huzurdan kovulduktan sonra ismi şeytan olmuştur.

Peki, cin nedir? Kelime anlamı olarak; bir şeyin duyu organlarına saklı kalması, gizlemek, saklamak, örtmek, gizli kalmak anlamlarına gelir. Cin kelimesi ile aynı kökten türeyen cānnun yılan anlamına gelir.

“Cinleri dumansız ateşten yarattık.” (Hicr 27)

Huzurdan kovulmadan önce İblis, huzurdan kovulduktan sonra şeytan; cin denilen varlık grubundandır ve bu varlık grubu dumansız ateşten yaratılmıştır. Bu tanım; sizi yakan, kavuran her şeyi kapsar. Özlemle yanmak, arzuyla yanmak, çok isteyerek yanmak, öfkeyle yanmak, hiddetle yanmak, çaresizlikle yanmak, umutsuzlukla yanmak, kederle yanmak vs. Hepsi şeytandır ya da şeytandandır.

Hisler, duygular, beklentiler, düşünceler vs. hepsi varlıktır. Yakan, kavuran, isyana götüren her şey şeytandır yani cinnidir. Bunların peşinden giden insan ise insidir, insansı ya da şeytan insandır.

Şeytan kimdir, nedir’i konuştuktan sonra görevini konuşalım. Çünkü evrende görevi olmayan hiçbir varlık yoktur.

İblis ilahi emre itaat etmemiştir ve huzurdan kovularak şeytan olmuştur. Oysa ilahi emre itaat etmeyen örneğin Hz. Âdem de vardır, Hz. Yunus da vardır. Aralarındaki fark nedir de İblis kovuluyor ama Hz. Âdem ve Hz. Yunus huzurdan kovulmuyor (sadece yaptıklarının sonucu yaşatılıyor)?

Şeytan Allah’a şöyle demiştir: “Beni azdırmandan dolayı, senin dosdoğru yolunun/sıratel müstekim üzerine oturacağım, dedi.” (Araf 16)

Kendi azmasını, sapmasını Allah’a yıkmış, ilahi emre itaatsizliğini Allah’tan bilmiştir. Burada çok net suçlama tutumunu görebiliyoruz. İşte suçlama tutumu, ister insanları ister Allah’ı suçla; şeytanın adımlarını takip etmektir. “Allah savaşları niye bitirmiyor ki, Allah açlığa neden izin veriyor ki, Allah bana neden yardım etmiyor ki, annem yüzünden, eşim yüzünden, babam yüzünden, travmalarım yüzünden” vs. Suçlamak; cinnî frekanstır. Yakan, kavuran her şey gibi.

“İblis hariç hepsi secde ettiler. O, secde edenlerden olmadı.” (Araf 11)

İblis; varlığın dış yüzünde kalan, surette kalan hiç kimse secde edemez.

“Sana buyurduğum halde, seni secde etmekten alıkoyan nedir?” dedi. “Ben ondan hayırlıyım, beni ateşten, onu çamurdan yarattın.” dedi. (Araf 12)

Varlığın dış yüzünde kalıp iç yüzünü göremeyen; ego içinde kalır, yakıp yıkıcı hâllerinden dolayı yaratılışı anlayamaz, secde edemez, kendini diğer yaratılanlardan üstün görür ve o yaratılanları bir sûret görür, sîretini göremez. (İsmail Dinçer)

Şeytanın iki önemli tutumu var; suçlamak ve secde etmemek, yani teslim olmamak, direnmek ve direnç.

Hz. Âdem ve Hz. Yunus ise ilahi emre uymadılar ancak onlar af dilediler, kimseyi suçlamadılar. Sorumluluk aldılar, tövbe ettiler (kendilerini düzelttiler, huylarını düzelttiler, davranışlarını düzelttiler). Yanılgılarını, Rabb’e asi olmalarını fark ettiler ve af dileyip kendilerini düzelttiler. Ancak şeytan suçladı ve adeta intikam yemini etti. İşte şeytanî diğer tutum intikam hissi. “Böyle olursa ben de böyle yaparım” anlayışı. “O bana böyle söylüyor ise ben de ona bunu söylerim, hakkımdır. O bana bunu yapıyor ise ben de ona şununla karşılık veririm, hakkımdır” vs.

“Sonra, ant olsun ki onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım ve Sen onların çoğunu şükrediciler olarak bulamayacaksın.” (Araf 17)

Sondan gidelim; şeytan vesvesesine uyan her kimse şükredici değildir, şükür bilincinde değildir.

Cinnî varlıkların (düşünce, his, eğilim vs.) temel özelliklerini açıklıyor ayet:

Arkadan yaklaşması: Geçmişteki suçlar ve hatalar üzerinden insanı suçluluk duygusuna sürüklemesi ya da geçmişte yaşanmış nahoş anılarla ilgili düşüncelere ve hislere sürüklemesi. Bu, insanın geçmişteki hatalarını sürekli düşünmesine ya da geçmişte kendisine yapılan hataları ve yanlışları sürekli düşünmesine sebep olarak kişinin ilerlemesini engel olur.

Önden yaklaşması: Şeytanın, insanın geleceğe dair boş umutlar vermesi ya da geleceğe dair boş korkular vermesi. Kişinin sürekli pozitif ya da negatif gelecek hayalleri ile yaşamasına sebep olur.

Soldan yaklaşması: İnsanın dünyevî arzularını ya da korkularını kullanarak insanı meşgul etmesidir. Kişiyi sürekli fani şeyleri arzulamaya iter: parasızsa para istetir, oysa bereket istemesi gerekir; bekarsa eş istetir, oysa hayır istemesi gerekir; kariyer istetir vs. İnsanı dünyevî isteklerini tatmin etmeye iterek oyalama çabasıdır.

Sağdan yaklaşması: Kişiyi pohpohlaması ve övmesidir. “Sen erdemlisin de insanlar erdemsiz. Sen iyi niyetlisin. Sen kendi değerini bilmiyorsun. Sen özelsin. Sen aydınlanmış birisin. Sen harika şeyler yapıyorsun. Çok güzel şeyler oldu, yap, bu senin hakkındır, sen başarırsın” vs. Kişiyi övmesi ve yüceltmesidir. Ya da tam tersidir; kişiyi aşağılamasıdır. “Sen bir baltaya sap olamadın, senden bir şey olmaz, sen beceremezsin, sen yapamazsın, sen bittin, sen başaramazsın, çok kötü şeyler oldu” vs. Şeytanın kişinin kendisini pohpohlaması ya da aşağılamasıdır. Kişinin kendisi ile ilgili pozitif ya da negatif söylemlerdir.

Şeytanın görevi, insanın tekamül ve şuur yolculuğunda bir “engel” olmaktır. Bu engel, kişinin zihninde Sadr bölgesinde sürekli düşünce, anlayış, kabul, inanç olarak konuşur. İstetir, korkutur, boş umut verir, kışkırtır, azdırır, saptırır ve kişiyi sonunda şükretmeyen bir insan kılar.

Şeytana laf yetiştirilmemelidir, şeytanı yenmeye çalışılmamalıdır; sadece şeytandan (bu tip his, duygu ve düşüncelerden) uzak durulmalıdır. Dikkat verilmemelidir. O söylemleri düzeltmeye, değiştirmeye çalışılmamalıdır. Sadece tüm bunların ilahi plan gereği izin verilen bir engelleyici olduğu bilinmelidir. Şeytanın adımlarını takip eden, ona kulak veren, onunla kavga eden, onunla sohbet eden, onu dinleyen, ona hak veren, ona uyan, ona dikkat veren her kimse insidir. Ve şeytanı veli edinenler grubundadır.

Allah’ı veli edinmek akletmeyi gerektirir. Zihinsel söylemlerin içinde gerçeği aramayın kardeşlerim. Zihinsel söylemlerin içinde çözüm aramayın kardeşlerim. Oradan gelen her bilgi hakikatte “engelleyici” bilgilerdir. Seni engellemek için ortaya çıkmıştır. Vesvese sadece başımıza kötü şeyler gelmesini beklemek değildir. Şeytandan gelen her türlü arzu, istek, fikir, his hepsi engelleyicidir. Seni engeller. Senin huzurunu engeller, tatmin hissini engeller, güven hissini engeller, ruhsal yolculuğunda tekamülü engeller, hakikati anlamanı engeller, salih amel yapmanı engeller. İşte şeytana verilen izin budur.

“Şeytan kötü müdür?” diye sormuş kardeşim. Bunun bir önemi yok. Allah’ın verdiği öğüdün ve ikazın önemi var. Şeytanın adımlarını takip etme, ona uyma. İşte insana verilmiş bir ilahi emirdir bu. Kimler bu emre secde edebildi ya da kimler bu emre secde etmedi; hepimiz bununla ilgili tartılacağız ve hatta tartılmaktayız.

Şeytan; pohpohlayan, seni öven, seni özlemlere iten, “bu olursa mutlu olursun, bu olursa hayatın kurtulur” diyen, iç dünyanı yakan, talepkâr ve beklentili kılan, dünya ile oyalayan HER ŞEY; şeytan varlığından gelir. Onu kafası boynuzlu bir varlık olarak değil, bir enerji dalgası, bir titreşim olarak anlamanızı öneririm. Ona uyunca yakan bir dalga. Ona uyunca helak eden bir dalga. Ortaya çıkınca ya tehdit eden ya da bol bol vaat veren bir dalga. Yakıcı, yıkıcı bir enerji dalgası.

Kendini entegre etmemen, uymaman gereken, dinlememen gereken, yaklaşmaman gereken, dikkat vermemen gereken bir enerji dalga boyutu.

Ki bu dalga zihinde düşünce, duygu, tahmin, çıkarım, varsayım, vehim, beklenti, korku, endişe, şüphe, fani arzu şeklinde ortaya çıkıyor.

“O şeytan ki: ‘Ya Rabbî, Senin kullarından mutlaka bir pay edineceğim. Mutlaka onları saptıracağım, onları birtakım temennilerle oyalayacağım.” (Nisa 118)

Şeytanın, yani cinnî frekansın yaptığı temel şey oyalamaktır. Geçmişle oyalar, gelecekle oyalar, çocuğunla, eşinle, dostunla oyalar. Seni oyalaması dahi şeytan için yeterlidir.

“Şeytan sizi fakirlikle korkutur.” (Bakara 268)

Kardeşlerim, fakirlik konusunu inşallah buradan paylaşacağım. Necm 48: “Zengin eden de fakir eden de O’dur” diye meal edilmiş bazı müfessirlerce. Allah fakir kılmaz hiçbir kulunu. Kur’an’da fakirlik hiçbir yerde Allah’a nispet edilmemiştir.

“Şüphesiz ki azgınlardan sana uyanlar hariç, kullarım üzerinde senin hiçbir hâkimiyetin yoktur…” (Hicr 15:42) 

“…Gerçek şu ki iman edip yalnız Rablerine güvenenler üzerinde onun (şeytanın) hiçbir hâkimiyeti yoktur..”(Nahl 16:99)

Kardeşlerim, Kur’an’da çok az bilinen bir kavram var; o da hidayetçi kavramı. Allah ile kul arasına hiçbir insan giremez, bunu en baştan söylemek isterim. Ancak Allah ile kul arasına zaten şeytan girmiş durumdadır. Cennetten kovulan insanın (o boyut yaşam şeklinden düşen insanın) yaşadığı hâl “esfel-i sâfilîn”dir.

“Biz insanı ahsen-i takvîm üzere yarattık, sonra esfel-i sâfilîne düşürdük.” (Tîn Suresi)

İnsan, dünya yaşamında “hakikatinden” düşmüş olarak yaşar. Fıtratından, fıtrî özelliklerinden düşmüş olarak yaşar. Esfel-i Sâfilîn hâli olan bu hâlde insanla Allah arasına şeytanın vesvese kodu girmiş durumdadır.

Böylece kişi, kendini olmadığı bambaşka biri sanır. Ve bu sanrısından pek çok duygusal alışkanlık, düşünsel alışkanlık ve fiziksel alışkanlıklar ortaya çıkar. Tekrar söylemek isterim; insanla Allah arasına şeytanın vesvese kodu girmiştir. Ve her insan, araya giren bu parazitten, vesvese kodundan uyanmakla yükümlüdür. Vesvese; başına sürekli kötü şeylerin gelmesini beklemek değildir. Vesvese kodu; yanıltıcı, zannî, bâtıl bilgilerin, hevâların tümüdür. İşte Allah’ı tanımakla yükümlü kılınmış insanla Allah arasında şeytanın vesvese kodu vardır.

“İkiniz oradan (aşağı) inin! Hepiniz (şeytan ve siz), birbirinize düşman olarak. Bundan sonra benden size mutlaka hidayet gelecek. O zaman kim hidayetime tâbî olursa artık o, dalâlette kalmaz ve şâkî olmaz.” (Tâhâ 123)

İşte bu aşağı inişten bizi tekrar ahsen-i takvîm hâline çıkaracak yegâne şey; hidayettir. Resûl ve Nebîlerin görevi hidayettir:

“Allah, müminlere büyük bir lütufta bulundu: Kendi içlerinden onlara bir resûl gönderdi. Onlara âyetlerini okuyor, onları arındırıyor, onlara kitabı ve hikmeti öğretiyor. Oysa onlar daha önce apaçık bir sapıklık içindeydiler.” (Bakara 151, Âl-i İmrân 164, Cuma 2, Bakara 129)

Bu âyetler Resûl’ün görevini açıklar. Resûl sadece tebliğ ile görevli değildir.

Resûl’ün 4 temel görevi:

  1. Âyetleri okumak (tebliğ etmek)
  2. Nefsi arındırmak (tezkiye)
  3. Kitabı öğretmek (talim)
  4. Hikmeti öğretmek

Resûl ve Nebî kavramından başka Kur’an’da hidayetçi diye bir kavram vardır; yehdî, hudâ, hâdin, muhtedîn kelimeleri. Bu kelimeler; rehberlik eden, doğru yolu gösteren, yol gösteren, rehber olan anlamlarına gelir. Hidayetçi; Allah’tan doğru yolu gösterici kimselerdir.

“Allah’tan bir yol gösterici/hidayetçi olmaksızın kendi heveslerine tâbî olandan daha çok dalâlette kim vardır? Muhakkak ki Allah, zalimler kavmini hidayete erdirmez.” (Kasas 50)

Hidayetçi olmaksızın “kendi kendine ben aydınlanırım, Hak benden de konuşur, ben yaparım” diyen, kendi hevâsına uyandan daha çok dalâlette olan kim vardır, diye soruyor Yüce Allah. Peki, hidayetçi ne yapar? Âyet ve vahiy temelli, nefsi tezkiye yollarının bilgisini paylaşır, Allah yolunu anlatır, hidayet yolunu anlatır ve Allah’a ve hidayete davet eder.

“Ve Allah’ın davetçisine icabet etmeyen kimse, yeryüzünde (Allah’ı) âciz bırakacak değildir. Ve onun Allah’tan başka dostları yoktur. İşte onlar apaçık dalâlet içindedirler.” (Ahkâf 32)

Hidayetçi Resûl değildir. Resûl’e hizmet eder. Resûl’ün açıkladığı yolu anlatır ve davet eder. Örneğin, Resûller’de olan hikmeti öğretme görevi onda yoktur.

Yüce Allah Kur’an’da her kavme hâdin/hidayetçi tayin ettiğini açıklamıştır:

“Her kavim için bir hidayetçi (hâdin) vardır.” (Ra’d 7)

“Ve Allah, kimi dalâlette bırakırsa artık onun için bir hidayetçi yoktur.” (Zümer 23)

Hidayetçiye ihtiyacı olmayanlar; dalâlette olanlardır. Hidayet yolunda yürüyenlerin bir hidayetçiye ihtiyaçları olduğunu açıkça anlıyoruz ayetten.

Bir Hidayetçi Asla Kendine Davet Etmez

Bir hidayetçi asla kendine davet etmez; Allah’a ve hidayete davet eder, nefis tezkiyesi yollarını anlatır, hidayet yolunu anlatır.

“Şehrin en uzak yerinden bir adam koşarak geldi ve dedi ki: ‘Ey kavmim! Elçilere uyun.’ dedi.” (Yâsîn 20-21)

Ayette “elçi” diye meal edilen kelime “mürselîn” kelimesidir. Ayette “Resûl’e tâbi olmak” ifadesi değil, “Mürselîn’e uyun” kelimesi kullanılmıştır. Mürselîn; arzda hidayetle görevlendirilmiş her makama verilen genel isimdir. Buna Resûllük ve Nebîlik de dahildir ama bununla sınırlı değildir.

Hidayetçi ve imamlar da Mürselîn kavramının içindedir. Kardeşlerim, imam deyince aklınıza ilk gelen imam tanımıyla alâkası olmadığını söylemek isterim. Kur’an’da geçen “Eimmeten” kelimesinin karşılığı “imam”dır; önder, lider anlamına gelir.

“Sabrettikleri ve âyetlerimize tam bir bağlılık gösterdikleri için, onlardan emrimizle doğru yola ileten önderler/imamlar çıkardık.” (Secde 24)

“Onları, emrimizle doğru yolu gösteren önderler/imamlar kıldık.” (Enbiyâ 73)

Evet, Mürselîn ifadesi tüm bu görev tanımlarını içeren genel bir kavramdır: Nebî, Resûl, Eimmeten/önder, hidayetçi. Ve kozmik hiyerarşi de aynı yazdığım sıradadır. Arzda görev planındaki kozmik hiyerarşinin en başında Nebî gelir, sonra Resûl, Eimmeten/önder, hidayetçi/hâdin.

Yâsîn 20’de “Resûl” yerine “Mürselîn” denmesi, yalnızca kitap getiren elçiye değil, hidayet üzere olan tüm rehberlere uyulması gerektiğini ifade eder.

“Ancak Allah’ın ipine ve insanlardan bir ipe tutunanlar hariç.” (Âl-i İmrân 112)

İnsanlardan bir ipe diye kast edilen; mürselînlerdir: Nebî, Resûl, Önder ve Hidayetçi.

Peki, Mürşit Kelimesi Kur’an’da Var mı?

“Ve kimi dalâlette bırakırsa artık onun için velî mürşid bulunmaz.” (Kehf 17)

Ayette net bir şekilde dalâlette bırakılmayı hak edenlerin bir mürşidi olmadığı açıklanıyor. Yani hidayet yolunda olanların bir mürşidi olması gerektiğini de anlıyoruz aslında.

Mürşid; hak ilim üzere olup hak ilmi anlatan kimsedir. Örneğin, sizin hiç matematik bilginiz yok. İsterseniz bunu matematik kitaplarından öğrenebilirsiniz. Ancak bu çoğumuz için neredeyse imkânsızdır; bu konuda özel yetenek sahibi değilsek. Ne yaparız? Bunu bilen bir öğretmenden öğreniriz. İşte mürşid de böyledir.

Kelime anlamı olarak; rehberlik eden, doğruya yönlendiren, hak yola ileten, irşad eden kişi veya şey anlamına gelir. İlâhî hidayetin taşıyıcısı, koruyucusu ve yönlendiricisidir.

Raşede: Rüşd üzere olmak, doğru yolda olmak.

İrşâd: Birini doğru yola iletmek (fiil olarak rehberlik etmek).

Mürşid: Rehberlik eden, yönlendiren (isim fail, yani işi yapan kişi).

“Ey iman edenler! Allah’tan sakının, O’na vesile arayın ve O’nun yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.” (Mâide 35)

Hidayetçi ve mürşid, Allah’ı bilmek için vesiledir. İlim, dua, zikir de birer vesiledir. Hepimiz hidayet için vesilemizi aramakla yükümlü kılınmış durumdayız. Hidayet vesilesini aramayan, hidayet bulamaz. Allah yolunda cihad etmek ise nefsi cihad ile başlar. Nefsi cihad yapmayan, yani nefsini tezkiye etmeyen kurtuluşa eremez. Ve nefis tezkiyesi için hidayetçi, mürşid şarttır kardeşlerim. Çünkü nefis kendine kördür. Esfel-i sâfilîn hâlinde kalbi mühürlü, karanlık, taş gibi, hatta kilitlidir. Kendi hakiki yanılgılarını görmekten gâfildir. Sünnetullah’ı bilmekten gâfildir. Hatta hidayetin ne olduğunu, ne olmadığını bilmekten dahi gâfildir. Şifa çalışmalarına gider, affetme çalışmalarına gider, bilinçaltı kayıtlarını temizleme çalışmalarına gider. Aslında farkında olsun ya da olmasın, aradığı hidayettir. Her şey hidayete vesile olmaz.

Hidayete vesile olan şeyler; Âlemlerin Rabbi’nin açıkladığı her şeydir. Bunun dışındakiler hidayete vesile olamaz. Allah, her kavme gönderdiği Resûl ve Nebîler ile hidayet yolunu açıklamıştır. Bu yolda olmayıp şifa aramak, değişim aramak; gaflettir. Daha açık konuşmak isterim; örneğin, atasal kayıtları temizleme çalışması hidayete vesile olamaz. Hidayet, Allah’ın Resûl ve Nebîleri ile açıkladığı yol ve yöntemlerdir. Önce yola girilmelidir. Yol, sana neyi yap-yapma diyorsa, o yapılmalı; hevâdan çıkmış yöntemlerden medet umulmamalıdır. Sayı sekansları, “oldu oldu” cümleleri, “pozitif ol” vs. hepsi şeytan tarafından oyalanma konusu olması için kendi dostlarına vahy edilmiş ve dünyaya yayılmıştır.

Peki kardeşlerim, ben bunca bilgiyi neden paylaştım?

Bu yolda – yukarıdaki tanımlara bağlı kalmak şartı ile – mürşid, hidayetçi yani bir rehber şarttır. Ancak şirke düşmekle tevhid arasında bu konuda büyük bir fark vardır.

“Onlar Allah’ı bırakıp din adamlarını ve ruhbanlarını rab edindiler.” (Tevbe 31)

Şirk, vesileye ilâhî yetki atfedildiğinde başlar:

Bir veli, mürşid, Resûl ya da nesne (örneğin put) Allah gibi görülür,

Dua Allah yerine ona edilir,

Hüküm verme ya da affetme yetkisi ona yüklenirse → bu şirk olur.

Yani onları Allah’a eş ya da onun yerine koymak… Şirk burada başlar.

Hidayet mürşid vesilesi ile verilse bile hidayet eden Allah’tır.

Hidayet, ilim vesilesi ile, zikir vesilesi ile, dua vesilesi ile, hak amel vesilesi ile verilebilir; ancak vesile ne olursa olsun hidayet eden Allah’tır. Bir yetki olsa bile (Nebi ve Resûl’lerde bu yetki var) yetkilendiren de Allah’tır. Mürşidini Allah yerine koyan, hidayetçiyi Allah yerine koyan, Resûl’ü ya da Nebî’yi Allah yerine koyan şirktedir. Ellerini açıp mürşide dua etmek, hidayetçiye gidip “bana hidayet et” demek vs… Yani ötede bâkî olan ve hidayette mutlak tek merci olan Allah’ı bilmek yerine, onunla görevlendirilmiş kişiden bunu bilmek şirktir. Bununla ilgili her eylem ve davranış şirktir. Mürşidi hayal etmek, mürşide varını yoğunu vermek, “ona eli değen cehennem yüzü görmez” gibi söylemler, “onun çevresinde bulunanın Allah bütün günahlarını affeder” gibi söylemler… Daha nicesi kardeşlerim, şirktir.

Hidayetçi, önder ve mürşidler; Allah tarafından seçilir. Bu “seçilmişlik” değil bir sorumluluktur. Herkes hidayetçi olamaz. Herkes mürşid olamaz. Herkes önder/imam olamaz. Bunu belirleyen Allah’tır. Bu görevi veren Allah’tır. Kan bağı, “bilmem kimin soyundan” gibi kriterler yoktur. Allah açık ve net bir şekilde Secde 24’te önder/imam seçme kriterini açıklamıştır; âyetlere tam bir bağlılık ve sabır edenlerden seçtiğini açıklamıştır. Allah imam/önder olmak için; okul okursa, Arapça bilirse, bilmem kimin soyundan olursa, şu şeyhin elini öperse, şu mürşidden el alırsa… gibi kriterler getirmemiştir. Buna ek olarak imamların/önderlerin âyetleri eğip bükmeleri mümkün değildir. (Tabii günlük yaşamda imam dediğimiz kimseleri kast etmiyorum, tekrar hatırlatmak isterim.)

Dünya yaşamında O’na verdiğimiz sözü tutmak ve hidayete tâbî olmak en temel meselemiz ise Allah bu alanı boş bırakır mı kardeşlerim? Tesadüflere bırakır mı? Dünyada imam, papaz, din adamı ismi ile bildiğimiz insanlara bırakır mı? Allah bu konuda kendi imamlarını yetiştirir ve görevlendirir. Allah kendi hidayetçisini yetiştirir ve görevlendirir.

Senin “Bu yolda mürşide ihtiyacın yok, hidayetçiye ihtiyacın yok, Resûl’e, Kutsal Kitap’a ya da sana Kutsal Kitap’ı öğreten birine, hidayeti anlatan birine ihtiyacın yok” söylemin; Allah’ın Kur’an’da açıkladığı kozmik hiyerarşiye meydan okumak, onlara âsî olmaktır. Böyle bir kimsenin hidayetten nasibi yoktur. Bu söylemler şeytan vahyidir. Şeytan, vesvese kodu ile insan ve Allah arasına girmiş olduğu için; “sen iste, senden de Hak konuşur” tarzı söylemleri dostlarına vahy etmektedir.

Çünkü böyle bir durumda konuşanın kendisi (şeytanın kendisi) olacağını bilir. Şeytan, ilâhî hiyerarşiyi, hidayet işleyişini gayet iyi bilir kardeşlerim. Bu sebeple bunun zıddı şekilde, ama bunları süsleyerek dostlarına vahy eder. Şeytan ve vahiy kelimelerini yanlışlıkla yan yana getirmedim:

“Şeytanlar, sizinle mücadele etmeleri için kendi dostlarına vahyederler. Eğer onlara itaat ederseniz, siz de mutlaka müşriklerden olursunuz.” (En’âm 121)

Kur’an’a göre sadece Allah vahyetmez; şeytanlar da kendi dostlarına vahyeder. Bu da gösterir ki, ruhsal sahada iki yönlü bir etki vardır: Hidayet ve dalâlet, nûr ve zulmet, vahiy ve şeytan vahyi, akıl ve vesvese. (Şeytanın vahy etmesinden sadece Resûl ve Nebîler kozmik korunma ile korunur.) Bu yüzden kişinin bir rehbere, bir hak nuruna, bir istikamete yönelmesi elzemdir. Aksi hâlde nefis, şeytanın vahyiyle, ilhamıyla baş başa kalır. Ya içerden ya da dışardan şeytandan vahiy alanlarla baş başa kalır.

Kardeşlerim, şeytanın bir süsleme ustası olduğunu her zaman hatırlayın. Elbette bunu; “sen şifa bulacaksın, sen Hakk’ı bulacaksın, sen şefaat bulacaksın” aldatması ile yapar. Hatta çoğu kişi şeytandan vahiy aldığının farkında değildir; onlar Allah’tan ilham ve rehberlik aldıklarını sanmaktadır.

“Dikkat edin! Aldatıcı sizi Allah ile aldatmasın.” (Fâtır 5)

Özetle kardeşlerim; zikir çekmek, Yüceler Yücesi Âlemlerin Rabbi olan Allah’ı zikretmek için bir mürşid şart değildir. Mürşide bağlanmadan zikir çekilmez diye bir kural yoktur. Ancak daha da elzem mesele olan nefs tezkiyesi için, irşad için bir rehbere ihtiyaç vardır ve bu rehberler Allah tarafından seçilir/görevlendirilir. Kozmik hiyerarşi böyledir. Nübüvvet köprüsü böyle çalışır. Allah bunu böyle uygun görmüştür.

Hidayetçiye tâbi olmak, mürşide tâbi olmak nedir? Onların anlattığı şeylere önem vermek, dikkat kesilmek, kendimizi onların anlattığı ilmî bilgilere büründürmek, saygı duymak, onlarla yarışa girmemek, onlarla iddialaşmamak, onları üst akıl olarak görmek ve kabul etmektir. Yani işaret ettikleri hak bilgileri anlama ve uygulama çabasında olmaktır. “Ben bilirim”i bırakmaktır.

Benim mürşidim kim, hidayetçi kim? Önce hidayeti talep etmelisin. Dünya yaşamında hidayetten başka hiçbir şeye önem vermemelisin. İlle de Allah arzusunu kalbe indirmelisin. Bu arzu kalbe indikten sonra insanın hidayet yolculuğu başlar. İşte bu noktadan sonra “başka birinin mürşidi senin de mürşidin olabilir” söylemi yanlıştır. Bana mürşidlik eden senin mürşidin olmayabilir.

Peki nasıl anlarım? O kişiyi seversin. Hem de daha hiç tanımadan seversin. Ona “nedense” çok güvenirsin. İşte bu hisler nefsin kendisinden gelmez; Allah’tan gelir, Allah sevdirir, Allah güvendirtir. Yani Allah der ki sana: “Senin hidayet vesilen işte bu kişinin anlattıklarıdır. Onun anlattıklarını takip et, kıymet ver, dikkat kesil, yaşamında uygula. Ben de sana hidayet edeyim.” Kişi böyle birini buldu ise hidayet vesilesini de bulmuştur. Buradaki sevgi; “Ayy, ne güzel konuşuyor, ben çok sevdim bu insanı.” sevgisi değildir. Başka bir sevgidir, başka bir saygıdır, başka bir güvendir. İlle de Allah arzusunu kalbe indiren birinin artık velisi Allah’tır:

“Allah, âmenu olanların velisidir; onları zulmetten nura çıkarır.” (Bakara 257)

İşte Allah, o kişiye velilik eder ve hidayet vesilesi kim ya da ne ise onun sevgisini kalbine sokar.

Kimse kimseye mürşid, hidayetçi tavsiye etmemeli kardeşlerim. Çünkü bu konu tamamen Allah’ın yönetimindedir.

Senin takip ettiğin ve bu vesile ile hidayet aldığın şey, diğer kişinin hidayet vesilesi olmayabilir.

Ve belki de tavsiye ettiğin o kişi henüz hidayet yolunda olmayabilir.

Biz sırât-ı müstakîm yolunda olandan hidayet alamayız. İlle de Allah arzusu kalbe inemeyen birinin hidayet yolculuğu başlamamıştır.

Senin hidayet planınla bir başkasının hidayet planı farklıdır. Senin hidayet vesilen, bir başkasının hidayet vesilesi olmayabilir. Tekrar söylemek isterim, bu konu tamamen Allah’ın yönetimindedir.

Ne zaman Allah’ın yönetimindedir? Âmenu olunduğunda… Yani ille de Allah arzusu kalbe indiğinde.

……………

“Ben yenildim. Yardım et.”

Nuh aleyhisselam böyle dedi. Allah’a. Yenilmek bize peygamberlerden kaldı. Musa aleyhisselam “Senin indireceğin zerre hayra muhtacım” dedi. Zerre dedi, o kadar muhtaçtı. O kadar acizdi. Aciz kalacağız.

Başıma niye bu geldi? Haksızlığa uğradım. Gelecek. Başka da gelecek. Çünkü yenileceksin. Yenildikçe hiçbir kudretinin olmadığını anlayacaksın. Mecbur kalacak, Allah’a yöneleceksin. Zerre hayra muhtacım diyeceksin. Dedirtecek Allah.

Yoksa nefsin ezilmez. Köpeğe dönecek nefsin. Nefis ölmez, nefse tahakküm edilir. Köpeğin gibi olacak. Gel dediğinde gelecek, git dediğinde gidecek. Bunun için de ezilmesi lazım. Firavun için bir kez olsun başının bile ağrımadığı rivayet edilir. Günahını zaten günah olarak görmüyordu. Hiç yenilmedi yani zahiren. Suda boğulurken yenildiğini anladı ve secde etti. Ama iş işten geçmişti. Yenildim demek için suda boğulmayı bekleme.

O yüzden şikayet yok. Benlik yok. Havalananın başını ezerler, yerin dibine girer. Allah korusun. Susan, maddi olarak kaybetse manevi olarak kazanır. Manada kazananın da eninde sonunda maddi âlem kölesi olur.

Musa aleyhisselama Firavun’a git emri gelince “Rabbim, ben onlardan bir adam öldürdüm, korkarım hemen beni öldürürler” dedi. Korktu yani. Korku da insan olmaktan. Hepsi normal.

Gafletteki kişi korkmaz. Pişman olmaz. Boynunu bükmez. Sanır ki her şey yolunda. Allah’ın azabı ise bir anda gelir. Allah cümlemizi korusun. Günahlarımızı, belaları kemalatımıza vesile eylesin.

Ne diyordu Ahmet Murat:

“Haklı çıktın, sen kazandın, aferin

Kaybetmekti oysa şu dünyada hünerin”

X Sosyal Medya hesabı Yasin Taçar

Kur’an’da geçen ve az konuştuğumuz bir kavram var: Müstağni ve tuğyan.

Müstağni: İhtiyaç duymayan, kendini kendine yeterli görme alışkanlığıdır.

“Gerçekten insan, kendini müstağni (kendine yeterli) gördüğü için azgınlık/tuğyan eder.“ Alak Suresi 6-7

Evet, insan kendini kendine yeterli gördüğünde/müstağni; Yüce Allah o kişinin tuğyana düşeceğini açıklar.

Tuğyan; sapmak, azgınlıkları içinde bilinçsizce bocalamak, doğru yolun dışına taşmak, kör gibi davranmak, istikametten sapmak anlamlarına gelir. Aklını yegâne rehber kabul eden, üst akla ihtiyaç duymayan, vahiyle açıklanan sünetüllaha kulaklarını tıkayan, “benim bildiklerim bana yeter” ya da “ben bilmek için kendime yeterliyim” anlayışında olan kimselerdir.

Sen kendi kendine yeterlisin söylemlerini günümüzde sıklıkla duyuyor olsak da Yüce Allah kendini kendine yeterli görmenin yani müstağni olmanın sapmaya/tuğyana başladığımız ilk yer olduğunu açıklıyor.

“Fakat kim cimrilik eder de kendisini müstağni görürse” Leyl Suresi 8

Evet, Yüce Allah’ın cimrilik tanımı ne kadar da farklı değil mi? Cimriliği müstağni olmak olarak tanımlıyor Yüce Allah. Çünkü müstağni kişi; “Ben kendime yeterim, benim aklım bana yeter, ben bu yolda kendime yeterim” diyerek aslında kendine cimrilik etmektedir.

Peki ayet devam ediyor; bil hüsnâyı / Hakkı yalanlarsa

Evet, kişi kendine cimrilik eder ve müstağni olursa “Ben kendi kendime yeterim, benim aklım bana yeter, ben akledemiyor muyum da başkasına ihtiyacım var?” dediğinde aslında gittiği istikamet; Hakk’ı yalanlamak olacaktır. Allah’a ortak koşmaya, nefsini onun yerine geçirip hevâ ve heveslerinin peşinden gitmeye girişecektir.

Benim bu yolda benden başka kimseye ihtiyacım yok, benim bir rehbere ihtiyacım yok, ben akledemiyor muyum ki? söylemleri; müstağni olmaktır. Eğer gerçekten insan kendi kendine yeterli olsa idi, resul ve nebilere de ihtiyaç yoktu. Kutsal kitaplara da ihtiyaç yoktu. Örneğin Kur’an-ı Kerim; gerçekten de apaçık bir kitaptır. Ancak bizim görüşümüz sisli, çarpık, bulutlu ve kapalıdır. Yani apaçık olmayan bizim algımızdır. Bu sebeple Nebi ve Resul’lerin görevi; kitabı öğretmektir.

Kitabın apaçık olduğunu açıklayan Yüce Allah, kitabın öğretilmesi gerektiğini de açıklamıştır. Çünkü Şems Suresinde açıkladığı gibi; nefse hem fucûr/şeytani özellikler hem de takvâ/ruhsal özellikler yüklemiştir. İşte dünya yaşamına “inen” nefs artık ruhsal doğayla dolu olduğu gibi aynı zamanda şeytani özelliklerle de doludur. Şeytani özellikleri sadece gaddar olmak, acımasız olmak gibi şeylerle sınırladığımız için kendimizde şeytani özellikler olmadığını sanıyoruz. Nefret, öfke, şirk, dedikodu, Allah’a verilen ahde vefasızlık, Allah’a sadakatsizlik, gayz (intikam hissi), kıskançlık (hased), Allah’a itaatsizlik, keffar ve küfür (hakikati inkar etmek, üstünü örtmek), cehalet, cimrilik, fesad/arinmak istememe, iptila/zaafiyet, zan, hırs ve şehvet/fani olana güçlü eğilim ve fani şeylere güçlü çekim, kibir ve gurur, sabırsızlık.

Evet, dünyaya inen ve artık ismi insan olan nefsteki şeytani özellikler bunlardır. İnsan kelimesi; ins = unutan varlık, inas = kendisine öğretilen varlık anlamlarına gelir. Yani insan unutan olmaktan öğrenerek çıkabilir. Allah sistemi böyle kurmuştur. Elbette her öğrenme bir hatırlamadır. Ancak tüm bu şeytani özellikler sebebi ile apaçık olan şeyleri bile öğrenme yetimiz sıfıra yakındır. Şeytani özellikler insanın sadece davranışlarını ve seçimlerine tesir etmez, anlamasına ve algılamasına da tesir eder.

Bu sebeple kişinin bir üst akla ihtiyacı vardır.

Çünkü şeytani özelliklere dolu kimsede akletmek baltalanmış ve yağmalanmış durumdadır. Kalp; kapalı, ölü, taş gibi, kaskatı ya da karanlıktır. Hatta kilitlidir. İşte kişi cimrilik eder ve “ben müstağniyim” dersen tuğyan başlar ve istikamet onu farkında olmadan Hakk’ı yalanlamaya, hevâsına, zanlarına, şirke, hırslarına ve cehaletine götürür.

Bu sebeple Yüce Allah; insanlara danışmayı, istişare etmeyi, ilim sahiplerine başvurmayı, akledenlere kulak vermeyi ve hikmet ehline yönelmeyi birçok ayette emreder veya öğütler.

………………

Kardeşlerim. Denge kaybı, aşırı uyuşukluk, kaslarda kontrolsüzlük, kaslarda titreme, normal olmayan unutkanlık, bedende hissedilen sebepsiz acı ya da ağrı, konuşmada zorluk gibi semptomlar var ise bu yayını izlemenizi öneririm. Zira beyin sisi ve beyin küçülmesi, modern yaşam denilen bu hayatın hepimizde ortaya çıkarttığı bir sonuçtur. Bu yaşamı alıştığımız ve bizim önümüze sunulduğu gibi yaşamaya devam edersek; beyin sisi, beyin küçülmesi ve beyinde gri bölgenin artması hızla devam edecektir. Geveze zihne dikkat verme, egzersizlik, nefessizlik, dengesiz ve sağlıksız beslenme alışkanlıklarımızın beyindeki sonuçlarıdır tüm bunlar.

Dikkatinizi; frekansı yüksek fiziksel beden hakiki bilgisine çekmek amacındayım. Zira fiziksel beden bir engel değil, kullanılması gereken ciddi bir güçtür. Frekansı yüksek fiziksel beden; ruhsal gücün uyanışı demektir. Ve Doğu Kadim bilgeliğinde Sattvik Beden ismi ile geçer. Burayı es geçen ilerleyemez kardeşlerim.

Frekansı yüksek fiziksel beden; Rabbimize şükrümüzdür. Kişiyi hızla şakir olmaya çıkarır.

Şükür bilincine yükselmek dilsel değil, yaşamınla, alışkanlıklarınla yani kalbinle hakiki şükür için fiziksel beden ve nefes es geçilemez.

Oruç es geçilemez, bunu atlamışım.

Fiziksel beden, nefes ve oruç

Modern hayat denilen bu sistemin, geveze zihnin, sağlıksız beslenmenin, oruçsuzluğun ve nefessizliğin aslında çok ağır sonuçlarını yaşıyoruz ama farkında değiliz. İşte böyle bayılma başladı ise arayışa giriyoruz.

Biz daha 40 yaşında ama en az 70 yaşında beyine sahipsek ve Allah bize 60 yıl ömür yazdı ise sizce bu süreyi nasıl yaşarız?

Biz üreticiyiz kardeşlerim. Bedeni kullanırken, zihni kullanırken nasıl kullandığımızda göre pek çok şey üretiyoruz.

Aslında temelde iki şey üretiyoruz; negatif ki buna yıkıcı denebilir ya da pozitif ki buna Rahmani denebilir.

Aslında kafamızın üstünde böyle bir sis bulutu, bir enerji kümesi ile yaşıyoruz.

Ve bu sisli, koyu, karanlık enerji bizde pek çok şeye sebep oluyor. Bu sebeple ilk ve en önemli adım fiziksel bedene ve nefese ve mideye sahip çıkmaktır.

Aura dediğimiz gözle görünmeyen enerji alanımız, bizim yaşamda pek çok şeye karşı bir bağışıklık sistemidir.

😇 Mesela bu yaptığım emojide hale şekli var ya kardeşlerim. İşte Hz. İsa resmedilirken ya da Hz. Meryem resmedilirken çizilen kafanın üstünde hale şekli de işte yaptıklarımızla yapmadıklarımızla ürettiğimiz bir Rahmani enerjinin simgesidir.

Ya yıkıcı karanlık zararlı bir enerji üretiriz kafamızın üstünde ya da hale gibi bir Rahmani enerji üretiriz.

Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyeceği bir nur verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp da ondan çıkamayan kimse gibi olur mu?

Onların nişanları (işaretleri), yüzlerinde secde izinden (kaynaklanan) bir parıltı olarak belirir.” Fetih 29

Sîmâ kelimesi, yüzdeki işaret, belirti anlamına gelir.

“Min eserî’s-sücûd” ise “secdenin izi”, yani kişinin Allah’a teslimiyetinin alnına/yüzüne yansıyan manevi nuru ifade eder.

Bu iz, sadece fiziksel secdeden değil, kalpteki teslimiyetin ve ruhsal arınmanın dışa yansıması olarak da okunabilir.

………….

 Sahte ilah; Rabbine yakın olmakla, O’na gerçekten yönelmekle elde edebilecek şeyleri başka şeylere nispet etmektir. Üzerimizden negatif enerjiyi, yani rics = şeytan pisliğini ancak ve ancak kişinin kendisi, yönelimleri ve eğilimleri ile temizleyebilir. Müttekiler bu sebeple şöyle dua ederler; “Rabbimiz bizi şeytan ricsinden/pisliğinden temizle, şüphesiz sen büyük fazl sahibisin.” Fazl bir nur çeşididir. Fazl nurları kişiden şeytan pisliğini temizleyebilecek yegâne şeydir. Bundan başka hiçbir şey kişideki şeytan pisliğini/negatif enerjiyi temizleyemez.

Büyü tutmasının sebebi ise kişilere zillet ve meskenet mührünün vurulmuş olmasıdır. Kişilere zillet ve meskenet mührü; arz rızalarına aşırı önem, dikkat verdiğinde yani sema rızıklarına yönelmediğinde vurulur.

Ve bu mühür ancak; Allah’ın ipine sımsıkı tutulduğunda kırılabilir.

Kişi Allah’ın ipine tutundukça ilahi sistemdeki görevli Rahmani varlıklardan yardım gelir. Koruma atma çalışması; kişi kendi kendini şeytan dürtülerinden, negatif tesirlerden korumayı öğrenmelidir. Böylece Allah’ın korumasına girmelidir.

Allah kendisini veli edinenleri korur, şeytanı değil. Vesvese kodundan çıkan; beğendim, beğenmedim, istiyorum, istemiyorum, kızdım, sevindim halleri aklı kullanmamaktır.

“O aklını kullanmayanı ricste bırakır.” Yunus Suresi

Rics = şeytan pisliği demektir. Günümüzde negatif enerji ismini almıştır.

Aşama aşama vesvese kodundan uyandıkça kişi tek kaynağı Allah olan fazl nurlarına nail olabilir ki zikir, fazl nurlarının inme yollarından biridir.

Rics kişide pek çok şeye sebep olur: ağırlık ve uyuşukluk en temel belirtilerden biridir.

“Onların üzerinden yüklerini ve üzerlerine vurulmuş zincirleri kaldırır.” Araf 157

“İşte Allah, iman etmeyenlerin üzerine ricsi (manevî pisliği) böylece indirir.” Enam 125

“Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal okları şeytan işi pisliktir (ricsdir).” Maide 90

Allah iman etmeyenlerin üzerine rics indirdiğini açıklıyor. İşte bu da bir ilahi yasadır. İman dille değildir. Bir yaşam şeklidir.

Böylece neden namaz kılanlar hala hırsızlık yapabiliyor, hani namaz koruyordu sorularının cevabı da budur. İman yok ise namaz fazl nurlarına indirmez. İman yoksa zikir, fazl nurlarını indirmez. İman yoksa Kur’an; kişiye açılmaz. Ve iman yoksa hem bereket kapıları kapanır hem de kişiye rics = şeytan pisliği iner. Negatif enerji, kişinin kafasının üstünde siyah, sisli bir bulutla yaşar.

Kardeşlerim, karşımızda duran sorun, problem ne olursa olsun biz vesilemizi aramakla yükümlüyüz. Allah vesile kılarsa o şey senin için bir çözüm olabilir. Vesile kılmadı ise Cumhurbaşkanı bile senin sorununu çözemez. Vesile kıldı ise bir karınca bile senin sorununu çözer. Önemli olan, Allah’ın içinde bulunduğun durumla ilgili neyi vesile kıldığıdır.

Ancak bundan önce kişinin aslında tüm yaşamı hidayet planına göre işler. Kişinin hidayet planında yapması gereken, bırakması gereken bir şey varsa ve kişi bundan gafil ise sorunlarını ne yaparsa yapsın çözemez. Çünkü Allah ilk önce hidayet planına uymanı ister, sonra sorunun için vesile yaratır.

Hidayet planında neyim zamanı geldiği, hangi içsel ya da dışsal tutumunu değiştirmen gerektiği noktasını atlayarak vesile arıyoruz. Oysa ilk önce hidayet planı, sonra sorunların çözümü için vesile. Bunu biraz daha açmamı ister misiniz?

Örneğin, hidayet planında tembelliği ıslah etme zamanının geldiğini söylüyor ise ama kişi bunu atlıyor ise sorunları için hiçbir şey vesile olmayacaktır.

Örneğin, hidayet planında arz rızıklarını arzulamayı bitir ve sadece Sema rızıklarını arzu; zamanı geldi ise ama kişi burayı atlıyor ise giriştiği hiçbir şey ona çözüm getirmeyecektir.

Hidayet planı atlanarak çözüm aranmaz. Örneğin bazı insanları duyuyoruz, namaza başladım yaşamındaki tüm sorunlar çözüldü. Zikre başladım her şey değişmeye başladı gibi. İşte bu kişiler hidayet planlarına uydular. Bu sebeple Allah sorunları için vesileleri yarattı.

Ya da hidayet planına göre örneğin ilişkiyi bitirme zamanıdır.

Kişi burayı atladığı sürece sorunlarına çözüm gelmeyecektir.

Bunlar gibi… Bu sebeple salâtı ikame etmek; süreli gün boyu Rabbimizle olmak, ilahi bağlantıyı aktif tutmak çok önemli.

Belki de kişinin hidayet planında soruna sabır göstermesi vardır. Burayı atlayıp sabırsız davrandığında sorunları büyüyerek geri gelir.

Aslında paylaştığım bu bilgi eski zamanlarda gayet iyi biliniyor ve uygulanıyordu. Sorunlar, problemler karşısında hemen derman istemiyor, önce tövbe ediyorlardı. Kendilerini analiz ediyorlardı. Biz tam da bu sebeple olamaz, imkânsız denilen şeyleri başardık ve pek çok zorluğun içinden güçlenerek çıktık. Şimdi ise hidayet planı analiz edilemeden ve tövbe edilemeden hemen derman aranıyor, ne yazık ki.

Bu yasaları öğrenmeyi bırakıp kuantum yasa adıyla anlatılanları dinliyor ve onlardan medet umuyoruz. Allah yarattığı şeyi en iyi bilen değil mi?

Örneğin iş yerinde mobbing; hidayet planı gereği ya sabır göstermeli, ya cihat etmeli, ya da hicret etmelidir. Ancak hiçbir analiz yapmadan hemen başka bir iş arıyoruz (hicret), ya da cihat ediyoruz (savaşıyoruz), ya da sabır gösteriyoruz. Oysa sarı eden belki de sabır değil, hicret etmelidir. Hicret arayışında olan belki de sabır etmelidir.

Kişi hidayet planını okur ve gereğini yaparsa Allah vesileyi yaratacaktır. Bu; Allah’a kolaydır.

“Rabbi’nin adıyla oku” ayeti bunu her şeyiyle açıklar. Rabbi ismi; Allah’ın en kapsamlı ve derin anlamlı isimlerinden biridir. Kur’an’da sıkça geçen bu isim, sadece yaratan değil, aynı zamanda yöneten, terbiye eden, büyüten, kemale erdiren anlamlarını da içerir. Yetiştirmek, büyütmek, geliştirmek, aşama aşama olgunlaştırmak anlamlarını taşır. Yarattığı varlığı sadece başlatmaz, onu amacına, kemaline ulaştırır. İşte bu yüzden “Rabbinin adıyla oku” ayeti, seni eğiten, dönüştüren ve yöneten iradeye teslim olarak okuyabileceğini açıklar.

Rabbi, hayatının her anına hükmeden ve seni bizzat yetiştirendir. Çünkü hidayet planı, Rabbi’nin senin için yazdığı terbiye ve tekâmül yoludur. Hidayet planı, her insanın Allah katındaki “ilahi yazgısı” değil, imtihan sahnesinde hakka yönelerek ilerlemesi gereken yol haritasıdır. Dışarda ilerlenecek bir yol yok, içerde ilerlenecek bir yol var. Hidayet planını okumanın ilk şartı, kalbin Allah’a yönelmesidir. Kişi hidayet yolunda değilse hidayet planını okuyamaz, okuma yetisi kapalıdır. Bu sebeple ilk gereklilik kişinin hidayet yoluna sırâtel müstekime Rabbi tarafından iletilmiş olmasıdır. Bunun formülü Allah’tan bunu istemektir, bunu dilemektir.

“Kim doğru yolu isterse, Allah onu hidayete eriştirir.” (Şura Suresi 13, Bakara 2, En’am 125),

“Allah, hidayeti dileyene hidayet eder.” (Yunus 9)

Evet işte dilemenin gücü kardeşlerim. Ancak kişi tüm dünya isteklerini bırakmalı ve sadece bunu dilemelidir.

Bana sorulan; hidayet planını nasıl okuyacağız sorularının ardında çoğunlukla hala dünya istek ve arzuları var kardeşlerim. Dünya ile ilgili bir şeyler istemenin, arzulamanın sizi nasıl kendi gücümüzden düşürdüğünü anlamanız ve idrak etmeniz gerekiyor. Allah’ın bize ruh üflemesiyle lütfettiği semi, basar ve fuad kuvvelerini devre dışı bırakarak insanı hayvan makamına düşüren bu arzu illetinden kurtulmamız gerekiyor. Ancak arzulamayı öldürün demiyorum, bu çok tehlikelidir. İnsan yapısı itibariyle arzulayan bir varlıktır. Ben arzu gücünüzü heba etmeyin, israf etmeyin, müsrif olmayın demek istiyorum:

“Müsrifler şeytanın kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine nankördür.” İsra 27

“Müsrifler ateş ehlidir.” Mümin 43

“Kendilerine zulmeden kimseler helak oldular. Onlar hep müsrif bir kavimdi.” 

Enbiyâ Suresi 9

Evet, kendindeki gücü israf edenlerin durumu budur kardeşlerim. Arzu gücünüzü israf etmeyin ve dünyaya geliş amacınızı gerçekleştirmeyi arzulayın, yani hidayeti. Dünya sorunlarını dahi çözmeyi arzulamayın. Sorunlar siz adım adım ilerledikçe Allah’ın vesile yaratması ile çözülür, arzulayarak değil.

Kişi sırâtel müstekime iletildiğinde ilk şey; mağfiret istemesi ve tövbe etmesidir. Bu aşamada bile sadece tövbe ile sorunları çözülen o kadar çok insan var ki kardeşlerim.

Yüce Allah tövbe etmeyen zalimdir diyor. Neden biliyor musunuz? Tövbe etmeyen, tövbe etmeyerek kendine zalimlik yapmaktadır. Yüce Rabbi’nin O’na vereceği nasipleri engellemektedir. Size önerim; eğer ki sıratel müstekim yoluna iletildiyseniz, her sorun ve durumda önce tövbe etmenizdir:

“Ben nefsime zulmedenlerden oldum. Bütün bunlar benim kendi ellerimle yaptıklarımın sonuçlarıdır. Beni affet, bana mağfiret et Rabbim. Ben senden sadece senin mağfiretini/bağışlamanı ve lütfunu istiyorum.”

Diğer dua; şeytan pisliğinden temizlenmeniz duasıdır. Yani kişide rics sebebiyle, yani negatif tesir sebebiyle pek çok hâl, davranış ve duygusal eğilimler ortaya çıkmıştır:

“Yüce Rabbim, beni şeytan pisliğinden temizle; şüphesiz sen büyük fazl sahibisin.” duası.

Kişi, zamanı boş şeylerle mi geçiriyor ona bakmalı. Örneğin; tembel ve üşengeç mi, ona bakmalı. Sinirli mi, çok öfkeli mi, çok kederli mi? Yani “ben böyleyim” dediği duygusal alışkanlıklarına bakmalı ve onları düzeltmelidir. Hidayet planını okumak ancak ve ancak yolda yürüyerek mümkündür. Aşama aşama kişinin OKUması açılır. Zaten bu OKUmayı kapatan blokajlar; yani günahlar ve şeytan ricsi/negatif tesiridir.

Aslında çoğumuz neyi ıslah etmemiz gerektiğini az ya da çok biliyoruz ama yapmıyoruz. Şikâyet, sızlanma, habis sözleri sıkça kullanma, sabırsızlık, telaş, korku, üzüntü, aşırı arzu ve istekler, keyfe düşkünlük… Aslında ıslah edilmesi gereken yanımızdan bence çok da gafil değiliz, sadece yapmıyoruz. İşte hidayet planını OKUmak; ilk önce ıslah edilecek tavırlarını, alışkanlıklarını görüp onları ıslah etmektir, yukarıda paylaştığım dualarla birlikte.

Ve elbette; zihinde sürekli konuşan şeytan vesvese kodundan dikkati her daim geri çekmek için zikir alışkanlığını edinerek. Buradan başlayın. Bu, kişiyi hikmeti OKUmaya kadar götürecek bir yoldur kardeşlerim. OKUmak; ilk önce fiziksel, duygusal ve düşünsel alışkanlıklarını görmek ve onları düzeltmektir, ıslah etmektir. Çünkü kişi Rabb’inin adıyla okuyabilir. Rabb; eğiten, ıslah eden, kemalata erdiren, maksadına ulaştıran anlamlarına gelir. Sıratel müstekim yolunda Rabbimizin ilk daveti; şakir olmamızdır.

Yani Rabbinin seni terbiye ettiğini, seni bir plana göre yürüttüğünü, olayların rastgele değil, bir hidayet planının parçası olduğunu bilerek bakmalısın. Ancak böyle okursan hakikati görürsün. Yoksa sadece dışı görür, içi kaçırırsın.

Örneğin; “Bu benim başıma hep geliyor” dediğin bir durumda, o deneyime verdiğin yanıtı değiştirmen gerekiyor. Hep başına geliyor ve sen hep öfkeleniyorsun. Bakın bu büyük bir şey olmak zorunda değil. Küçük şeylerle başlayın. Dolmuşa bindiğinizde hep aynı şeyi yaşıyorsunuz ve siz hep buna öfkeleniyorsunuz diyelim. İşte bu tavrın ıslah edilmesine çağırıyor Rabbin seni. Bakın, OKUma yaptık. Sen öfke yerine şakir olmaya geçmelisin. Sana bunu yapana şükür etmek değildir bu. Rabbine seni eğittiği ve ıslah etmen gereken yanlarını sana gösterdiği için Rabbine şükretmektir.

“Başıma hep bu geliyor ve ben kırılıyorum.” İşte bakın Rabbin bu kırılma ve içerleme huyunu ıslah etmeni söylüyor. İşte gene OKUma yaptık.

Bunun gibi; ilk önce ıslah edilmesi gereken alışkanlıklarınızı fark etmeye başlayın. Ama büyük olaylarda değil, daha küçük şeylerde. Çünkü büyük şeylerde okuma, derin bir okuma gücü gerektirir. Siz şimdi küçük adımlarla gidin. Buna kararlılıkla devam ederseniz, dediğim gibi, yol kişiyi hikmeti okumaya kadar götürecektir.

Kişi ıslah edilmesi gereken davranışlarını ıslah ettikçe Allah, sorunlar için zamanı geldiğinde vesileyi yaratır. Bunu hiç ama hiç düşünmeyin. Talep etmeyin. En fazla şunu isteyin:

“Yüce Rabbim, bana vereceğin zerre hayra muhtacım. Senden senin lütfunu isterim.”

Ben bunu sorunlar olduğunda değil, hep tekrar ederim örneğin. Böyle sürekli tekrar ettiğiniz dualarınız olsun.

Yaşanmış örnek:

İş yerinde çalışma pozisyonumuzla ilgili bir kriz olmuştu 2 hafta önce. Allah beni duruşumla, kurduğum iletişimle, sakinliğimle, işleri düzene koyma konusunda verdiği enerji ve güç ile öyle cesur kıldı ki her an dua hâlindeydim. Ve şükürler olsun, genel olarak tavırlarıyla ortama rahatsızlık veren birkaç kişinin amaçladığı şeylere karşı Rabbim benim lehime kıldı ve işler eskisinden daha süper gidiyor, yöneticiler de memnun bu durumdan. Detaylar hiç mühim değil ama ilahi iradeyi, iç dünyamızın nasıl da dışarıya sirayet ettiğini öyle hissettiğim zamanlardı ki dedim; hayatımda ilk defa belki bir sıkıntımda, herhangi bir problem karşısında yaratıcıya durumu arz etmenin farkındalığını, güzelliğini, şahitliğini yaşattı bana Allah.

“Ben buradayım.” diyordu her an. Ve şunu anladığım için sonsuz hamd Rabbime; bize öyle yakın, rahmeti lütfu çok güzel. Diliyorum imanımız, tevekkülümüz hep artsın, bizi kendine daha fazla yakın kılsın. Kendisi öyle güzel dost ve vekil ki insan mahcup oluyor…

Islah etmesi gereken bir alışkanlığını fark eden başka bir kardeşimiz:

Ben de yaşadığım bir şeyi paylaşmak istiyorum. Şükürler olsun öncelikle. Benim bir komşum vardı. Kadın, o anki bilincimle çok çirkin, kocası ise çok yakışıklıydı. Kadın çok zengindi. İçimden dedim ki kesin bu kadınla zengin diye evlenmiştir. Şeytanla iş birliği yapmış gibi içimden geçirdim. Neyse ki dillendirmedim. Geçenlerde ben bu kadını gördüm. Aman Allah’ım, kadın bana o kadar güzel geldi ki… Oysaki köpeklerini gezdirmeye çıkartmış, hiç makyajsız, gayet salaş; yani benim eski gördüğüm hâliyle. Ama bu sefer o kadın bana dünyanın en güzel kadını geldi. Eskiden böyle düşündüğüm için hemen tövbemi ettim. Ve dedim ki; çok şükür ben önce Allah’ın yüzünü gördüm. Demek ki bu kadar çaba boşuna değilmiş. Eskiden böyle düşündüğüm için kendimden utandım, Yüce Rabbimden özür diledim. Dedim ki kendime; insan olmanın sırrı, her varlıkta varlığın sahibi olan Allah’ı hissederek, görerek yaşamak ne muhteşem bir duygu.

İşte kardeşlerim, hidayet planını okumaya 2 farklı örnek.

And olsun ki insan hüsrandadır. Amenu olanlar, amenu salihat yapanlar / nefsini ıslah edenler, Hakk’ı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesna. ASR Suresi

İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız. Hz. Muhammed (sav)

Seni içerden kışkırtarak öfkelendiren ve sonra öfkelendin diye seni suçlu hissettiren aynı kanaldır. İkisi de şeytan kanalıdır. Şeytan kelimesinin bir anlamı da kışkırtan demektir. Örneğin seni tembelliğe iten ve sonra tembellik için sana seni suçlu hissettiren aynı kanaldır. İkisi de şeytan kanalıdır. Biz davranışlarımızı değiştirmek yani ıslah etmek istiyor isek öncelikle bu kanalı çok iyi tanımamız gerekiyor. Şeytanın kışkırtmasına aldanıp öfkelendiğimizde örneğin bundan suçlu hissettiğimizde bu suçluluğu pişmanlık ve tövbe sanıyoruz. Oysa şeytan kendini sana bağlasın da nasıl bağlarsa bağlasın, tıtumundadır. Bu sebeple “bunu bir daha yapmayacağım” derken bu da bir iddiadır ve kişinin kendini mutlak varlıktan zanni bir şekilde ayırmasının sonucudur.

Bunu bir daha bana yaptırma Rabbim diyerek ve kesinlikle suçluluk duygusuna dikkat vermeyerek, o duygunun da şeytan dürtüsü olduğunu idrak ederek; tövbe etmek gerekiyor. Pişmanlık ve suçluluk arasındaki büyük farkı anlamamız gerekiyor. Ne zaman yaptığın şeyle ilgili suçluluk duygusundasın bil ki o şeyi tekrar yapacaksın. Ne zaman “bunu bir daha yapmayacağım” desen bil ki şeytan kanalındasın. Şeytan yaptırır ve sonra neden yaptın diyerek suçlar, suçluluk hissi verir. Ya da şeytan yaptırmaz sonra da neden yapmadın ahmak, beceriksiz diyerek suçluluk hissi verir. Şeytanın sadece sözlerle değil hislerle de bize saldırdığını lütfen hatırlayın.

Yani yapman için seni kışkırttığı şeyi yaptığında senin yakanı bırakmıyor. Ya da yapman gereken şeyi sana yaptırmadığında senin peşini bırakmıyor. Biz deneyimin içindeki şeytan dürtüsünü görüyoruz ama deneyim bittikten sonra ki süreçte şeytan tesirini fark edemiyoruz. Sanıyoruz ki suçluluk güzel bir şey. Suçluluk sorumluluk almak değil sorumluluk almamaktır. Suçluluk değişim değil aynı kalmaktır. Hatta insanlar ortada hiçbir şey yokken bile nedensiz suçluluk duygusu hisseder. İşte o da şeytandır. Şeytan seninle Rabbin arasındadır. Tövbeni yerine getirebilmen yani ıslah edici amel yapabilmen için Rabbinle arandaki bu parazit yayına bağlanmayı bırakman gerekiyor.

Bunu bir daha yapmayacağım sözünüN ve suçluluk hissinin bir şeytan dürtüsü olduğunu idrak ettiğinde ve bunu kendi iç dünyana tanıttığında, buradan ayrıldığında, buradan yüz çevirdiğinde ancak o zaman ıslah edici amel için Rabbinden destek alacak içsel iklimi ortaya çıkarabilirsin. Biz yeneceğim seni şeytan diyerek şeytanla dövüşe giriyoruz. Oysa yapmamız gereken şey; ondan yüz çevirmek. Yüz çevirmek dikkat vermemek demektir. Bunu bir hakikat sanmamak demektir.

Pek çok dua olabilir. Beni bir an bile kendimle baş başa bırakma, beni bu halden daha tayyip / güzel hale ilet, ben senin affına sığınıyorum, ben senin rahmetine sığınıyorum. Benim gözlemim şudur; insan Allah’ın rahmetini, merhametini ne kadar anlamadı ise suçluluğa o kadar düşüyor, ne kadar anladı ise pişmanlık ve tövbede kalabiliyor. Yaptıktan sonra suçluluk hissetmek; Allah’ın sistemini, sünnetüllahını anlamamış olmak ve dahi Allah’ı tanımamış olmamızın bir sonucu. Allah sonsuz merhamet sahibidir ve Allah diyor ki ben kendime merhameti farz kıldım. İşte kişi burayı atladığı için deneyim sonrasında şeytan tesirinde kalmaya devam ediyor.

Sanıyor ki şimdi ayıldım, şimdi fark ettim ki ben bir önceki an şeytan tesirindeydim. Hayır, deneyim sonrası suçluluk duyduğun o an da hala şeytan tesirinde aslında.

Özellikle deneyim sonrasına odaklamanızı öneririm. Suçluluk hissine bağlanmayın. Onu geçerli ya da ruhsal ya da kalbi bir eylem sanmayın. O histen uzak durun ve yapmamanız gereken bir şey YAPTIĞINIZ halde tam o anda ya da hemen deneyim sonrasında Allah’ın merhametini hissetmeye çalışın. Hala nefes veriyor size, hala kalbinizi attırıyor, hala ellerimizdeki gücü kuvveti çekmedi, hala bacaklarımızdaki ilmi geri almadı, hala sizden size verdiği canı almadı. Merhamete bakın, o merhameti duyumsayın. Ve ondan bu şekilde af dileyin. Onun merhametini hissederek af dileyin. Biz şeytanın verdiği suçluluk hissi ile af diliyoruz ve o hisle kendimizi yerip duruyoruz. Böyle bir durumda elbette tekrar yapacağım o şeyi, istersem bin kez bir daha yapmayacağım diyeyim.

Örneğin kişi levvamede. Yani uyandırılmış ve tüm yaşamını nasıl da yanlış yaşadığını fark ediyor. İşte levvamede kişi önce sürekli suçluluk duyar. Aslında bu basamakta suçluluk kişinin yakıtı olur. Allah bu makamdaki bir kişiye sonsuz merhametinin gereği suçluluk hissettiği şeyleri yapmaması ile ilgili destek sunabilir, suçluluk şeytan tesiri olmasına rağmen. Ancak kişinin levvameden mülhimeye geçişi için bir üst basamağa geçişi için Allah’ın merhameti ile tanışması gerekir. Yoksa suçluluk duygusunda kalır ve pişmanlığa geçemez. Nefs levvameden mülhimeye pişmanlık hissini ortaya çıkardığında ve Allah’ın sonsuz merhametini anladığında geçebilir. Ancak kişi artık levvamede değil ise artık örneğin mülhimede ise suçluluk o kişinin yakıtı olamaz.

Ayna; Bu levvame basamağının bir gereği. Ancak sen levvamede değilsen bu bakış seni oyalar. Her makamın ayrı bir gerekliliği var. Hatta her deneyimin de öyle. İlla ki her deneyim seni aynalayacak diye bir kural yok. Ben tek yönlü bakıştan çok yönlü bir bakışa geçilmesi gerektiğini düşünüyorum. Yani kişi bir yerden sonra kendinde kusur aramayı bırakmalı buradaki takva ne acaba, takvadan gelen davranış ne olabilir acaba; ketumiyeti uygulamam mı, şefkati uygulamam mı, şükrü uygulamam mı diye de bakmalı. Bu kısmının da atlandığını ve aynada çok fazla kalındığını düşünüyorum.

Özellikle mülhime ve sonrası için temel eğilimimiz kusur, hata bulmaya değil takvayı araştırmak olmalı.

Belki sabrı uygulamak, belki sevgiyi uygulamak. Yani ıslah eden o eylemi araştır, kusurunu değil. Şimdi her deneyim ıslah için ortaya çıkıyor, hangi davranış ıslah edici eylemdir, takvadır diye bakmanın daha verimli olduğunu kanaatindeyim.

Levvamede, emmarede alıştığımız ve kanıksadığımız ve hatta belki de işimize yaramış olan bakış açısını bırakmamız gerekiyor. Ki bu her makam için geçerli. Bir davranış ya da bir algı ya da bir prensip seni bir üst basamağa taşımış olabilir, ancak şimdi geldiğin makamda o algı seni perdeliyor olabilir. Örneğin deneyim sonrası nankör olduğumu gördüm. Alıştığımız şey ne; bundan suçluluk duymak. Ve nankörlük için af dilemek. Bunun yerine nankörlüğün zıddını düşünün nankörlüğü değil yani şükrü. Neden nankörsün çünkü şükürde değilsin.

O halde şöyle denmesini öneriyorum: Rabbim ben nankörüm demek yerine (levvame sonrası için) Rabbim beni şükreden bir kul eyle. Beni şükreden bir kul yap. Beni şükrün nurunla nurlandır ya şakir ya şekur bana şükrü ikram et. Sen hiç şüphesiz Vehhabsın.

Örneğin öfke ile davrandığını gördün neye ihtiyacın var aslında: sekinete ve selamete ihtiyacın var. İşte gene mi öfkelendim demek yerine ya da bu kişideki öfke beni aynalıyor demek yerine; Rabbimizden kalbime sekinet indir, beni selam nurunla nurlandır. Nurlandır ki ben de sana verdiğim sözü tutabileyim, Sen muhakkak Vehhabsın.

Öfkelendin, önce suçluluk hissine kapılma. Öfkelendiğin halde Allah seni terk etmedi, hâlâ seninle, öfkelendin diye Allah rahmet kapılarını kapatmadı, hâlâ açık. Öfkelendin diye hemen sana azap edecek de değil. Bu merhameti hisset önce. Bunu hissetmenin yolu; bunu tekrar etmektir. Merhametin için sana minnettarım’ı tekrar tekrar tekrar etmek. Sonra öfke ile davrandığın o kişiden özür dile. Yapıp yapıp özür mü dileceğim? Evet. Özür dileyeceğin kişi yanında olabilir olmayabilir. Yanında ise onun yüzüne, değil ise kendi içinden “Rabbi’min huzurunda Mehmet’ten özür diliyorum.” Öfke – özür, öfke – özür (suçluluğa kapılmadan). Bir taşı heykele dönüştürürken aynı yere defalarca vurmak gerekir kardeşlerim. Ve nereye defalarca vurulması gerekiyor bunu Allah bilir.

Allah bu süreç ile belki; her şeyin senin yönetiminde ve kontrolünde olduğu zannını törpülüyordur. Allah bu süreç ile belki sendeki kibri ve büyüklenmeyi törpülüyordur. Allah sana “kısır döngü” gibi gelen bu süreç ile belki sendeki maliki mülk kim yanlış algını törpülüyordur vs. Sen merhamette kal, hep merhameti hissetmenin keşfinde kal. Bu yeterlidir. Zamanı geldiğinde Allah onu senden alacak, çabadasın ama kontrol ve yönetmeye çalışmakta değilsin. Kontrol ve yönetmeye çalışmak; zanni bir tutumdur ve şeytan buradan yakalayarak kişiye suçluluk hissi verir.

İyinin ve kötünün ötesine geçip yargıyı bıraktığımızda dedikodu dahi yapabileceğimizi, dedikodunun dahi muhabbet olduğunu aktaran bilgiler var kardeşlerim. Ve bu bilgiyi paylaşan kişiye dedikodu “insanları çekiştirmektir, nasıl buna muhabbet diyebilirsiniz?” diye sorduğunda bana klasik yanılgı ile cevap verdi; iyinin ve kötünün ötesi bilgisi ile. İyinin ve kötünün ötesine geçmek; hâyırda kalmaktır, hâyır konuşmaktır, tayyip kelimelerle konuşmaktır. Bunlar yoksa “ben iyinin ve kötünün ötesine geçtim” sözü sadece bir zandır. Allah habis söze “rızam yok” diye bildirmiş, dedikoduya “rızam yok” diye bildirmiş. Allah bana sadece tayyip sözler ulaşır diye bildirmiş.

Buna rağmen ben ilham alıyorum, akıştayım, ben bu işi çözdüm diyerek vahiyle aktarılan hakikat bilgisinden ayrıldığımızda dedikoduyu bile muhabbet etmektir diye tanıyabiliriz.

İyinin be kötünün ötesi vardır be orası hâyırdır kardeşlerim. İyinin ve kötünün ötesine geçmek; kötü yani habis şeyi ahsen/temiz ve güzel zannetmek ya da zannettirmeye çalışmak değildir.

“Işık ve karanlık bir değildir.” Fatır Suresi 20

“Tayyip ve habis bir değildir.” Maide 100

Günümüzde; teklik birlik anlatıyorum diyerek farkları aynılaştıran bilgiler çoğunlukta. Size önerim Hz Ali’nin öğüdüne kulak vermenizdir: farksız Cem zındıklıktır.

Bakara Suresi 177;

Yüzünüzü doğuya veya batıya çevirmeniz BİRR (Erdem) değildir. Asıl BİRR, “B” işareti anlamıyla Allâh’a iman edip, gelecekte yaşanacak sürece, melâikeye (algılanıp fark edilemeyen varlığın hakikati olan Allâh Esmâ’sının kuvvelerine), Kitaba (varlığın hakikati ve Sünnetullaha), Nebilere iman eden; Allâh sevgisiyle malı, akrabaya, yetimlere, miskinlere, yolda kalmışlara (yuvasından – vatanından ayrı düşmüş), yardım isteyenlere, esir düşenlere veren; salâtı ikame eden (Allâh’a yönelişinin bilfiil hakkını veren), zekâtını veren (Allâh’ın bağışladığından bir kısmını karşılıksız paylaşan), verdiği sözü tutan; sıkıntı, hastalık ve şiddete maruz kaldığında sabır edendir. İşte bunlar sadıklar ve korunanlardır.

Dünyada erdemsizliğin güçlenmesinin tek sebebi; küçük ve bayağı gördüğümüz sıradan yaşamlarımızda erdemsiz olmamızdır. Küçük ve bayağı bulduğumuz yaşamlarımız kollektifi bire bir etkiler. Özellikle söz konusu olan erdem ya da erdemsizlik ise etkisi oldukça sinerjiktir. Erdemsizlik ve erdem bütüne katlanarak etki eder.

Bu ayet erdemin oldukça kapsamlı bir tanımını yapıyor. Adım adım irdeliyelim erdem nedir?

Gerçek erdem, hakiki fazilet, yüzlerinizi doğu ya da batıya dönmek değildir, diyor Yüce Allah.

Erdem; insanın değişmez değerleri ve doğrularıdır. Erdem zamanın ve mekanın değişmesi ile değişmeyen doğrulardır. Ebedi doğrulardır. Erdemsizliğin ne olduğu da zamanın ve mekanın değişmesi ile değişmez.

Erdemi tanımlayan Yüce Allah, imanı birinci sıraya koyuyor. Allah’a billahi ile iman etmek, ahirete iman etmek, melaikeye iman etmek, kitaba ve nebilere iman etmek; erdemin ilk ayağı, temeli diyebiliriz. Peki iman etmek dilsel bir şey midir?

Âmentü billâhi ile iman istiyor Yüce Allah.

Amentü billahi ne demek Yüce Allah Bakara 285’de açıklıyor:

“Dediler ki; O’nun resullerinden hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz. İşittik ve itaat ettik. Rabb’imiz! Bizi bağışla, dönüşümüz ancak Sana’dır.”

Amentü billahi geçen diğer ayet; Nisa 136:

“Ey iman edenler! Allah’a, Resul’lerine, Resul’lerine indirdiği Kitap’a ve daha önce indirdiği Resul’lerine inzal olana edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, Resullerini ve ahiret gününü inkâr ederse, dâlalettedir.”

Amentü billahi ifadesi geçen bu iki ayette özellikle Allah’ın her kavme gönderdiği tüm Resullere iman etmek ifadesi öne çıkıyor. Resul’lerinden hiçbirini ayırt etmeyiz ifadesi ile sadece son Nebi Hz Muhammed’e imana değil gelmiş geçmiş tüm Resullere ve Resullere Rabbinden inzal olana iman etmek amentü billahi kapsamındadır. Hz İsa’yı Hristiyan sanmamak, Hz Musa’yı Yahudi sanmamak, Hz İsa’nın havarilerinin dahi Müslüman olduğunu açıklıyor Allah. Dünyadaki tüm kavimlere gönderilmiş tüm Resullere ve o Resullere Rabbinden inzal olana imana davet ediyor Allah bizi. İşte amentü billahi’nin ilk anlamı budur.

Diğer kavimlere gönderilmiş Resul’lerin açıkladığı yolu eğri sanmamak, Resul’leri zihnimizde hangisi daha üstün diye bir yarışa sokmamak, hangi yol daha üstün yarışına girmemek, “bizim yolumuz daha üstün, bizim kitabımız tek geçerli kitap, bize inzal olan geçerli diğer kavimlere inzal olan geçerliliğini yitirdi” zannında olmamak, kavmimize inenle böbürlenmemek; amentü billahi’nin gereğidir. Kardeşlerim; arza rivayet odur ki 180 bin Resul geldiği söylenir. Bu Resul’lerin bazılarına kitap inmiş bazılarına kitap inmemiş ancak Rabblerinden hakikat bilgisi inzal olmuştur. Günümüzde iman kapsamında diğer Resuller ne yazık ki çoğunlukla değersizleştirilmekte ve hatta İslam dışı olduğu söylenmektedir. Resullere inzal olan hiçbir hakikat bilgisi İslam dışı olamaz. Ve Allah her kavme o kavmin dili ile konuşan Resul göndermiştir. Her kavme.

Kur’an’da bütün Resul’lerin ismi geçmez. Kur’an’da geçen Resul isimlerinden çok daha fazla Resul ve Resul’e Rabbinden inzal olan hakikat bilgisi vardır. Amentü billahi ile Yüce Allah hepsine imana çağırıyor. İşte erdemin ilk tanımı amentü billahi ile iman etmektir. Amentü billahi’nin daha derin anlamı ise; “Âmentü billahi” ifadesinde ‘bi’ harf-i cer’i vardır.

Bu, Arapçada bir şeye vasıta, beraberlik, içkinlik, kaynaklık gibi anlamlara gelir. Buradaki “bi”, “Allah’a inanmak” anlamında değil, “Allah’ı kaynak bilerek” bir bilinç haline ermek anlamındadır. İman etmek = hatırlamak + tasdik etmek + yaşamayı seçmektir. Benliğini, zihnini ve varlığını Allah’a ait bir tecelli olarak kavramak demektir.

Muhtaçlığının ve aidiyetinin Allah’a ait olduğu idraki ile yaşamaktır. Allah ile var olduğunu idrak etmek, tek mevcut varlığın Allah olduğunu idrak ederek yaşamaktır. Erdemin başladığı yerdir amentu billahi. Yani bir kimse amentu billahi ile iman etmemişse erdemden söz edilemez.

Yüce Allah erdemi tanımlamaya devam ediyor; Allâh sevgisiyle malı, akrabaya, yetimlere, miskinlere, yolda kalmışlara (yuvasından – vatanından ayrı düşmüş), yardım isteyenlere, esir düşenlere veren.

Bu da erdemin ikinci kısmı kardeşlerim. Bizim sosyal hayatlarımız ne yazık ki tokun toku ağırlaması şeklindedir. Ben çok iyi bir insanım, herkese yardım ediyorum derken Allah kimlere yardım edilmesi gerektiğini açıklamıştır.

İlk halka akraba tabi, nasıl bir akraba? Hangi şartta bir akraba; aç olan, yetim olan, yolda kalmış olan, yoksul olan, çaresiz olan akraba. Bununla beraber Allah “müsrifler şeytanın kardeşleridir” ayetini de akrabaya yardım ederken hatırlamamız gerekir. “Müsrifler ateş ehlidir” ayeti ile Allah iki kez bizleri müsrif kimseler konusunda uyarmıştır. “Zalime meyletme yoksa ateş sana da dokunur” ayeti ile müsrifliğinden dolayı maddi sıkıntı yaşayan ya da sırf müsrif yaşamını devam ettirebilmek için yardım isteyen kimselere yardım edilmesi, zalime meyletmektir. Diğer yandan düğünlerimiz, kutlamalarımız hep tokun toku ağırlaması şeklinde. Elbette sosyalleşelim, elbette birbirimize sofra kurup paylaşalım. Ancak toku ağırlamak için sofra kurduğumuzdan çok, çok daha fazla yoksulu, yetimi, açıyı ağırlamak için sofra kurulmalı.

Ayette geçen miskinlere yardım edilmesi; Miskin = hiçbir geliri olmayan, malı-mülkü olmayan, dilenmeyen ama fakir olan kişi.

Fakir ile farkı: Fakir az gelirli olabilir ama çalışabilir; miskin çalışamaz, düşkün, yardım olmadan yaşama imkânı yok. Örneğin: felçli, yaşlı, zihinsel ya da bedensel olarak aciz kişi.

Yolda kalmışlar yardım etmek; sadece araçla giderken yolda kalan değildir. Manevi olarak istikametini kaybetmiş, yolda kalmış, şaşırmış, gideceği hedefi bulamayan kişi, hakikat yolculuğunda rehbere, yoldaşa muhtaç olan kimseyi de kapsar.

Şimdi kardeşlerim siz yardım ederken bu şartlara bakıyor musunuz? Yardım ettiğiniz kimselere bakın lütfen; her türlü yardım için konuşuyorum: yoksullar mı, miskinler mi, yetimler mi, yolda kalmışlar, esirler mi yoksa müsrifler mi diye bakıyor musunuz? Örneğin geçen yıl ne kadar aç doyurdunuz, ne kadar tok ağırladınız?

Yaptığımız düğünlerde, kutlamalarda; yoksulları, yetimleri, miskinleri, esirleri düşünüyor musunuz? Yoksa zaten tok olan akrabalarımızı ağırlamak yeterli mi? Kısır günü, altın günü, anneler günü, babalar günü, sevgililer günü vs. Esir düşmüşlere yardım ediyor muyuz? Haksız bir şekilde hapse girmiş, tüm banka hesaplarına el konmuş nice insan var örneğin. Ya da soykırıma maruz kalan nice insanlar var. Biz çoğunlukla akrabalarla brunch keyfi, arkadaşlarla yemek keyfi, iş yeri aylık yemeği, halamın kızının düğününe yeni kıyafet, peki altına ne ayakkabı giyeceğim 😇 Elbisemizi, ayakkabımızı paylaştığımız kişiler bile tok kimseler. İş bulsun diye yardım ettiğimiz o kişi de tok. Yetim değil, yoksul değil, miskin değil, yolda kalmış değil, esir düşmüş değil. İş bulsun diye yardım ettiğimiz kişi halamın oğlu, teyzemin kızı, bir tanıdık.

Bodruma tatile gidemedi diye üzülen yeğenime “Aman üzülmesin, gitsin tatiline” diye yardım etmek. Oysa ömründe deniz görmemiş nice yetim var. Üzüldü kız, alalım o ayakkabıyı derken hiç kendi ayakkabısı olmamış nice öksüz ve fakir var. Biz kendimize her şeyi yasak edelim demiyorum. Elbette tok tok ile de paylaşabilir insan, nihayetinde sosyal bir varlıktır. Sadece bir bakın ne kadar toka yardım ediyoruz, ne kadar aç olana, fakire, yetime, miskine, yolda kalmışsa, esir düşüne yardım ediyoruz.

İşte Yüce Allah amentu billahi’den sonra erdemli olmanın ikinci kısmını böyle açıklıyor.

Ve erdemli olmanın üçüncü kısmı salatı ikame etmek ve zekât vermek; salatı ikame etmek namaz kılmak değil, namazı ayağa kaldırmak, diriltmek anlamına gelir.

Salat; ilahi bağlantıdır ve ezbere ruhsuz kılınan bir namazı değil, huşu ve kanitin namazını ifade eder. Diğer yandan bu bağlantının namaz saatleri dışında da aktif olmasını ifade eder. Zekâtı vermek ise mal açısından arınmaktır. Diğer yönüyle nefsi arındıran her eylemi ifade eder. Örneğin zikir çekme alışkanlığı, ilim öğrenmek, oruç, sağlıklı beslenme gibi. Zekât kelimesi hem maddi arınma hem de manevi arınmayı ifade eder. Zekât kelimesinin kökü olan zky; temiz olmak, arınmak, çoğalmak, artmak, bereketlenmek, gelişmek, olgunlaşmak, saflaşmak anlamlarına gelir.

Evet kardeşlerim; amentü billahi ile başlayan erdem tanımı, yoksula, yetime, miskine, yolda kalmışsa ve esir düşenlere yardım etmek olarak devam etmişti. Şimdi de Allah salatı ikame etmenin ve maddi ve manevi arınma içinde olmanın da erdem tanımının içinde olduğunu açıklıyor. Salatı diriltmeden, maddi manevi arınma içinde olmadan erdemliyim demek de pek mümkün değildir.

Erdemli olmak nedir sorusuna Yüce Allah; “ahdi yerine getirmek” ile devam ediyor. Nedir ahd? Verdiğimiz sözü tutmak anlamına gelir. Biz kalu belada Allah’a ahd/söz verdik. Ben sizin Rabbiniz değil miyim sorusuna evet, şahidiz, sen bizim Rabbimizsin dedik. Bu söz Rabbimizi dünya yaşamında hatırlama, tanıma ve tevekkül edip O’na teslim olma sözüdür. İşte Allah, kendisine verilen sözü tutma yolunda olmanın erdem olduğunu söylüyor. Yani bir kimse yaptığı iyilikler kadar değil, bu iyilikleri kime ne şekilde yaptığına göre, salatı diriltip diriltmediğine göre, maddi manevi arınma içinde olup olmadığına göre ve Allah’a verdiği sözü tutma yolunda olup olmamasına göre erdemlidir. Sağa sola mizansız, kuralsız iyilikler yapıp da kendimizi erdemli sanmak yanılgısından uyanmamız gerekiyor.

Allah erdemi tanımlamaya devam ediyor: sıkıntılı zamanlarda sabırlı olmak. Hangi şeylere sıkıntılı zamanlar denebilir?

Ayette geçen El-be’sâ; maddi sıkıntı, fakirlik, yoksulluk, dışsal zorluk. Bugünkü karşılığıyla: kriz, gelir kaybı, işsizlik, borç, doğal afetler gibi zorlayıcı dış koşullar.

Ed-darrâ; bedenî hastalıklar, ruhsal acılar, travmalar, depresyonlar, sevilen birini kaybetmek gibi içsel çöküş halleri.

Hîne’l-be’s; çatışmanın, savaşın en kızıştığı an, ölüm-kalım mücadelesi. Bu, fiilî mücadele, büyük kriz anları demektir.

Peki sabır ne demek?

“Ey iman edenler! Sabredin, sabırda yarışın, Hakk’a bağlı kalın takvalı olun ki kurtuluşa eresiniz.” (Ali İmran 200)

Ayette geçen;

“Sbirû” → Kendin sabret

“Sâbirû” → Başkalarından daha fazla sabret

“Râbitû” → Hakk’a bağlılıkta, birlik ruhunda sebat et.

Güzel davranışı sürdürme azmidir, Hakk’a bağlılık azmidir, yolda yürümeye, maddi manevi arınma yolunda kalmaya azimdir. Yani sabır pasifize bir bekleyiş değil azimdir kardeşlerim. Allah’a verdiğin sözü tutma yolunda olmaya azimdir. Takvalı olmak ise Allah’a sorumluluk bilincidir. İşte yukarda sayılan sıkıntılı zamanlarda bizim ilk bıraktığımız şey bunlardır. Hastalandım, o sebeple zikri bıraktım. Eşimle büyük sorunlarım var, o sebeple arınma yoluna “ara verdim”. İşsiz kaldım, o kadar Allah’a yalvardım ama bana iş vermedi, o sebeple namazı bıraktım. Başıma türlü türlü iş geldi, o sebeple nefes çalışmasını bıraktım. Ciddi depresyondayım, dua etmek içimden gelmiyor, duayı bıraktım. Büyük bir ölüm acısı yaşadım, imanlı biri idi, Allah o kişiyi neden korumadı, ben de yolda yürümeyi/istikameti bıraktım; demek ki bu işler öyle olmuyormuş.

Borçlarım öyle arttı ki artık gece dua edecek hâlim kalmadı. Zaten Allah duamı duymuyor diye düşündüm. Meditasyonu, zikri, nefes çalışmasını hepsini bıraktım. Önce ekmek lazım… Nefes egzersizlerine, içsel çalışmalara çok alışmıştım ama ruhsal çöküş yaşadım, konsantre olamıyorum. Bu hâlimle çalışmanın anlamı yok diye her şeyi bıraktım.

Allah sabrın erdem olduğunu açıklamıştır. Azimsiz, sabırsız, pasif ve edilgen biri erdemli olamaz kardeşlerim.

Allah erdemin ne olduğunu açıkladıktan sonra işte bu kişilerin mütteki ve sadık kimseler olduğunu açıklıyor.

Peki Allah’ın mütteki ve sadıklara dünyada ve ahirette neler vaad ediyor? Yani erdemli olanlara?

Ummadığımız yerden rızık, çaresizlikte bir yol açılması, düşmandan korunma, ayırt etme gücü/furkan, azim/çok büyük bir ecir (karşılık), nur ve mağfiret/bağışlanma, kurtuluş ve cennet.

Müttaki ve sadık kul:

Dünyada Korunan, yönlendirilen, rızıklandırılan, sezgi gücüyle donatılan biridir.

Ahirette: Nurlanan, affedilen ve büyük mükâfatla ödüllendirilen biridir.

Evet kardeşlerim, Allah’ın erdemin ne olduğunu ve ne olmadığını açıkladıktan sonra (kendi penceremden aktardıktan sonra) siyasi arenanın bunun merkezi olmadığını ve erdemin buradan gelmeyeceğini ve hatta tam tersi aslında siyasi arenanın dünyada erdemsizliğin tarafında olduğunu belirtmek isterim. Hem ülkemiz için hem diğer dünya ülkeleri için durum budur.

Kısa bir zaman önce yeryüzünde yaşayan tüm canlıların yaşam ve gıda hakkını gasp eden adına “iklimi koruyoruz” ismi konulan bir yasa geçti.

Bu yasanın yaşamlarımıza ne şekilde yıkıcı etki edeceği şimdilik soru işareti. Ancak kalbimi yakan, kalbimin ağladığı ve hüzünlendiği şey; yasanın geçmesi değil. Çünkü siyaset erdemsizliğin ve hakkaniyetsizliğin merkezidir, bu sebeple farklı bir sonuç beklemiyordum.

Bununla ilgili kalbimi yakan şey; bu yasa mecliste görüşülürken bir kişinin yasa geçti diye sevinerek Hz. Muhammed’e (sav) salavat getirmesidir. İnsanın, doğanın, hayvanların hakkını gasp eden bir yasa geçti diye sevinmek bir tarafa, bir de bunu salavatla süslemeye çalışmak; işte burası erdemsizliğin dibidir.

Türk kavmi olarak zor ve sıkıntılı bir süreçten geçtiğimiz aşikardır.

Yüce Allah’ın sabır emrini (yani azimli ol, pasif olma, nefs tezkiyene devam et, etken olmayı öğren, zikre devam et) yerine getirmemiz ülkemizin geleceği açısından elzemdir. Lütfen hiçbir durumda habis kelime kullanmayın.

Bu tarz eylemler aslında münafık davranışlarıdır kardeşlerim. Bu kişilere kızmayın. Kızmak zayıflıktır. Kızmak, onları gerçek güç ve kuvvet kabul etmektir.

Bu tarz şeyler gördüğünüzde; her şeye kadir olan Allah’a firar edin. Makam gücü ne kadar güçlü olursa olsun Allah’ın gücü ile kıyaslanmaz. Türk kavmi olarak bize verilen büyük bir görev, yani büyük bir sorumluluk var. Türkiye dirilişin merkezidir. Dünyaya diriliş aydınlığı bu merkezden yayılacaktır. Bu; Allah’ın vaadidir. Allah, vaadinden dönmez. Onları güç, kuvvet, iktidar sahibi kabul etmeyi lütfen bırakın. Çünkü Allah’ın planı mutlaka gerçekleşecektir. Gelecekte kaygısı; Allah’a güvenmemenin sonucudur. Örneğin ben Meltem olarak Allah’ın vaadinin gerçekleştiğini görür müyüm bilmiyorum. Ama eminim ki Allah vaadini gerçekleştirecektir. Meltem’in başına ne geldiği teferruattır. Önemli olan bizim görev bilincinde olup olmadığımızdır. Rahman; görevine ihanet edeni affetmez kardeşlerim. Lütfen kızgınlık, hiddet, nefret zayıflığını kendinizden temizleyin. Ne yaşayacaksak onu yaşayacağız.

Allah’a; zalimler topluluğuna karşı bize yardım et, bize bir lider, bir komutan gönder. Ayaklarımızı sabit tut ve bize sabır ikram et, duasını da bol bol edelim. Ve hayırlı olan sabır; pasifize bir bekleyiş değil, azimdir.

Bu tarz bir Müslüman şuuruna hiç uymayan davranışlar gördüğümüzde videonun altına habis kelime yazmak yerine ya da “bunlar mı Müslüman?” yazmak yerine; “bunlar münafıktır” diye yazabilirsiniz, illa bir şey yazmak isterseniz. Çünkü “bunlar mı Müslüman?” demekle “bunlar münafık” demek arasında büyük bir fark var kardeşlerim. Hastalığın tedavisi, hastalığın doğru teşhisi ile mümkündür.

Baştan belirtmek isterim; olduğu durumlara üzülmek kibir ve büyüklenmedir. Biz toplumdan kibir ve böbürlenme ile ilgili başka bir tanım öğrendik. O tanıma baktık ve kendimizde bir kibir ve büyüklenme olmadığını sandık. Sorunu doğru tespit etmek, sorunu aşmak için ilk adımdır. Kurban bilinci denilen şey aslında kibir ve büyüklenmedir.

“Başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da) yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır. Bunu açıklıyoruz; elinizden gidene üzülmeyesiniz ve kazandıklarınıza sevinip böbürlenmeyesiniz diye açılıyoruz. Allah, kendini beğenip böbürlenen hiç kimseyi sevmez.” (Hadîd Suresi 22-23)

Evet, ayetten net bir şekilde görüyoruz ki: başına gelenlere üzülmek ya da başına gelenlere sevinmek; kibir ve büyüklenmedir. Ayette kibir ve böbürlenme olarak meal edilen iki kelime; mûhtal ve fehûr kelimeleridir.

Ayet şöyle bitiyor: “Allah mûhtal ve fehûr kimseleri sevmez.”

Bu iki kelimenin geçtiği başka ayet: “Yeryüzünde mûhtal ve fehûr yürüme. Allah mûhtal ve fehûr kimseleri sevmez.” (Lokman 18)

Mûhtal ve fehûr kimse; kendini Allah’tan ayrı ve gayri bir yere yerleştirmiş ve “Bir ben varım, bir de Allah var” diyen kişidir. Mutlak varlık olarak Allah’ı tanımamış kimsedir. Mutlak fail olarak Allah’ı tanımamış ve kendini ya da başkalarını fail zanneden kişidir. Böylece “Kazandım” dediklerine sevinir, “Kaybettim, yapamadım, olmadı” dediklerine üzülür. Bu; şeytan dürtüsüdür. Böyle bir kimseyi Allah sevmediğini açıklamıştır. Allah Rahman ismi ile her şeyi sever ancak Rahim ismi ile bu sevgiyi hak edene hissettirir.

Eğer Allah sizi sevmiyor ise siz Allah’ın Rahim ismi ile yapacağı her türlü destek ve yardımdan düşmüşsünüzdür.

Oysa musibet yaşandığında Allah şunu söylememizi öğütler:

“Biz Allah’a aidiz ve mutlaka O’na geri döndürüleceğiz.” (Bakara 156)

Elbette kalpten, kalpten, kalpten söylenmesi, sürekli tekrar etmeniz gerekir. Çünkü zikrin neyse fikrin de odur. Biz bunu zikir ettiğimizde bir süre sonra gerçekten fikrimiz de bu olmaya başlar.

Allah’ın ikinci önerdiği şey:

“Ben nefsime zulmedenlerden oldum. Beni affet, beni bağışla. Yoksa ben hüsrana uğrayanlardan olurum.” pek çok ayette geçer.

Evet, işte Allah’ın istenmeyen, nahoş, acı verici, hoş olmayan sonuç ortaya çıktığında söylememizi öğütlediği iki şey budur. Biz ise bunları zikretmek yerine zihnin zikrini zikrediyoruz: “Ben ne kadar zavallıyım, ben ne kadar acınası bir insanım, ben ne kadar beceriksizim, ben ne kadar kederliyim…” Böylece bunu zikrettiğimiz için fikrimiz de bu oluyor. Bunun sonucunda Allah’ın sevmediği kimseler sınıfında kalıyoruz.

“İnsanlara bir rahmet tattırdığımız zaman ona sevinirler; eğer kendi işledikleri şeyler sebebiyle başlarına bir kötülük gelirse, bir de bakarsın ki ümitsizliğe düşerler.” (Rum Suresi 36)

Kim bu insan? Allah’ın “Bütün insanlar hüsrandadır.” dediği gruptaki insanlar. Güzel bir şey olduğunda sevinen, kötü bir şey olduğunda üzülen insanlar. Olanla sevinen, olanla üzülen insan hüsrandadır kardeşlerim. Üstelik diyelim ki hep güzel şeyler oluyor kişinin hayatında, gene de hüsrandadır. Dünyasal deneyimler sevinme ve üzülme sebebi değildir çünkü; öğrenme ve gelişim sebebidir, kendini ıslah etme sebebidir, takvayı seçme sebebidir, zihni bırakma ve akla geçerek Allah’ın öğütlerini uygulama sebebidir gerçekte. Ama hemen “Aaa, ne kadar kötü bir şey başıma geldi” diyoruz ve önce üzülüp sonra Allah’a yöneliyoruz.

Oysa Allah, olanla üzülen kimseyi sevmediğini açıklamıştır. Yani sana Rahim ismi ile yardım etmeyecektir. Eğer kader planında Rahman ismi ile bir yardım yazdı ise ancak o zaman yardım gelecektir. Ancak kader planında Rahman ismi ile yardım yazmadı ise biz O’nun öğütlerini uygulayarak Rahim ismi ile yazdığı destek ve yardıma nail olabiliriz. İşte kişinin değişmesi, bir kaderden başka bir kadere geçişi, bir kaderden başka bir kadere sığınışı bu şekilde gerçekleşir.

Olanla sevinen insan: “Hak ettim de aldım, çabaladım da aldım.” diyerek Allah’a şükretse de kibir ve böbürlenme içindedir. Çünkü bu iyi dediği şeyi kendi amelinden, kendi nefsinden bilmektedir. Önce sevinip sonra Allah’a yöneliyoruz; bu da gerçek bir yöneliş değildir. Allah sevinç kaynağının kendi fazl ve rahmet nurları olduğunu açıklamıştır.

Sevinme sebebi dünya değildir. İşte olanla sevinen de olmayanla üzülen de hüsrandadır. Olanla sevinen kişi, hayır dediği bu şeyi büyük hayır görmekte, bu sebeple sevinmektedir. Ancak tam bu sebeple asıl büyük hayırdan kendini mahrum bırakır:

“Allah dilediğine hikmet ikram eder. Her kime hikmet ikram edilmiş ise ona büyük/azim bir hayır ikram edilmiştir.” (Bakara 269)

Evet, işte dünyada olanla sevinen kendini bu büyük hayırdan mahrum bırakmıştır. Mücevher varken tenekeye razı olmuş ama tenekeye razı olduğunun bile farkında değildir:

“Akıldan ve hikmetten mahrum kalmak en büyük zarardır.” (Hz. Muhammed s.a.v)

Evet kardeşlerim, sorunlarınız çok ve farklı. Sanıyorsunuz ki her sorunun kendine özel bir çözümü var. Ancak öyle değil. Sorun ne olursa olsun çözüm hep aynı: Zikir et. Çünkü neyi zikredersen fikrin de o olacak. Hem Türkçe olarak ayette geçen bilgiyi zikret çünkü senin iç âlemin senin bildiğin ve konuştuğun dili bilir. Vahiyle açıklanan her bilgi Sattvik bilgidir. Kişinin karakterini değiştirecek bilgiye Sattvik bilgi denir. Kişi içsel alışkanlıklarını değiştirmek için Sattvik bilgi zikretmelidir ki fikri de o olsun ve böylece verdiği tepkiler de değişsin.

Hem de zikrin orijinal hâlini zikret çünkü kutsal metinlerdeki orijinal zikirler zihni temizleyecek Sattvik frekanstadır. Hem kendi konuştuğun dilde zikret hem de orijinal dilinde. Böylece hem karakter değişir hem de zihin temizlenir, kalp huzur frekansına gelir. Yani hangi farklı sorun olursa olsun çözümler aynı kardeşlerim: Zikir.

“Zikir en büyük ibadettir.” (Ankebut 45)

Zihnin zikrini zikretme. Allah’ın her durum için öğütlediği şeyler var. Onları zikret:

“Ölü iken dirilttiğimiz; ona, insanlar arasında, onunla yürüyeceği bir nur verdiğimiz bir kimse; karanlıklar içinde kalıp bir türlü çıkamayan kimse gibi olur mu? Kâfirlerin yaptıkları, kendilerine sevimli gösterildi.” (Enam 122)

Kardeşlerim, insan kendi zihnine uyarsa, kendi öğrendiği, şartlandığı yanlış bilgilere tutunuyor demektir ve bu soru buna en güzel örnektir. Negatif–pozitif diye bir safsatanın/ilim ihtiva etmeyen bilginin peşinden gitmek demek hevâya uymak demektir. Yani Hz. Yunus’un duasında geçen “Ben zalimlerden oldum” ifadesi ne negatif ne pozitif bir söylem değildir. Negatif–pozitif ayrımını bırakın yoksa zihinden çıkamazsınız.

Dünyayı negatif ve pozitif diye kendi değer yargılarına göre ayıran zihinden ayrılmak için kadim ve kutsal metinlerdeki bilgilere yönelmeniz ve iç dünyanızdan doğal olarak itiraz da gelse bunu yapmaya devam etmeniz gerekiyor. Yapmazsanız hevânıza uymuş olursunuz. Yaparsanız zihinden akla geçmiş olursunuz:

“Zalimler ise; Allah’ın hakikatlerinden kendi cehaletlerine saparlar.” (İbrahim Suresi 27)

Doğu kadim metinlerine göre üç tür kelime vardır: Sattvik kelime, rajasik kelime ve tamasik kelime.

Kur’an-ı Kerim’de üç tür kelime olduğu açıklanır: Tayyib kelime, sûi kelime, habis kelime.

Sattvik kelime = Tayyib kelime,

Sûi kelime = Rajasik kelime,

Tamasik kelime = Habis kelime.

Yani kullanılan dil farklı olsa da açıklanan bilgi aynıdır. Biz Kur’an’dan ilerleyeceğiz:

“Tayyib kelime; kökü sağlam, gövdesi semâlara uzanan bir ağaç gibidir. Ve Rabbi’nin izni ile her zaman meyvesini verir. Habis kelime kökü sökülüp gitmiş hasta bir ağaç gibidir.” (İbrahim Suresi 24-26)

Sûi kelimenin geçtiği ayet:

“Allah, sûi kelimenin yüksek sesle söylenmesini sevmez; ancak zulme uğrayan başka.” (Nisa 148)

Evet, üç çeşit kelime ile konuşuyoruz hem kendi iç dünyamızda hem de dışarı ile ilişkimizde. Allah bize tayyib kelime ile konuşmamızı öğütlüyor ve gövdesi semâlara uzanan, Rabbi’nin izni ile her zaman meyvesini veren bir ağaca benzetiyor.

Sûi kelime ise sadece zulme uğradığında ya da bir zulmü duyurmak için kullanılmasına Allah’ın rızası var. Habis kelimenin kullanılmasına ise Allah’ın rızası yok, hiçbir şartta.

Ne demek istiyorum:

“Siz bebekleri öldürüyorsunuz.” — Sûi kelime.

“Bebek katilisiniz, kendi kanınızda boğulun.” — Habis kelime.

Nisa 148’deki sûi kelimenin kötü söz olarak meal edilmesi sebebiyle insanlar, bebek katillerine “Kendi kanınızda boğulun.” sözünü söylemeye hakları olduğunu sanıyor, Allah’ın buna izin verdiğini, rıza gösterdiğini sanıyor. Ancak bu doğru değil. Allah’ın zulme uğrandığında ya da zulmü duyururken dahi habis kelimeye rızası yoktur. Hangi şart olursa olsun, ne yapılmış olursa olsun habis kelime; kökü dışarıda hastalıklı bir ağaç gibidir. Zulüm karşısında Allah’ın sadece sûi kelimeye rızası vardır.

Sûi kelimenin bir yönü de şu: Biz sûi kelimeyi zulme uğramadığımızda da kullanıyoruz. Nahoş gerçekler, acı gerçekler sadece zulme uğruyorsak kullanılabilir:

“Benim doğum günümü kutlamadın, sen düşüncesiz birisin.” — Sûi kelime, ama zulüm olmadığı için rıza yok.

“Yarım saattir beni bekletiyorsun.” — Sûi kelime, ama zulüm olmadığı için rıza yok.

“Gergin gergin konuşuyorsun ve ben bundan hoşlanmıyorum.” — Sûi kelime, ama zulüm olmadığı için rıza yok.

“Bunu yapmandan nefret ediyorum.” — Habis kelime.

“Sen hırsızlık yapıyorsun.” — Sûi kelime.

“Senin gibi hırsızlar yüzünden memleket bu halde, Allah hepinizin belâsını versin.” — Habis kelime.

“Sen hırsızlık yapıyorsun.” — Sûi kelime

“Senin gibi hırsızlar yüzünden memleket bu halde, Allah hepinizin belasını versin.” — Habis kelime

“Yüce Rabbim, bunlar kendi ellerimle yaptıklarımın sonuçlarıdır. Sen beni affet, beni bağışla.” — Tayyib kelime. Tayyib kelime, Rabbi’nin izni ile her zaman meyvesini veren kelimelerdir.

Kendi kendimizle konuşurken de çoğunlukla ya sûi kelime ya da habis kelime kullanıyoruz. İçsel konuşmamızda örneğin: “Ben ne kadar da tembel biriyim.” — Sûi kelime.

“Ne kadar kötü bir şey geldi başıma.” — Sûi kelime.

“Ben ne kadar aşağılık biriyim.” — Habis kelime.

“Ben zavallıyım.” — Habis kelime.

Bununla beraber pozitif konuşun denilen: “Ben muhteşem biriyim.” — Habis kelime.

“Ben başardım.” — Habis kelime.

Gördüğümüz gibi pozitif bir kelime habis kelime olabilir. Bu sebeple negatif–pozitif ayrımından çıkın diyorum kardeşlerim. Aynı bunun gibi negatif bir kelime de tayyib kelime olabilir: “Ben nefsine zulmeden zalimlerden oldum.” — Negatif kelimedir ama tayyib kelimedir; gövdesi semâlara uzanan ve Rabbi’nin izni ile her zaman meyvesini veren.

Neden kelimeler bu kadar önemli?

Kardeşlerim, o kadar önemli ki bunu nasıl anlatacağımı inanın bilmiyorum. 😇😇😇 Ancak Allah’ın tayyib kelimeleri gövdesi semâlara uzanan, Rabbi’nin izni ile her zaman meyvesini veren ağaç benzetmesi yeterli değil mi? Daha ne olsun? Bununla beraber fiziksel bedenimizde habis kelime kullandığımızda ve sûi kelime kullandığımızda salgıladığı şeylerle, tayyib kelime kullandığımızda salgıladığı şeyler bile farklıdır.

Örneğin haber izlerken: “Allah topunuzun belasını versin.” — Habis kelimesini kullandığımız anda fiziksel bedende bir tepkime zinciri başlar. Amigdala aktifleşir. Amigdala sinir sisteminin korku modudur. Hemen ardından bedende kortizol salınımı başlar. Kortizol stres hormonudur. Amigdala ve kortizol salınımı, yani beynin tehlike algısı sonucu devreye giren stres tepkisi; bedensel, zihinsel ve ruhsal birçok süreci kilitler, baskılar ya da devre dışı bırakır.

Evet, ne yaptık? Haber izlerken habis kelime kullandık; yaptığımız, minicikmiş gibi gelen bu şeyi normal sanıyoruz çünkü şeytan elbette habis kelimeleri bile süsleyecektir. Bakın, bu bize minicik gelen şeyle kendimize neler yapıyoruz? Her habis kelime için geçerlidir bu tepkime zinciri; sadece haber izlerken değil, kendimizle habis kelimelerle konuştuğumuzda da geçerlidir.

Prefrontal Korteks Kilitlenir: Derin düşünme, muhakeme, vicdani değerlendirme ve sezgisel farkındalık zayıflar.

Sonuç: Kişi anı göremez, otomatik tepkilere yönelir. “Donar”, “kaçar” veya “saldırır.” Örneğin: Ruhsal sezgi yerine otomatik kalıplar devreye girer.

Dil ve İfade Merkezleri (Broca Alanı) Kilitlenir: Kendini ifade etmek zorlaşır. Sonuç: “Kelimeler boğaza düğümlenir.” Duygular dile gelemez, bastırılır ya da çarpıtılır.

Bedensel Hareket Akışı Kısıtlanır: Kaslar aşırı gerilir. Hareketler ya donmuş ya da kontrolsüz olur. Sonuç: Tikler, gerginlik, fibromiyalji gibi somatik yansımalar oluşur.

Vagus Siniri – Parasempatik Sinir Sistemi Kilitlenir: Rahatlama, sindirim, dinlenme devreden çıkar. Sonuç: Kalp ritmi hızlanır, mide ağrır, uyku bozulur.

Bunlara ek olarak, tüm bu süreçlerle beyinde korku, endişe, kaygı, panik, telaş nöron bağlantıları güçlenir ve çoğalır. Amigdala aktivasyonu ve kronik kortizol salınımı, yani sürekli tetikte olma hâli (hiperarousal), sadece geçici bir stres hâli değil, uzun vadede ciddi zihinsel ve fiziksel sağlık sorunlarına neden olur:

Bağışıklık Sistemi Zayıflığı

Kortizol, iltihap düzenleyici ama aynı zamanda bağışıklık baskılayıcıdır.

Sonuç: Daha kolay enfeksiyon, grip, yavaş yara iyileşmesi.

Uyku Bozuklukları

Uyku hormonu (melatonin) baskılanır.

Sonuç: Uykusuzluk, sık uyanma, dinlenememe.

Kas ve Eklem Ağrıları

Kortizol, kasları sürekli alarm durumunda tutar.

Sonuç: Fibromiyalji, boyun-sırt tutulması, diş sıkma.

Sindirim Sistemi Sorunları

Mide asidi artar → Reflü, gastrit

Sindirim yavaşlar → Kabızlık, şişkinlik, huzursuz bağırsak sendromu (IBS)

UZUN VADELİ RİSKLER

Hipertansiyon (yüksek tansiyon)

İnsülin direnci → Tip 2 Diyabet

Otoimmün hastalıklar (lupus, haşimato, romatoid artrit)

Kardiyovasküler risk artışı → Kalp hastalıkları

Odaklanma ve Hafıza Bozuklukları

Kortizol, hipokampusu (hafıza merkezi) baskılar.

Sonuç: Konsantrasyon kaybı, unutkanlık, dalgınlık.

Obsesif Düşünceler / Takıntılar (ÇOĞUMUZDA VAR)

Beyin “tamamlanmamışlık” hissine saplanır.

Sürekli kontrol, endişe ve düşünce döngüsüne neden olur.

Anksiyete Bozuklukları

Sürekli tehdit algısı → Genelleşmiş kaygı, panik atak

Sürekli “ne olacak” beklentisi → Hipervijilans

Depresyon

Kortizol seviyesi kronik yüksek → Serotonin ve dopamin baskılanır.

Kişi umutsuz, bitkin, keyifsiz ve içe çekilmiş hisseder.

Evet kardeşlerim, Allah’ın habis söz için “hastalıklı ağaç” benzetmesini neden yaptığı daha net anlaşılmıştır.

Peki, tayyib kelime bedende ne tepkimesini başlatır?

Amigdala Baskılanır: Tayyib söz veya frekans, amigdalanın “tehlike var” alarmını susturur. Beyin “güvendeyim” mesajı alır → stres sistemi durur.

Gördüğümüz gibi “ben güvendeyim” olumlaması hiçbir işe yaramaz kardeşlerim. Sinir sistemi güvendeyim hissini ancak tayyib kelime / Sattvik kelime ile hissedebilir. Tayyib kelimeler / Sattvik kelimeler sadece ama sadece Kadim ve Kutsal Metinlerle insanlığa açıklanmıştır.

Örneğin Kur’an’da “De ki” ile başlayan tüm ayetlerde ve “güzel örnek olarak verdiği, onlar şöyle söylerler” dediği ayetlerde Allah bize tayyib kelimeleri öğretir.

Evet, devam edelim tayyib kelime ile bedende başka neler olur?

Vagus Siniri Aktifleşir: Kalp ritmi yavaşlar, sindirim düzene girer, nefes derinleşir. Bu, parasempatik sistemin (dinlenme ve iyileşme modu) devreye girmesidir.

Oksitosin Hormonu Salgılanır: Oksitosin = Sevgi, bağlılık, şefkat ve onarıcı bağ hormonu.

Oksitosin çok ama çok önemli bir hormondur. İnsanın hem bedeni hem de ruhsal fıtratına dokunan en derin şifa moleküllerinden biridir. Onu sadece “aşk hormonu” ya da “annelik hormonu” olarak sınırlamak, ilahi bir rahmet programını küçültmek olur. Hipotalamusta sentezlenir, hipofiz bezinden kana salınır. Beyinde nöroplastisiteyi artırır → Öğrenme, travma sonrası iyileşme hızlanır. Hafızayı güçlendirir, kaygıyı azaltır. İltihapları azaltır, yara iyileşmesini hızlandırır, kalp damar sağlığını korur.

Hatta bazı araştırmalarda kanser hücrelerinin çoğalmasını yavaşlattığı gösterilmiştir. Kortizol, adrenalin gibi stres hormonlarını doğrudan baskılar. Vagus sinirini uyarır → Kalp yavaşlar, kaslar gevşer, nefes derinleşir. Ve en önemlisi beyinde Rahmet nöron bağlantılarını çoğaltır ve güçlendirir: tevekkül, güven, sevgi, huzur, sakinlik, semi, basar, fuad, özsevgi, özsaygı, özgüven gibi nöron ağlarını çoğaltır ve güçlendirir.

Evet, Allah’ın tayyib kelime için gövdesi semâya uzanan, kökü sağlam, her zaman meyvesini veren ağaç benzetmesi daha iyi anlaşılmıştır sanırım.

Özetle: Zülme uğramak ya da zülmü duyurmak dışında sû kelime kullanmayın. Habis kelime hiç kullanmayın. Tayyib kelime ile konuşmayı öğrenin. Ama önce kendi kendinizle konuşmalarınızda öğrenin bunu. Tayyib kelimeler için; “De ki” diye başlayan ayetleri tekrar ederek başlayabilirsiniz. Kendi anladığınız dilde, çünkü iç dünyanız kendi konuştuğunuz dili anlar.

“Ben nefsime zulmedenlerden oldum, beni affet, beni bağışla” kelimesini Allah çok yerde övmüştür. Bu söz negatif de olsa tayyib sözdür. Zihne değil Allah’ın dediğine uyun.

“Nefs terbiyesi dil ile başlar.” — İmam Gazali

“De ki” diye başlayan ayetleri listele. Bir deftere yazmaya başla. Kendi bildiğin, anladığın dilde yani mealleri yaz. Çünkü iç dünyan senin bildiğin, konuştuğun dili anlar. “De ki” diye başlayan ayetleri yazman bittiğinde her hafta içinden 2 ya da 3 tanesini seç ve gün boyu vird et yani sürekli tekrar et.

Zihin, dikkatini kendisine çekmeye çalışacak. Sen sürekli seçtiğin 2-3 ayeti gün boyu tekrar etmeye devam et. Zikrin neyse fikrin de odur. Zamanla zikirler kişinin eğilimlerini, fikirlerini değiştirmeye başlar. Diğer hafta diğer 2-3 ayete başla.

Kardeşlerim, bunu yapın ve tayyib kelimelerin gücünü göreceksiniz. Ancak günlük yaşamda habis ve zülm dışında sû kelimelerden kaçınmanız gerekiyor tabii. 😇😇😇

En önce şunu belirtmek isterim; duyguları çözmeye çalışan zihin tarafından yönetilmeye devam eder. Günümüzde “duygularını çöz” gibi söylemler oldukça revaçta olsa da bu hakiki yol değil kardeşim. Her duygunun her ortaya çıktığında sana anlatacağı bir hikaye vardır, bir masalı vardır. Masal ve hikayelerle insan sadece oyalanır. Kişi üst duygulara yönelmelidir; iman, tevekkül, (Allah’a) sadakat vs.

Zihindeki duygularla oyalanan bu üst duyguları ortaya çıkartamaz. İşte ısıtıp ısıtıp “duygularını çöz” diye bizleri oyalamalarının sebebi de budur: zihinde kalalım ve akli ve ruhi duygulara geçmeyelim. Her deneyim, kişinin zihindeki bu alt duygularla uğraşmayı bırakması ve akli ve ruhi duygulara geçmesi için ortaya çıkar.

Örneğin direnç gördüğümüzde kendimizde “Ben neden direniyorum, bunu anlamam lazım ki çözeyim” dersiniz. Oysa bunu yapmaya çalıştığımızda direnç daha da büyür çünkü zihindeki alt duygulara dikkat vermek o alt duyguları güçlendirir. Oysa kişi kendinde direnç gördüğü an bunu çözmeye çalışmak yerine “Yüce Rabbim, benim imanım zayıf, benim imanımı arttır” demesi gerekir. Çünkü direnç, yani isyan, yani Allah’a asi olmanın zıddı Allah’a iman etmektir. İman zayıfsa direnç, isyan ve asilik ortaya çıkar. Hepsi bu kardeşlerim: “Benim imanım zayıf” — kendine dürüst ol ve sonra “Yüce Rabbim, imanımı arttır ve kalbime iman yaz” — bu da kendimizdeki eksikliği Allah’tan istemektir.

Evet, sorunun diğer kısmına gelelim; ben beni üzen kişiler için kötülük mü istedim de onlar bunları yaşadı — işte olanı kendine mal eden bir algıdır bu.

Buna Talibin Başlangıç Çizgisi kitabında Yılmaz Dündar “dunihi algı” diyor. Dunihi algı, amentü billahi olarak bize emredilen algının zıddı. “Ben insanların başına benim yüzümden kötü bir şey gelmesini istemiyorum” demek, “Ben bunu istersem olur” demektir. Allah kime rahmet, kime bela tattıracağını bilir. Olan hiçbir şey insanın kendi zanlarına, isteklerine, isteksizliklerine, arzularına yani hevâlarına göre ortaya çıkmaz. Allah’ın adaleti, hikmeti, gayesi ve ilmi ile ortaya çıkar. Olanı kendine mal etmek ve bununla sevinmek, bununla üzülmek: kibir ve büyüklenmedir, dunihi algıdan çıkar. Amentü billahi’ye geçmeniz gerekiyor. Bu, amellerimizden sorumlu olmadığımız anlamına gelmiyor. Amelinden sorumlusun ama sonuç senin yetkinde değildir anlamına geliyor.

Bir kişi 50 bıçak darbesi alıyor ama ölmüyor, biri çakı darbesi alıyor ölüyor. Ama iki amel de zalim amel. Zalim amelin sonucu Allah’ın elindedir. Kimi ölmez, kimi ölür.

Sen çalışırsın, liyaketle işteki görevini yerine getirirsin ve diyelim ki terfi aldın. Eee senin terfine birileri üzülmeyecek mi? Ya da sen çalıştın, liyakatle işteki görevini yerine getirdin ama terfi alamadın, ne yapacaksın? Sonuca odaklanan kişi dışarısı için yaşar, başkaları için yaşar. Kendini de vicdanlı sanır kardeşlerim. Vicdan dunihi algıda sadece kişinin kendine zulm etmesinden başka bir şey değildir. Gerçek vicdan sadece amentü billahi algıdadır. Olan ve olmayan da bir yetkin olmadığını sevinçle, mutlulukla, şerefle, onurla kabul etmek. Bu hakikati duyunca “Eee ben ne işe yarıyorum?” diye düşünen de zandadır.

Asıl dunihi algıda bir işe yaramıyoruz kardeşlerim. Asıl “işe yaradığımız” algı; amentü billahi algısıdır. Dunihi algıda olsa olsa şeytanın işine yararız. Aman ha sakın kimsenin başına kötü bir şey gelmesin sahte vicdanı. Bu algı şöyle söyler: “Ben Allah’tan daha vicdanlıyım.”

Amel kişiyi ya Allah’a kul yapar ya da şeytana. İşte sorumlu olduğumuz tek şey bu: Şeytana değil Allah’a kul olmak. Gerisi; Alim olan, Hakim olan, Melik olan, Aziz olan Allah’ın emrindedir. Ama dunihi algıda işte bunu göremeyiz.

Kişi Sırâtel Müstekîm’e iletilmedi ise zikirden, Kur’an’dan, tekamülden nasibi yoktur. Günümüzde ilk atlanan şey budur. Sırâtel Müstekîm’e iletilmesi için kişinin tüm arzularını Allah’ta cem etmesi gerekiyor. Bunu bu kanalda pek çok kez paylaştım. Örneğin gençlik yıllarınızda “Dua ettim, zikir çektim ama bir ilerleme sağlayamadım” dediğiniz o yıllarda; arzularınızdan vazgeçtiniz mi? “Dünyadan tek isteğim Allah’a kavuşmak” dediniz mi? Ve bunu kalpte cem ettiniz mi? Yazdıklarınıza bakarak bu sorulara hayır cevabını vereceğinizi tahmin ediyorum.

“Allah’a kavuşmak var ya, işte o hidayettir.” (Bakara 120)

Peki, zihnin alt duygularından ayrılıp üst duygulara, akli ve ruhi duygulara geçmekle ilgili bir çaba gösterdiniz mi? Ya da size akli duygular nedir, ruhi duygular nedir anlatan oldu mu? Kur’ân’ı ezberle geçe sıkıştıranların bilgileri ile bu sayfada aldığınız bilgileri birbirine çağrışım yaparak kullanmayın lütfen, bunu hepinizden rica ediyorum. Yaşamı aktığı gibi yaşayıp, zihne bağlı kalmaya devam edip, zihnin bize yüklediği alışkanlıklardan, fikirlerden ayrılmayıp da sadece papağan gibi dua etmek, zikir çekmek işe yarar diye tek bir kelime ya da ima benden duydunuz mu? Fiziksel beden atlanırsa/egzersiz, sağlıklı beslenme atlanırsa ve nefes çalışmaları atlanırsa hiç ilerleyemezsiniz diye pek çok kere buradan paylaşım yaptım. Ancak haklısınız, “Sen dua et, namaz kıl, zikir çek / anlamını bilmeden ezberle geç” mantığı DOĞRU DEĞİL.

Size önerim yazdıklarımı bütün olarak okumanız ve bütün olarak değerlendirmenizdir. Tek bir parçadan gençlik döneminizi hatırlayıp onunla kıyaslama yapmamanızdır. Çünkü burada paylaşım yapmaya başladığımdan beri YOL’un pek çok gerekliliğini paylaşıyorum sizinle kendi okumama göre. Ben zikir çekin diyorum ama bedensel çalışmaları ve nefes çalışmalarını atlamayın, yoksa olmaz da diyorum. Ben dua edin diyorum ama ilahi yasaları öğrenmeniz gerek, yoksa olmaz da diyorum. Örneğin gençlik yıllarınızda size namaz nasıl kılınır öğrettiler de hiç size sünetüllahı/ilahi yasaları öğreten oldu mu? Bundan söz eden, bunu anlatan oldu mu? Yazdıklarınızdan olmadığını anlıyorum. Örneğin şu zikri çekersen zengin olursun, şu zikri çekersen Allah senin bütün günahlarını siler, güzel bir işin olur vs. anlatılıyor da bol bol, örneğin gerçekten şükür etmek nedir anlatan oldu mu? Rabbim sana şükürler olsun ile sınırlı dilsel şükür müdür şükür?

Hamd nedir peki, bu anlatıldı mı? Nur boyutu anlatıldı mı? Muhammed’i şuur anlatıldı mı? Bunlar sorunuzun birinci kısmı.

Sorunun ikinci kısmı şu; duyguları çözmezsem anlayamam iddiası. Duyguların kendisi anlamaya engeldir. Biz duygularla ama zihinden çıkan alt duygularla yaşadığımız için anlamıyor ve idrak edemiyoruz. Her şeyin olduğu gibi; anlama ve idrak etmenin de bir sünetüllahı / ilahi yasası vardır. O da şudur: duygulardan vazgeç ve üst duygulara yönel. Neden delilim ne? İşte gene namaz kıl, zikir çek, anlamını bilmeden de olsa dua et diyenlerin hiç anlatmadığı başka bir ilahi yasa şudur: insanda anlama beyinle değil kalple olur, kalpteki semi, fuad ve basar kuvveleriyle olur. Bu kuvveler çoğumuzda zihni çok kullandığı, dünyasal arzulara bağlandığı ve alt duygularla yaşadığı için kilitli veya mühürlü.

Peki Kuran anlatanların kaç kişisi kalpteki mühür ve kilitleri anlatıyor ve bunların sebeplerini? Anlamak ve idrak etmek kalbin işi. İman ve takvanın bir uzantısı. Aklın işi. Zihinle yaşayıp alt duygulara gömülüp yaşadığımızda bırakın yaşamın mesajını, bakkal amcayı bile anlayamayız. İdrak zaten sıfıra yakındır böyle bir durumda. Zihinle yaşayan, alt duygularla yaşayan çağrışımlar içinde kaybolur. O ses bana şunu çağrıştırdı, bu sözün bana bunu çağrıştırdı, bu deneyim bana annemi çağrıştırdı, şu deneyim bana babamı çağrıştırdı. Çağrışım yumağından başka bir şey olamayan zihne, neden öfkeliyim diye sorduğunuzda size anlatacak pek çok kallavi hikayesi vardır. Oysa tam da bunlara gömüldüğümüz için olduğumuz yerde sayıyoruz.

Önce alt duygulardan üst duygulara geçin kardeşlerim. Anlamak sonra gelir, idrak ondan da sonra gelir, lübb (öz anlama) hepsinden sonra gelir. Siz ise yasanın tersten işlediğini iddia ediyorsunuz. Önce anlamak ve idrak sonra vazgeçmek. Hayır. Önce o üst duygular ortaya çıkmalı. İnsan ne kadar üst duygularla yani akli ve ruhi duygularla yaşıyor ise o kadar anlar ve o kadar idrak eder. (Ve bunlarla beraber fiziksel egzersiz, nefes, sağlıklı beslenme.)

Evet, kibir. Delilim ne?

“Karun dedi ki; bu bana bendeki ilim sebebiyle verildi.”

“Halkı ona dedi ki kibirlenme, büyüklenme, Allah kibirlenenleri ve büyüklenenleri sevmez.”

Evet, Allah Karun’a hazine verdiğini açıklıyor, Karun bunu kendine mal ediyor ve diyor ki bu bana bendeki ilim sebebiyle verildi. Bakın, başkasının başına gelen bir şeyi değil kendi başına gelen bir şeyi bile kendimize mal etmek; kibir ve büyüklenmedir. Çünkü bir insanın başına gelen iyi dediğimiz ya da kötü dediğimiz şeyler tek bir sebeple ortaya çıkmaz. Ahmet beni dolandırmıştı, şimdi de kanser olmuş. Yani Ahmet seni dolandırdığı için mi kanser oldu? Burada kişinin nasıl BEN’i merkeze koyduğunu görebiliyor musunuz?

Ahmet’in sağlığı sana mı bağlı? Bu durumda Ahmet seni dolandırdığı için kanser oldu ise sen ah etmeseydin, Ahmet kanser olmayacak mıydı? Allah senin hesabını Ahmet’e mi soruyor? Peki sana sormuyor mu senin hesabını hiç? Mesela Ahmet’in seni dolandırması ne o halde? Yani bunu tersten doğrulamasını yapalım: Ahmet benim ahımı aldığı için kanser oldu ise ben dolandırıldığıma göre ben de başka birilerinin ahını almış ve ilahi adalet bende tecelli ediyor olabilir mi? O halde benim başıma gelen bu şeyin kendisi de ilahi adalet olmuş olmuyor mu? İşte dışardaki insanlara “ahımı aldı, Allah hesabını sordu” derken kendimizin her an hesap verdiğinin ve yaptıklarımızın karşılığını aldığımızın farkında olmuyoruz. Bunu unutuyoruz. Allah herkese hesap sorar ve yaptıklarının karşılığını verir ama her an samimi af kapısı açıktır.

Belki Ahmet sana yaptıklarının değil de bu yaşına kadar yaptıklarının sonuçlarını yaşıyordur. Hatta belki Ahmet gayet mümindir, bu hastalık ilahi adalet değil de ona hikmet verilmesi için bir vesiledir. Hatta belki Ahmet imanlıdır, bu hastalık ilahi adalet değil de onun imanına iman katmak için vesiledir, ne biliyorsun? Nereden biliyorsun kardeşim Ahmet’in bunu neden yaşadığını? Zihnin böyle düz mantığı vardır, zihinde derinlik yoktur kardeşlerim. Ahmet “bana yaptıklarının ahını ödüyor” der ama yahu ben hangi yaptıklarımın bedelini ödüyorum acaba diye sormaz.

Para putu için; Yüce Rabbim beni yediren ve içiren sensin, ayetini gün boyu tekrar edin. Ve ayrıca örneğin elektrik faturasını öderken; “Yüce Rabbim beni elektrik rızkından yararlandıran sensin, sana teşekkür ederim.” Ya da ev kirasını öderken; “Yüce Rabbim beni ev rızkından yararlandıran sensin, sana şükranlarımı sunuyorum.” Ya da arabaya benzin alırken, araba taksidini öderken vs. Yani ne için para ödüyorsanız hemen içimizden örnek verdiğim zikre geçin.

Zûlm kelime anlamı olarak; bir şeyi yerli yerine koymamak, bir şeyi eksik ya da fazla yapmak, bir şeyi kendine mahsus yerinden başka bir yere koymak anlamlarına gelir. Türkçeye “haksızlık yapmak” olarak çevrilmiştir. Zûlm çift yönlüdür; zulmetmek ve zulme uğramak. İşte sû kelime sadece zulme uğrandığında ya da zulme uğrayan bir topluluğun uğradığı zulmü duyurmak için kullanılabilir. Zulme uğramak; fiziksel bedenin yaşamsal tehdit altında olması, fiziksel bedenin beden bütünlüğünün tehdit altında olması, tehdit, şiddet, evinden ya da yurdundan tehdit ile çıkarılma çabası, temel gıda ve sağlık ihtiyaçlarına ulaşımın engellenmesi, sürekli psikolojik kışkırtma altında olmak gibi durumlardır.

İşte bunu yapanlara da zalim denir. Bu; zulmün “dışarıya” bakan anlamıdır. Kişi nahoş gerçekleri, acı gerçekleri yani sû kelimeleri sadece zülme uğradığında ya da yapılan bir zülmü duyurmak için kullanabilir.

Biz zülmün sadece bu yönünü biliyoruz. Zulmün kendimize yönelik kısmını ise bilmiyoruz. Kendine zûlm etmeye: nefsine zulmetmek denir. Nefsine zulmetmek; canım baklava çekti, baklava yiyeyim de nefsime zülm etmeyeyim DEĞİLDİR. Toplumda böyle bir nefsine zülm etmek anlayışı vardır. Canımın çektiklerini kendimden esirgemeyeyim yoksa nefsime zülm etmiş olurum gibi bir anlayış doğru değildir. Dışarda birilerine zülm eden de kendine zülm eden de zalimdir. Allah zalimleri sevmez. Yani Allah zalimlere sevildiğini hissettirmez. Ve Allah zalimlere hidayet etmez.

Kişi zalim ise sevgiden yoksul kalır ve Rabbinden hidayet alamaz. Dışarda birilerine zarar vermiyorsam ve kimseye psikolojik bir kışkırtma yapmıyorsam ben zalim değilim yanılgımız sebebi ile sevgiden yoksul kalmakta ve hidayet alamamaktayız. Nedir nefsine zulmetmek? Nefsine zülm eden de zalimdir çünkü.

Zalim deyince zihnimizde canlanan bir cani profili var. Biz o cani olmadığımız için kendimizin zalim olmadığını sanıyoruz. Oysa kimseye canilik yapmamış olan, kimseye zarar vermemiş olan, kimseyi kışkırtmamış olan vs. Hz. Yunus; “Ben zalimlerden oldum” diyerek Rabbinden af dilemiştir. Ve gene kimseye zarar vermemiş olan, kimseye iftira atmamış olan vs. Hz. Adem de; “Ben zalimlerden oldum” diyerek Rabbinden af dilemiştir. O halde nedir nefsine zülm etmek, nedir zalim olmak? Bir daha bakmaya ve analiz etmeye ihtiyacımız var. Bir kimsenin zararlı alışkanlıklar içinde olması nefsine zülm etmesidir.

Ancak nefsine zulmetmek bununla da sınırlı olamaz. Çünkü ben “nefsine zulmeden zalimlerden oldum” diyen Hz. Yunus, Hz. Adem’in böylesi bir zararlı alışkanlıklarının olmadığını da biliyoruz. Hz. Adem’e o ağaçtan yeme diye emredildiği halde Hz. Adem o ağaçtaki meyveyi yemiş ve “ben nefsine zulmeden zalimlerden oldum” demiştir. Rabbi Hz. Yunus’a 3 gün daha tebliğe devam et diye emretmiş ama Hz. Yunus tebliği erken bırakmış ve “ben nefsime zulmeden zalimlerden oldum” demiştir. Nefsine zulmetmek; Allah’ın her nefs üzerinde olan Uluhiyet hakkının çiğnenmesidir.

Uluhiyet; var olması için hiçbir varlığa ihtiyaç duymamak, kendi kendisinin nedeni olmak, her şeye gücü ve kudreti olmak anlamına gelir.

“Ulûhiyet”, Allah’ın kâinattaki tasarruf ve hâkimiyeti ile her şeyi kendisine ibadet ve itaat ettirmesi demektir. Bunu da ilahlık sıfatları ile yapmaktadır; bu sıfatlar ilim, irade, kudret, sem, basar, kelam ve hayat sıfatlarıdır. Allah sonsuz bir kudret sahiptir; böyle sonsuz bir kudretin karşısında her şey boyun eğip itaat etmek mecburiyetindedir. Cenab-ı Hakk’ın iradesi mutlaktır. Cüzzi irade sahibi varlık olan insan, bu iradesi ile Allah’ın Uluhiyet’inden gelen yetkilerini tanımamak ve buna itaat etmemek ya da tanımak ve buna itaat etmek seçimine sahiptir. İşte nefs kendindeki bu irade ile Allah’ın Uluhiyet hakkını tanımadığında ve buna itaat etmediğinde; nefsine zulmeden bir zalimdir. Zalimlik tam olarak burada başlar.

Yani zalimlik Zahir/görünen alemde değil, batın yani görünmeyen iç dünyamız ile ilgilidir önce. Eğer ki kişi Allah’ın Uluhiyet’inden gelen yetkilerine ve gücüne itiraz eder ve buna itaat etmez ise HAKKsızlık yapmıştır. Hz. Adem’e yüce Allah o ağaçtan yeme diye emretmiş ancak Hz. Adem bu emre itaat etmemiştir. Hz. Yunus’a tebliğe 3 gün daha devam diye emredilmiş ama o buna itaat etmemiştir. İşte kişi ilk önce Allah’a HAKKsızlık yapmaktadır. Biz batında yaptığımız bu HAKKsızlığı görmeyip dışarda “ben haksızlığa” uğradım diye yaşamaktayız. Haksızlığa uğradım hissi insan toplumunda çok yaygındır. Çünkü Allah’ın Uluhiyet’inden gelen yetkileri tanımamak manevi hastalığı oldukça yaygındır.

“Biz onlara zûlm etmiyorduk ancak onlar kendilerine zulmediyorlardı.”

Yunus 44, Nahl 33, Ali İmran 117, Tövbe 70.

Kendine zûlm etmeyi kişinin kendi kendi ile ilişkisi ile sınırlamak da doğru değildir. Kendine zülm etmenin başladığı yer kardeşlerim Allah’ın Uluhiyet hakkını tanımamaktır. Kişi bunu tanımadığında hem düşünce ve duygu dünyasında hem inanç dünyasında kendine de zülm edecektir. Biz Allah’a nasıl HAKKsızlık yaptığımızı görmek yerine kişilere, sosyal ilişkilere ya da kendimize yönelik yaşıyoruz. “Ben kendime hiç iyi davranmıyorum, kendime zülm ediyorum” derken aslında Allah’a HAKKsızlık etmenin doğal sonucunu yaşadığımızın farkında değiliz.

Allah bir şeyi vermeyecekse vermeyecektir, bunun için kişiye açıklama yapmak zorunda da değildir. Neden verdi ya da neden vermedi soruları O’nun Uluhiyet’ini tanımamaktan gelen sorulardır. Allah hesap verici değil, hesap sorucudur. Dilediğini yaratır, dilediğine hesapsız rızık verir. Ama neden soruları O’nun Uluhiyeti’ne yaptığımız bir HAKKsızlıktır. Liyakatle çalıştım, hak ettim ama terfi almadım, nerede hata yaptım ya da ben haksızlığa uğradım; Allah’ın Uluhiyet’ine yapılan bir HAKKsızlıktır. Kişi bir tohumu en doğru şekilde ekip sulasa bile o tohumu açtıran ya da açtırmayan Allah’tır. Uluhiyet’i sorgulanamaz.

Elde etmek istediğimiz bir şeyi elde etmek için doğru hamleleri yapıp almak istediğimiz sonuç olmayınca “ama ben haksızlığa uğradım, nerede hata yaptım” soruları “ben senin Uluhiyeti’ni tanımıyorum ve itaat etmiyorum” anlamına gelir. Allah’ın uluhiyeti, yani yalnızca O’nun “ilahlık” ve “mutlak egemenlik” hakkı, Kur’an’da tevhidin özüdür. Kişi ne zaman “ben bilirim”, “ben yaparım”, “ben yeterim” ya da “ama neden, bir yanlışlık var böyle olmamalıydı” derse, Allah’ın uluhiyet alanına bir “dûnihi” algısıyla/bir ben varım bir de Allah var algısına girmiş olur.

“Allah HAKK ile halk eder.” (Enam 73)

Peki kişi eğer ki Allah’ın Uluhiyet’ine HAKKsızlık yapıyor ise kişi kendi için ne hazırlamaktadır?

“Nefsine zulmedenlerin başlarına gelenlere bir bak!”

(Yunus 13, Hud 102, Neml 69…)

Kişi Allah’a HAKKsızlık yapıyor ise ilahi yasa şudur ki Allah HAKK ile halk eder. Yani kişinin kendine elleriyle hazırladığı şey; Zahir yaşamda haksızlığa uğramaktır. Çünkü kişi batında HAKKsızdır. Zahir ve beşeri yaşamda ne kadar haksızlığa uğruyorsanız o kadar HAKKsınız kardeşlerim.

Allah’a HAKKsızlık yapmayan bir kişi ne yaşarsa yaşasın bunu haksızlık olarak göremez. Çünkü bu kişi Allah’ın Uluhiyet’ini tanımıştır. Allah savaşları neden bitirmiyor, Allah o kişinin torpille işe girmesine neden izin verdi, Allah benim terfi hakkımı neden korumadı, Allah bana bunlar yapılırken neredeydi, Allah zalimleri neden şimdi tarumar etmiyor gibi tüm içsel soruların kaynağı işte budur; O’nun uluhiyetini tanımamak. 

Kişi bu sorulara tutundukça, bu soruların ortaya çıkarttığı hislerle kendine zulüm edecektir. Kendi kendine alışkanlıkları, kararları ve seçimleriyle zarar verici şeylere yönelecektir.

“Ben neden hep takdir almadığım bir ilişki seçiyorum?”

Hayır, sen seçmiyorsun. Sen ister istemez bunlara yöneliyorsun. Cüz’i iradesi ile Allah’a haksızlık yapan kişiler gene cüz’i iradeleri ile kendilerine haksızlık yapan kişilere yönelir. Böyle bir kişi kendini sevemez çünkü Allah, zalimleri sevmediğini açıklamıştır.

“Sen kendini neden sevmiyorsun? Annen yüzünden mi, baban yüzünden mi, eşin yüzünden mi?”

Hayır! Allah’ın Uluhiyet’ini tanımamanın doğal sonucunu yaşıyorsun.

Bu sebeple iş yerinde, arkadaşlık ilişkinde, özel ilişkinde bunun doğal sonuçlarına maruz kalıyorsun. Bilinçaltı kayıtlarını temizleyerek kendini sevmeye çalışıyorsun. Geçmişi affetmeye çalışarak kendini sevmeye çalışıyorsun. 

Ancak ilahi yasa açık ve net:

  1. Allah zalimleri sevmez.
  2. Allah zalimlere hidayet etmez.
  3. Allah hakkı ile halk eder.

Kişi yaşamında sürekli vuku bulan haksızlıkları, sevgisizliği, önemli olmama, değerli olamama hissini ancak ve ancak Allah’ın Uluhiyet hakkını tanıdığında, saygı duyduğunda ve itaat ettiğinde ortadan kaldırabilir.

Kardeşlerim, bu örneklerin tersi de geçerlidir. Başarılı olduğu halde “Ben başarıyı hak etmiyorum.” hissi, sevildiği halde “Ben sevilmeyi hak etmiyorum.” hissi ya da terfi aldığı halde “İyi de ben bu terfiyi hak etmiyorum.” hisleri de Allah’ın Uluhiyet’ini tanımamaktır. Gördüğümüz gibi, başımıza iyi dediğimiz bir şey de gelse kötü dediğimiz bir şey de gelse, eğer kişi Allah’ın Uluhiyet’ine haksızlık yapıyor ise kendine zulmedici inançlar ve kabuller içinde kalır.

“Ey iman edenler!

Siz kendi nefislerinizi ıslah etmeye bakın. Siz doğru yolda bulundukça yoldan sapanların size zararı olmaz.” (Mâide 105)

 “O, yeryüzünü sizin için beşik yaptı. Orada sizin için yollar yaptı. Umulur ki hidayete erersiniz.” (Zuhruf 10)

Yeryüzünde olan her şeyin ama her şeyin sebebi insanın hidayetidir. Lütfen dünyaya sadece “hidayet” tarafından bakın.

 “Kulluğunu anlayan o kimseler; ayetlerimize inanmışlardır, barış ve huzur üzere hareket ederler.” (Zuhruf 69)

“O halde olanlar; kutsal değerleri sunmak üzere hareket ederler, takıntıları yoktur, gönülleri tertemizdir, iç âlemlerinde dünyalık arzuları yoktur ve gözlerinde huzur vardır. Onlara denir ki: Sizler devamlı o haller üzeresiniz. İşte yaptığınız şeyler karşılığında hak ettiğiniz o huzur budur. Siz o hakikatleri anlamakla, kesretin birliğinin kemalât zevkinde olursunuz. Muhakkak ki fenalarda kalanlar, devamlı cehalet cehenneminin sıkıntısındadırlar. O halde olanlarda bir hafifleme yoktur ve onlar bir çaresizlik içindedirler. Biz onlara zulüm eden değiliz, fakat onlar kendilerine zulüm ederler.” (Zuhruf 72-76)

“O’nu bırakıp da zanlarına göre yöneldikleri şeylerin şefaat etmeye gücü yoktur. Ancak hakikatleri görüp bilmek isteyen kimseler şefaat bulur ve onlar bilenlerdir. Eğer onlara: Kendilerini kimin yarattığını sorsan, elbette Allah derler. Buna rağmen nasıl olur da gaflete düşerler?” (Zuhruf 86-87)

“Ve sen bizi anlamanın rahatlığı ile huzur içinde olacaksın.” (Â’lâ 8)

Evet kardeşlerim, huzurlu nasıl olunur, nasıl telaş, endişe, korku ve kaygıda olunur, sanırım ayetlerle daha netleşmiştir. Tüm bu ayetler, dün konuştuğumuz “zulüm nedir” konusunun devamı olarak düşünün lütfen. Kişi içsel gerginlik, telaş, panik, korku ve kaygıda ise bunun sebebi; dünyalık arzuları ve Rabb’ini anlamamasıdır.

Dışarısı ile ilgili doğru karar ancak kişi huzurlu ise verilebilir, dışarısı beşer yaşamı ile ilgili doğru seçim ancak kişi huzurlu ise yapılabilir. Yoksa korkuları, arzuları, telaşları ve kaygıları hep parazit yayın gibi araya girecek ve kendini/bâtılı dayatacaktır.

Zihnin yalanı: → “Doğru kararı bilirsem huzurlu olacağım.”

Hakikat: → “Huzurlu olduğunda doğru kararı verebilirsin.”

Rabbimizin gelecek nesillere miras bıraktık dediği kelime:

> “İllellezî fetaranî fe innehu se yehdîn” (Zuhruf 27)

Hz. İbrahim’in söylediği bu kelimeyi bir ayet sonra Yüce Allah övmüştür:

> “Onun bu kelimesini ardından geleceklere sürekli kalacak bir ilke olarak bıraktık ki insanlar Rabblerine dönsünler.” (Zuhruf 28)

Meali:

Beni ve tüm varlığı yoktan var eden (fatar), işte ancak bana yol gösteren O’dur.

Vird edinmek için harika bir zikirdir.

Ayette “fetaranî” kelimesi sıradan bir “yaratmak” fiilinden daha özeldir. Şu anlamları içerir:

İlk defa yaratmak, yoktan var etmek (ibdâ)

Fıtrat üzere yaratmak (yaratılış özüne göre)

Doğal düzen içinde yaratmak, çatlatıp filizlendirmek gibi açığa çıkarmak

Dolayısıyla burada Hz. İbrahim’in “beni yaratandır” derken kastettiği şey, sadece fiziksel bir var ediliş değil; fıtratımı bilen, beni özümle birlikte yaratan ve yönlendiren anlamında çok daha derindir.

Burada “fetaranî” ile “se yehdîn” arasında kuvvetli bir bağ var:

Beni fıtratımla yaratan, beni fıtrat yoluna hidayet eder.

Fetaranî kelimesinin geçtiği başka ayet:

> “İnnî veccehtu vechîye li‑llezî fatares semâvâti vel‑arda hanîfen ve mâ ene minel‑müşrikîn.” (En’âm 79)

Meali:

Ben hanîf olarak (yalnız Allah’a teslim olmuş), yüzümü gökleri ve yeri yoktan yaratanın fâtırına (yaratıcı öz fıtrata göre yaratan) yönelttim; ben müşriklerden değilim.

Ayette geçen hanîf; tek odaklı, dikkatimi hiç başka şeylere çevirmeden demektir.

Veccehtu; yönelttim. Vechîye; vech demektir; kişilik, karakter, kimlik ve fiziksel bedeni kapsayan geçici benliktir.

Kişilik ve karakter: davranışlar, duygusal alışkanlıklar, düşünsel alışkanlıklar, fiziksel alışkanlıklar = vech.

Ben dikkatimi, odağımı tek olarak (cem ederek) semavatı ve arzı bir fıtrat üzere yoktan yaratan Fatır’a çevirdim.

Ve ayet devam ediyor; “Ben müşriklerden değilim” diye bitiyor.

Evet kardeşlerim, ayet bize ne yapmazsak müşrik olacağımızı açıklıyor:

Eğer kişi benliğini/yönünü/kalbini/zihnini Allah’a çevirmemişse, yani hayatını Allah’ın yaratış amacına ve birliğine göre düzenlememişse, karakterini fıtrata göre yeniden düzenlememişse o halde müşriktir.

Siz bu bilgiler ışığında nasıl bir okuma yaparsınız müşriklik için?

Bu ayete göre hangi haller, yönelimler, eğilimler müşrikliktir?

Fiziksel bedenin yokken sen zaten yaratılmıştın. Sen vardın. Allah seni bir fıtrat ile yarattı. İşte fiziksel bedene indiğimizde biz bu fıtratı unutuyoruz ve karakterimiz “dışarısı” ile şekilleniyor.

Vech: duygusal alışkanlıklar, davranışsal alışkanlıklar, zihinsel alışkanlıklar ve fiziksel alışkanlıklar.

Kişi bu vechi tekrar fıtrata getirmelidir. Bunun için de dikkatini cem etmeli, eğitmeli ve her daim semavatın ve arzın Fatır’ına çevirmelidir. İşte Allah kişiyi fıtratı üzere yol gösterendir (yehdî).

Bu bilgiyi birleştirelim:

“Ben dikkatimi cem ederek/hanîf olarak semavatın ve arzın Fatır’ına çevirdim. İşte tüm varlığı bir fıtrat üzere yoktan var eden bana doğru yolu gösterendir.”

Ayetin “Ben müşriklerden değilim” diye bittiğini hatırlayın lütfen.

> “Ne yapayım, ben böyle biriyim; üzülüyorum… Ne yapayım, ben böyle biriyim; hemen telaş yapıyorum… Ne yapayım, ben böyle biriyim; arzuluyorum… Ne yapayım, ben böyle biriyim; korkuyorum… Ne yapayım, ben böyle biriyim…”

İşte müşriklik! Yani fıtrat bilgisi içinde uyanmamış kimse; vechini = karakterini, davranışsal alışkanlıklarını, düşünsel alışkanlıklarını, duygusal alışkanlıklarını fıtrata göre düzenlememiş ya da bu yolda olmayan kimse. Hakiki olmayan benliğini “ben böyleyim” diyerek kabul etmiş kimse.

Günümüzde buna Matrix programlaması deniliyor.

Zihindeki matrixe göre programlara göre yaşayan ve bunu gerçek sanan kimse…

Böğüren altın buzağıya tapınmaya yönlendirildiğimiz, hatta buna mecbur bırakıldığımız sistemin adı: tağuti sistem yani deccaliyet.

Allah’ın yeryüzünde murad ettiği sistemin adı: mehdiyet sistemidir.

> “Oysa ki onun temizlenip arınmasından sen sorumlu değilsin.” (Abese 7)

“Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenip çekemez. En yakını bile olsa da onun günah ağırlığından kendisine yine hiçbir şey yüklenemez. Sen ancak görmediği halde (gaybi haşyetle) Rablerinden haşyet duyanları ve salâtı ikame edenleri sakındırırsın. (Senin uyarıların ancak böylelerine fayda sağlayacaktır.) Kim (küfür ve kötülükten) arınırsa o sadece kendisi için arınır. Sonunda dönüş Allah’adır.” (Fâtır 18)

Başkalarının hatalı, yanlış gördüğümüz davranışlarını değiştirmeye çalışmak, bunu içten içe istemek, bunu beklemek ilahi yasalara aykırıdır.

Bir kişi bunu yapmaya çalıştığı, bunu içten içe beklediği, içten içe bunu istediği sürece tevekkülde değildir.

“Ben değişiyorum, o da değişmeli. Benim değişmem onun değişmesine bağlı. O değişmeden ben nasıl değişeyim? Zaten sorun çıkaran o, zaten huzur vermeyen o…” anlayışları ilahi yasaların çiğnenmesidir.

Hiç kimseyle göbek bağımız yoktur. Annemizle dahi göbek bağımız biz doğar doğmaz kesilir.

Kimse kimsenin günahını yüklenemez; bu da ilahi yasadır. Kimse Allah hidayet etmediği sürece değişemez.

Karşında duran bu tabloda değişmesi gereken, kendini ıslah etmesi gereken sensin.

Ya hayır demeyi öğrenmeli, “insanları kurtarmam lazım, değişmeleri için onları ikna etmem lazım” yanlış tutumlarından arınmalı ya da o ilişkiden bir süre geri çekilmelisin.

Allah, kime hidayet edeceğini ve kimi sırat-ı müstakîme ileteceğini bilir ve bunu bilen yalnızca O’dur.

Biz ise ilişki içinde olduğumuz insanları “Bana huzur vermiyor, beni sinir ediyor, beni öfkelendiriyor, beni üzüyor, beni tetikliyor…” zihinsel bahaneleri ile değiştirmeye ve doğru yola sokmaya çalışıyoruz. Bu, kendini Allah’a ortak koşmak değil midir? Tek hidayet eden O ise, tek sırat-ı müstakîme ileten O ise, benim bunu yapmaya çalışmam O’na kendimi eş koşmam değil mi?

Öyleyse lütfen her şeyin sizin hidayet planınıza göre anbean işlediğini kabul edin.

Herkesle görüşmek, sıkı fıkı olmak, yakın olmak zorunda değiliz kardeşlerim. Ama kişi en önce ve sadece kendine bakmalı.

Prefrontal korteks (PFC), beynin ön bölgesinde yer alır ve yüksek bilişsel işlevlerden (karar verme, planlama, muhakeme, etik değerlendirme) sorumludur. Zihni disipline etmek, dürtüleri denetlemek, sabretmek, analiz etmek, muhakeme etme, karar verme, özdenetim gibi işlevlerde etkin rol oynar.

Kadim öğretiler aslında nefsin ham dürtülerini (ki limbik sistemle ilişkilidir) terbiye etmek için prefrontal korteksi bilinçli şekilde devreye almayı öğretir. Limbik beyin, insandaki memeli hayvan beynidir. Eğer ki kişide prefrontal beyin aktif değilse o kişi insan bedeninde ama hayvani nefste/limbik beyinde yaşar. Bugün bildiğimiz bu bilimsel gerçek, binlerce yıl önce Kur’an’da “Onlar hayvanlar gibidir” ayeti ile açıklanmıştır.

Prefrontal beynin aktifleştirilmesi yalnızca bir başlangıçtır. Ancak eğer ki zihin/limbik beyin, aklın yönetimine/prefrontal korteksin yönetimine girmediyse sezgi, ilham, hikmet, okuma ortaya çıkmaz. Yani bilişsel ilerleme ortaya çıkmaz. İşte kalp bilişsel ilerleme içindir ve onun en büyük yardımcısı ise akıldır. Akıl devre dışı ise kalp de devre dışıdır. Kişinin bilişsel ilerlemesi için limbik beynin/zihnin, akıl/prefrontal korteks tarafından yönetilebiliyor olması gerekir. Bugün biliyoruz ki kalbin elektromanyetik alanı, beynin elektromanyetik alanından 5 bin kat daha güçlüdür ve kalbin de kendine ait nöron bağlantı sistemi vardır. Bugün kalbin beyindeki nöron bağlantılarını aktifleştirdiğini de biliyoruz. İşte konu tam olarak şudur ki: Sürekli limbik beyinle yaşadığımız için/manevi kalp kirlenmiştir. Bu kirlilik için kişinin akla geçmesi gerekir.

Ama kardeşimizin de söylediği gibi bilişsel ilerleme kalple ilgilidir. Kalp ise ancak prefrontal beyin aktif olduğunda temizlenebilir. Yani hem zihinle yaşayıp hem de kalbimiz temiz olamaz. Genelde duygularıyla yaşayan insanlar, kendilerini kalple yaşıyorum sanma yanılgısındadır. Ancak duygularla yaşayanlar, zihinle/limbik beyinle yaşayanlardır. Kalple yaşamak basiret, semi ve fuad ile mümkündür. Bunun için ilk adım aklın egemenliğidir. Buna nefsin terbiye olması denir. Terbiye olmak; bizim zihinlerimizin duyunca hiç hoşlanmadığı bir terimdir. “Terbiye olmak” ifadesini duyunca zihinde, birinin elinde kırbaç var, bizi o kırbaçla terbiye ediyor gibi bir otorite figürü canlanır. Ego ise terbiye olmaya kesinlikle direnecektir. Çünkü ego, isteği kadar “Ben değişmek istiyorum” da dese, değişime direnç onun temel eğilimidir.

Çünkü ego, herhangi bir değişim karşısında limbik beyinden çıkar ve sürüngen beyni aktifleştirir: kendini koruma içgüdüsü. Burası aynılıktır. Üstelik gerçekten değiştirmek istediğim bir şey olsun, diyelim gerçekten kendime zarar veren bir şey olsun: Sürüngen beyin bunu ayırt etmez; orada ayırt etme yoktur. Sürüngen beyin “Ne olursa olsun” kendim dediği o alanı, o şeyi korumak için savaşır. İş değiştirmek istiyorum da desem, sürüngen beyin buna karşı çıkar; evden taşınmak istiyorum da desem sürüngen beyin buna karşı çıkar; şu alışkanlığımı değiştirmek istiyorum da desem sürüngen beyin buna karşı çıkar. Ufak ya da büyük her türlü değişim, sürüngen beyin için “tehlike” sinyalidir çünkü. İşte bu süreci yönetebilecek tek yer akıl, yani prefrontal beyindir.

Yani zihin ve ego, aklın/prefrontal beynin yönetimine girmelidir. Nefsin terbiye edilmesi, prefrontal beyin ile bağlantılıdır. İşte akıl, nefsi terbiye ettikçe kalp açılmaya başlar, temizlenmeye başlar, işlevselleşmeye başlar. Akıl ve kalbi, birbirinin yararına çalışan iki çok yakın dost olarak düşünebilirsiniz.

Kardeşimiz diyor ki: “Mesela deriz ya bazen içime sinmiyor, yapmak istemiyorum diye, sonra aslında bilmeden bilmiş oluruz. O biliş nereden geliyor?” O biliş kalpten geliyor. Ancak şunu belirtmek isterim: Böyle bilişler yaşadık diye kalbimiz aktif sanmamalıyız. Çünkü Allah’ın sonsuz merhameti gereği, ne olursa olsun bizden alınmayan, az da olsa kapatılmayan bir sezgi kanalımız vardır. O sezgi çoğu zaman bizim olgunluğumuzdan değil; Allah’ın merhametinden gelir. Tasavvufta buna “rahmet sezgisi” diyebiliriz.

İnsan, Allah’tan ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın, her kalpte egonun ve zihnin gürültüsü arasında bile sönmemiş bir nur kandili vardır.

Ve o kandilden sızan bir ışıktır sezgi. Kalbin bir sinir ağı vardır ve bu ağ bazen kararları zihinden önce verir. Yani bazen önce kalp bilir, sonra zihin fark eder. Bu hâl, bilişsel ilerlemeye bir delil ya da kanıt değildir. Sezginin kıvılcımını fırsat bilip o nur kandilini bütünüyle parlatmamız gerekir. Eğer ki kalbin karanlığının içinde şimşek gibi gelip parlayan bu sezgiler olmasaydı insan yaşayamazdı. İnsan bedeninin yaşayabilmesi için nasıl ki bazı şeylere ihtiyacı varsa işte kalbin karanlık ve kasvetli de olsa yaşayabilmesi için bu sezgiye ihtiyacı vardır. Kalbi hayatta tutacak kadardır bu sezgiler ve kalbin arınmış olmasından değil, Allah’ın merhametinden gelmektedir. Manevi kalp ölmediği sürece bu sezgiler zaman zaman ortaya çıkar. Peki, nasıl ölür manevi kalp?

“Ya da onların durumu; içinde karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşekler bulunan sağanak bir yağmurda, korkuyla yıldırım sesinden kulaklarını parmaklarıyla tıkayan kimselerin durumuna benzer. Oysa Allah, kâfirleri her yönden kuşatmıştır.” (Bakara 19)

Evet, kalp karanlık ve kasvetli. Ama Allah kalbe gene de şimşek gibi çakan sezgiyi gönderiyor. Ancak kişi bu sezgiye kulaklarını kapatıyor. İşte manevi kalp böyle ölür kardeşlerim: Sezgiyi takip etmediğinde, ona uymadığında, ona kulaklarını kapattığında, korkan sürüngen beyne uyduğunda.

Kâfir; Allah’ın nimetini örten demektir. Şimşek gibi çakan bu sezgiler, Allah’ın bizdeki nimetidir. Kulaklarımızı kapattığımızda ise bu nimeti örtüyoruz demektir.

Manevi kalbi ölmüş kişiler: ölülerdir kardeşlerim. Yaşayan ölüler, ruhsuz insanlardır. Yani ruh düzlemi ile tüm bağları tamamen bitmiş insanlardır. Manevi kalbin kilitlenmesidir bu. Böyle bir kişinin bilişsel ilerleme ihtimali bitmiştir.

Allah’ın “Onları uyarsan da uyarmasan da birdir, onlar anlamazlar.” dediği kimselerdir. İşte sezginin gereğini yerine getirmeyerek yaptığımız şey; manevi kalbi öldürmektir.

Hz. Muhammed (Allah’ın selamı ve salatı onun üzerine olsun) herkese mi hüsnüzanda bulunun demiştir? Yani bütün insanlara mı hüsnüzanda bulunun demiştir? Lütfen o hadis-i şerifi bir kez daha okur musun?

Kardeşimiz: Hayır hocam, sadece müminlere hüsnüzanda bulunun dedi.

Cevap: Kur’an, müminlerin özelliklerini anlatır:

Müminlerin özellikleri Kur’an’da anlatılıyor: Onlar huşu içindedir, ayetler okununca bu onların imanını artırır, salatı ikame ederler, boş işlerden yüz çevirirler, onlar arınma içindedirler. Ayetler okunduğunda kalpleri ürperir.

İşte hüsnüzanda bulunmam gereken kişiler de bu kimselerdir.

Lütfen herkes için hüsnüzanda bulunmayın kardeşlerim. Allah’ın Resulü, müminlere hüsnüzanda bulunun demiştir.

“Hani Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onlara kendilerini şahit tutarak, ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ demişti. Onlar da: ‘Evet (şahitlik ederiz ki), Sen bizim Rabbimizsin.’ demişlerdi.”

Kalu Bela sözünün ayeti yukarıdadır. Biz hepimiz dünyaya gelmeden önce “Sen bizim Rabbimizsin.” sözünü verdik. Bu sözle birlikte; emanet olan ruhu Allah’a kavuşturma sözü verdik, nefsi tezkiye/arındırma sözü verdik, fiziksel bedeni Allah’a kul etme sözü verdik ve iradeyi Allah’a teslim etme sözü verdik. Kısaca tüm kadim ve kutsal metinlerde anlatılan teslimiyet tasdik edilmiş ve bu bilgi kemalât hâline getirilerek detaylandırılmıştır.

Dünya üzerinde 2 tane din, 3 tane din, 4 tane din hiç olmamıştır. Kâinat üzerinde evrensel bir tek din vardır: Allah’a teslim olma dini. Bu dinin Arapça adı; İslam’dır. Bütün nebiler, bütün resuller sadece bir tek dinle vazifelendirilmişlerdir. O din Allah’a teslim olma dini, yani İslam’dır.

Kur’an’da yaşarken ruhun Allah’a kavuşmasına lika denir. Kur’an’da Allah’a kavuşma (Likāullah) kavramı çok önemlidir. İnsanda olan ruh direkt Allah’ın ruhudur ve emanettir:

“Gerçek şu ki, biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk da onlar bunu yüklenmekten çekindiler, ondan korktular. İnsan ise onu yüklendi. Gerçekten o çok zalim ve çok cahildir.” (Ahzab 72)

Zalim: Emaneti unutarak nefsine zulmeden,

Cahil: Onun değerini bilmeyen.

Evet, yüklendiğimiz emanet ruh emanetidir. Ruhun yaşarken Allah’a kavuşması ise teslimiyetin birinci basamağıdır. Buna lika denir. Ruh her zaman Allah’a kavuşma, ulaşma arzusu taşır. Ruhtaki tek arzu budur. Ruhta başka hiçbir arzu yoktur. Ruh emir âlemindendir ve dünyaya hiçbir bağlılığı yoktur. Aniden ölen insanların geçiş yapamıyor olması; ruhlarının burada çocuğuna, eşine bağlanmış olması gibi anlatılan şeyler hakikat değildir. Ruhun tek bir arzusu vardır: O da Allah’a kavuşmaktır.

Peki bu arzusunu insana nasıl bildirir? Onu içerden daraltarak ve sıkarak. İçsel daralma, içsel sıkıntı, içsel huzursuzluk, içsel gerginlik, içsel tatsızlık, içsel kargaşa gibi hislerin yüzeyde başka sebepleri olsa da en derin katmanda ruhun nefse verdiği bir ikazdır. Ruhun Allah’a kavuşma isteğidir.

Peki ruh emir âlemindense madem, kendi kendine kavuşsun Allah’a; yolu mu bulamıyor da nefsi ikaz ediyor? İşte ruhun Allah’a kavuşmasının anahtarını, Kalu Bela’da Allah nefsin eline vermiştir. Nefs bu arzuyu ortaya çıkarmadan ruhun Allah’a kavuşma yolculuğu başlayamaz. Bu sebeple ruh, nefsi sıkarak, daraltarak ikaz eder, aslında hatırlatma yapar.

Kişinin işleri yolunda gitmiyorsa bu daralmayı, içsel sıkıntıyı ve huzursuzluğu dışarıdan bilir. Yok, işleri yolunda gidiyorsa neden huzursuz, tatminsiz olduğunu anlayamaz. “Demek ki ben hak etmediğimi düşünüyorum, demek ki ben kıymet bilmiyorum” vs. gibi zanlara dayanır.

“Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, bilsin ki Allah’ın belirlediği vakit mutlaka gelecektir.” (Ankebut 5)

Ayette geçen “yarcû likāe rabbihî” → Allah’a kavuşmayı ümit eden, yani dünya hayatında bu kavuşmayı arzulayan kimse anlamındadır. Kişi kalben bunu arzuladığında kavuşma vakti Allah’ın elindedir. Ancak Allah, nefs bunu kalben arzuladığında bu arzusunun mutlaka gerçekleşeceğinin vaadini vermektedir.

Peki Allah’a kavuşmak öldükten sonra değil mi?

“Onlar ki Allah’ın kavuşmasını emrettiği şeyi kavuştururlar, Rablerinden korkarlar ve kötü hesaptan çekinirler.” (Ra’d 21)

“De ki: ‘Muhakkak ki Allah’a ulaşmak; işte o, hidayettir.’” (Bakara 120)

Eğer ki Allah’a ulaşmak sadece öldükten sonra olan bir şey ise, dünya hayatında böyle bir şey mümkün değilse, o hâlde “Allah’a kavuşmak / ulaşmak hidayettir” ayeti ile anlatılan nedir? Çünkü hidayete tabi olmak insanın dünya yaşamı için verdiği bir sözdür. Hidayet, dünya yaşamı ile yani nefs ölümü tatmadan öncesiyle ilgili bir meseledir.

  1. Hidayet, ruhun Allah’a teslimidir.
  2. Hidayet, fizik vücudun Allah’a teslimidir.
  3. Hidayet, nefsin Allah’a teslimidir.
  4. Hidayet, iradenin Allah’a teslimidir.

“Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni Kendisine ulaştırır.” (Şura 13)

Evet kardeşlerim, Allah’a ulaşmak, Allah’a kavuşmak dünya yaşamı için her bir insanın temel yaşam amacıdır. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve onlardan kim Allah’a yönelirse (Allah’a ruhunu ulaştırmayı dilerse), Allah onu Kendisine ulaştırır (o kişinin ruhunu Kendisine ulaştırır) diyor.

Allah’ın Zat’ına ulaşan ne nefsimizdir ne fizik vücudumuzdur; Allah’ın Zat’ına ulaşan ruhumuzdur. İşte “Cennet dünyada mı?” sorusunun bir cevabı da budur.

Dünyada insan cennet makamlarını yaşayabilir; dünya yaşamı sınırlılığında da olsa. Ahiret cenneti ise çok daha başkadır. İşte dünya cennetinin ilk adımı budur. Ruhun Allah’a kavuşmasıyla kişi içsel cennette olur; buna dünya saadeti denir. Frekansın yükselmesi denir. Ruh Allah’a kavuştuğunda kişinin içsel ve dışsal tüm kısır döngüleri son bulur: Geçmiş takıntısı, gelecek korkusu, dışarıya bağımlılık… Ne varsa kardeşlerim, son bulur. Bunun için kişinin sadece bunu arzulaması, yani arzunun gücünü bu arzuda cem etmesi gerekir ki buna kalben arzulamak denir. Nefs, ruhtaki tek arzu olan Allah’a kavuşma arzusuna bürünmeli, aynı ruh gibi başka hiçbir arzusu olmamalıdır.

Ruhunu Allah’a kavuşturmayı arzulayan, bunu uman kimselere âmenu denir:

“Onlar âmenu’durlar (ölmeden evvel Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir) ve takva sahibi olmuşlardır. Onlara, dünya hayatında ve ahirette müjdeler (mutluluklar) vardır. Allah’ın sözü değişmez. İşte O, fevz-ül azîmdir.” (Yunus 63-64)

Evet, takva sahibi olmak âmenu olmakla başlar. Ve dünya yaşamında müjdeler ve mutluluklar, tatminler ve başarılar âmenu olmakla başlar. Tekrar altını çizmek istiyorum: Dünya mutluluğu ve başarısı âmenu olmakla başlar. Allah’ın dünya yaşamında yapmamızı emrettiği şeyler sadece ahirette geçerli bir “akçe” değildir. Dünya yaşamında da kişiyi zirvelere taşır ki Asr-ı Saadet dönemi, Osmanlı İmparatorluğu’nun zaferleri ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu bunlara örnektir.

Bu arzu yoksa:

“Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır. İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).” (Yunus 7-8)

Bu arzu yoksa kişi dünya yaşamında da cehennem boyutuna tabi olur.

İşte arzu gücümüz tam da bu sebeple fâni şeyler için kullanmamız yönünde büyük bir algı operasyonu ile karşı karşıyadır. Biz dünya yaşamında başka şeyler dilemekle meşgulüz. Oysa ilk ve tek dilememiz gereken şey ruh emanetini Allah’a ulaştırmak olmalıdır:

“Muhakkak ki Allah, emanetleri sahibine teslim etmenizi ister.” (Nisa 58)

Kişi âmenu olduğunda İslam/teslimiyet yolu başlamıştır. Ve Allah kişiye bazı operasyonlar yapar:

“Öyleyse Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse, onun göğsünü yarar ve (Allah’a) teslime (İslâm’a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi daralmış, sıkıntılı yapar. Böylece Allah, mümin olmayanların üzerine azap verir.” (En’âm 125)

Teslimiyetin ilk basamağı olan ruh emanetini Allah’a kavuşturma arzusu olan âmenu olmak ile teslimiyet süreci başlar ve Allah kişinin kalbini teslimiyete/İslam’a açar. Allah’ın yaptığı bu operasyon olmadan insanın teslim olabilmesi mümkün değildir. Teslimiyet için adım adım metafizik tüm operasyonlar Allah tarafından yapılır. Eğer kişi Allah’a kavuşmayı arzulamadıysa hem ruh tarafından nefse hatırlatma olarak sıkışıklık, daralma, huzursuzluk verilir hem de Allah bu kişilerin üzerine azap verdiğini açıklar.

Ne demiştik? Ruhun Allah’a kavuşmasının anahtarını Allah nefse vermiştir. İşte nefs, Allah’a kavuşmayı dileyerek yani emaneti sahibine ulaştırmayı kalben dilediğinde ruhun Allah’a kavuşma yolculuğu başlar. Bu yolculuğun anahtarı yine nefse verilmiştir. Nefs kendini tezkiye ettikçe, ruh Allah’a (teşbih yaparak söylüyorum) adım adım yaklaşabilir. Böylece Kalu Bela’da verdiğimiz nefsi tezkiye etme sözümüz ve ruhu Allah’a kavuşturma sözümüz birbirine bağlanmıştır. Nefs kendini arındırdıkça ruh da gök katlarında “bir adım” daha Allah’a yaklaşır. Ruhun Allah’a kavuşmasına ise fenafillah denir.

Buradan sonra nefsin tezkiyesi SON BULMAZ. Bu aşamada nefs %51 nurlanmıştır ve bu kişilere Allah’ın evliyası denir. Nefs tezkiye sözü verdiği için tezkiye yani arınma devam etmelidir. Ruhun tesliminden sonraki teslim, fiziksel bedenin şeytana değil Allah’a kul olması sözünü yerine getirmek vardır. İşte bu teslimi gerçekleştirenlere muhsin denir. Muhsin kimsenin nefsi %81 nurlanmıştır.

Nefs %100 nurlandığında bu kimselere ulul elbab denir; hikmet ikram edilen kimseler. Ulul elbabtan sonra nefs ihlas makamına yükselir ki verdiği iradeyi teslim etme sözünü de yerine getirebilsin. İradeyi teslim edene ise salih denir.

İhlas makamına kadar her zaman imandan küfre düşme, yoldan sapma ihtimallerimiz açıktır. Yalnızca ihlas ve salih makamındaki kişiler için düşüş ya da sapma söz konusu değildir.

Öncelikle insanın dünyada mutluluk ve sevinç kaynağının ne olduğu ile ilgili bir ayet paylaşmak istiyorum:

“De ki: Allah’ın ihsanıyla, rahmetiyle, yalnız bunlarla ferahlanıp sevinsinler. Bu, onların derleyip topladıklarından daha hayırlıdır.” (Yunus 58)

Kardeşimiz diyor ki, “Dünyalık şeylerden mutlu olmak bizi geriye düşürür mü?” Düşürebilir ve düşürmeyebilir. Eğer ki mutluluk kaynağı olarak dünyasal şeyleri görüyor isek evet, düşürür. Çünkü insanın mutluluk kaynağı, sevinç kaynağı dışarısı değildir; Allah’ın fazl ve rahmet nurlarıdır.

Ancak kişi dünyalık şeylerin mutluluk ve sevinç kaynağı olmadığını biliyor ise elbette dünyada olan şeylerden, dünyalık şeylerden neden mutlu olmayalım ki?

Peki bunu nasıl ayırt ederiz? Yani ben dünyalık şeyleri mutluluk kaynağı atfedip atfetmediğimi nereden anlayabilirim?

Eğer ki o şey olmadığında üzülüyor isek o şeyi mutluluk kaynağı atfetmişiz demektir.

Kardeşimiz diyor ki, “Kızım üniversiteyi kazanırsa mutlu olurum, kazanamazsa üzülürüm.” Bunu gayet normal insan davranışı sanıyor olabiliriz. Ancak Allah, istedikleri oldu diye sevinen, olmayınca üzülen insanların kibir ve büyüklenme içinde olduklarını açıklamıştır. Kardeşlerim; olunca sevinme, olmayınca üzülme halinin adı kibir ve büyüklenmedir:

“Yeryüzünde ve sizin başınıza gelen hiçbir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır. Kaybettiklerinize (elde edemediğinize) üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdikleriyle de (kazandıklarınızla) sevinip böbürlenmeyesiniz diye bunları size açıklıyoruz. Allah, kibir ve böbürlenenleri kimseleri sevmez.” (Hadid 22-23)

Çok kanıksadığımız ve bize normal gelen; dünyada başına gelenlerle sevinmek, başımıza gelenlerle üzülmek; Allah’ın indinde kibir ve büyüklenmedir. Kişi mutluluk, sevinç kaynağını yanlış anladığında ya da yanlış tanımladığında işte bu hale düşer ki bu halin adı kibir ve büyüklenmedir. Allah yolunda isek, egonun yolunda değil isek toplumdan öğrendiğimiz kavramların manalarını Allah’ın tanımladığı gibi değiştirmek zorundayız.

Biz toplumda kibir ve büyüklenme halini başka türlü tanımladık. Bu tanıma göre kendimize bakıp kendimizi değerlendirdik. Böylece kendimizde bir kibir ve büyüklenme olmadığını sandık. Oysa Allah’ın kibir ve büyüklenme tanımı çok farklıdır: Olunca sevinmek, olmayınca üzülmek.

“De ki: Bize, Allah’ın bizim için yazdığından başkası asla isabet etmez. O bizim Mevlâmızdır. Müminler yalnızca Allah’a tevekkül etsinler.” (Tevbe 51)

Tevekkül, Allah’tan bir şeyler isteyip bunun olmasını Allah’a bırakmak değildir. Dünyada ne elde edersek edelim, ne kaybedersek kaybedelim Allah’ın bizim için yazdığından başkası bize isabet etmez hakikatini kalben söyleyebilmektir tevekkül.

“Mal ve evlat, dünya hayatının süsüdür. Bâkî kalan amenu salihat / nefs tezkiyesi ise Rabbinin katında hem sevap hem de umut bakımından daha hayırlıdır.” (Kehf 46)

Allah’ın fazl ve rahmetinden başka her şey; nefsin dünya yaşamında toplayıp biriktirdikleridir ve imtihan gereği bunlar nefse cazip, çekici gelmektedir. Mutluluk ve sevinç kaynağı zannedilmektedir. Bu, büyük bir illüzyondur. Bu, 5 duyu algısıyla yaşamaktır. Bu, zihin ile yani ego ile yaşamaktır.

Kaybettim ya da elde edemedim diye üzüldüklerimize ya da üzülebileceklerinize bakın; kübrai mahkemede “Sen bunları dünyada neden elde edemedin?” diye size sorulacak mı? Örneğin bu kardeşimize, büyük mahkemede “Kızın üniversite sınavını kazandı mı?” diye sorulacak mı? Hayır, biz çabadan sorumluyuz. Ama sonuçtan sorumlu değiliz. İşte dünya hayatında hep sonuçlarla mutlu olmaya çalışıyoruz. Sonuçlarla mutlu olmaya çalışan her kimse bir kaybedendir. Sonuçla mutlu olan, sonuçla üzülür:

“Sonuç arzusu içinde olanlar çoktan kaybetmiştir.” (Bhagavad Gita)

Sonuç arzusu, bu dünyada toplayıp biriktirmek istediğimiz, bunlarla tatmin olmaya çalıştığımız ve tam da bu sebeple olmayınca üzüldüğümüz şeylerdir. Sonuç arzusu haddi aşmaktır. Kişi çabadan sorumludur, sonuç arzusu ise kişiyi kibir ve büyüklenmeye götürecek bir haddi aşma tutumudur. Biz sadece çabadan sorumluyuz. Sonuç arzusu tevekkülün zıddıdır. Tevekkülün zıddı, sonuç arzusudur.

Kişinin dünyada olan şeylerden mutlu olması “günah” değildir elbette. Bunu nasıl yaşadığına bağlı. O şeyi mutluluğa, sevince bir kaynak atfediyor mu etmiyor mu? Kazandıklarını da kaybettiklerini de kazanamadıklarını da Allah’tan biliyor mu ve buna kalben saygı duyuyor mu? Elde etmek için çabaladığı ama elde edemediği şey için Allah’a hesap soruyor mu? Kendini haksızlığa uğramış hissediyor mu? Üzülüyor mu? İsyan ediyor mu?

Çok çabaladım, çok çalıştım, Allah da bana verdi diyerek kendi amelini övüyor mu? “O kadar çabaladım, hak ettim ama Allah bana vermedi” diyerek ağlıyor mu, sarsılıyor mu? O istediği şeyi Allah’ın verdiği başka kişilere bakıp “Ben onlardan daha fazla hak etmiştim bunu” diyor mu? Kimin neyi hak ettiğini kendisinin bildiğini iddia ediyor mu? Kıyaslayarak kendini daha hayırlı ilan ediyor mu?

Kübrai mahkemede iman sorulacak, tevekkül sorulacak, fazl ve rahmet nurları ölçüsünde kitabımız sağdan ya da soldan verilecektir. İşte imana zarar veren, tevekküle zarar veren her şeyden kendimizi arındırmalıyız.

Bu yolda isek, yukarıda yazdıklarımın farkında isek; kızın üniversiteyi kazandığı için sevinmek neden günah olsun ki? Çünkü kişi bunu mutluluk kaynağı atfetmemiştir. Tevekkülden düşmemiş yani sonuç arzulamamıştır, verilen hayırlı haberleri de Allah’a şükür vesilesi, imanını artırma vesilesi yapmıştır. Eğer olmadı ise de üzülmemiştir. “Bana neden verilmedi?” dememiştir. “Bu olmazsa olmaz” dememiştir. Olursa Allah’ın lütfudur, olmazsa Allah’ın hikmetidir; demiştir.

Bu soruya cevap vermeden önce spiritüellik ve ruhçuluk adı altında unutulmuş bir Kur’an kavramından söz etmek istiyorum: Fasık

“Allah fasıklar topluluğunu sevmez.” (Tevbe Suresi 96)

Fasık, dilbilimsel olarak; çıkmak, dışına taşmak, sınır ihlali, koruyucu kabuğu yırtmak, özünün dışına sapan anlamlarına gelir. Yoldan çıkan kimselere fasık denir. Fasık kimse yola girmiş ancak yola girdikten sonra yoldan çıkmış kimsedir.

Peki kimler fasıktır, yani insan yolda ilerlerken neden yoldan çıkar?

Ahde bağlılık göstermemek (Allah’a verilen söze bağlılık göstermemek) (Araf 102),

Allah’ın indirdiği ile hükmetmemek (zihinle hüküm vermek) (Maide 47),

Kalp ile dilin uyumlu olmaması (Tevbe 8),

Dünya rızıklarını Allah’tan ve Resulünden daha çok sevmek (Tevbe 24),

Allah’ı unutmak (Haşr 19),

Şeytanı dost edinmek (akıl yerine zihinle yaşamak) (Kehf 50),

Fal, büyü ile uğraşmak (günümüzde buna astral gezinti gibi şeyleri de ekleyebiliriz) (Maide 3).

Fasık kimse öncesinde Hakk’ı tanımış ancak sonrasında imandan küfre düşmüş kimsedir. İman ve hidayet sabit ve değişmez değildir. Kişinin seçimlerine göre artan ya da azalan bir şeydir. Fasık kimse yola girdikten sonra aldığı hidayetle farkındalığı yükselmiş, sezgisi yükselmiş, ilmi artmış, şükrü artmış ancak daha sonra kendine güvenin sınırlarını aşarak hidayetin koruyucu kabuğunu yırtmış kimsedir. Allah, onlardan gelen hiçbir habere itimat etmememiz gerektiğini söyler.

Günümüzde fasık kimseler kıyamet gününden, Mehdi’den, dünyada olacak olanlardan haberler getirmektedir:

“Ey iman edenler! Eğer size bir fasık haber getirirse onu araştırın; yoksa bir topluluğa cahillikle zarar verirsiniz.” (Hucurat 6)

Ayette “haber” diye meal edilen kelime “nebe” kelimesidir. Nebe; toplumu etkileyecek büyük bir haber, hakikatle ilgili büyük bir haber, dikkatle değerlendirilmesi gereken büyük haber anlamına gelir. Allah büyük haberlere tebeyyün ile yanıt vermemizi söyler. Tebeyyün; araştırmak, doğruluğunu beyine ile araştırmak, acele karar vermemek anlamlarına gelir. Fasık kimselerin temel özelliği büyük haberler vermeyi sevmeleri ve iddiacı olmalarıdır. Hevalarından gelen duyumları süsleyerek anlatmaları, vahiy temelli olmamaları, “akış alıyorum” diyerek ilhamları vahiyden önde tutmalarıdır.

İçgörü alıyorum, kanal bilgisi paylaşıyorum, rüya yoluyla eğitim alıyorum, vizyon alıyorum, üçüncü gözden ilham alıyorum, astralde geziyorum tarzı söylemlerle sürekli kendilerine davet etmeleridir. “Şu tarihte kıyamet kopacak, Mehdi’yle görüşüyorum, 2026’da büyük bir arınma olacak, enerji portalları açılacak, matrix kapanacak” vs. gibi toplumu ilgilendiren büyük haberleri konuşmayı ve anlatmayı severler. Allah, fasık kimselerden gelen haberlerin paylaşılmasının dahi topluma zarar verici olduğunu açıklamaktadır. Çünkü fasıktan gelen haberler yanıltıcıdır; korku odaklı ya da boş umut odaklıdır.

Ben “nebe; büyük haberlere” Allah’ın emrettiği gibi tebeyyün ile yaklaşırım: sağduyulu, araştıran, ihtiyatlı, acele etmeyen… Ancak fasık kimselerden gelen haberleri ise hiç ciddiye almam.

Kardeşlerim, dünyada her zaman çıkmaya hazır bir yangın, çıkmaya hazır bir kaos vardır. Dünya pek çok kez kıtlıkla karşı karşıya kalmıştır. Bu sebeple elbette bazı olumsuz olayların olabileceği açıktır: küresel çapta elektrik kesintileri, gıdaya ulaşmada sıkıntı vs. Bunlar her daim mümkün olan olaylardır.

Kıyamet günü bilgisi ise Rabbimizin katındadır.

Mehdi ise; O geldiğinde onu tanımak ve onun yanında olmak durumundayız. Bunun için de kim Mehdi, kim değil bunu anlayabilmek için nefs tezkiyesi yapılması, aklın hidayet nuru ile nurlanması gerekir:

Yazıklar olsun o kimselere ki: Kitabı elleriyle yazıyorlar, sonra da az bir kazanç elde etmek için ‘Bu Allah’ın katındandır’ diyorlar. Yazıklar olsun onlara, elleriyle yazdıklarından dolayı. Yazıklar olsun onlara, kazandıklarından dolayı!” (Bakara 79)

Allah’ın Rahman ve Rahim ismi ile soruya cevap vermek isterim. Yaradan’ın Rahman ismi ile ayırt etmeksizin herkese verdiği şeyler vardır, örneğin sevgi bunlardan biridir. Yani Yaradan, Rahman ismi ile yarattığı her şeyi sever. Bir de Rahim ismi ile verdikleri vardır ki, hakedişle verdikleridir. Allah Rahman ismi ile yarattığı her şeyi sever; ancak Rahim ismi ile hak edene bu sevgiyi hissettirir. Yaradan’ın sevmesi değildir sorun; bizim bunu hissedebilecek liyakatte olup olmamızdır. Yani Yaradan yarattığı her insanı sever ama her insan bu sevgiyi hissedemez. İşte Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın sevdiği kimseler ve Allah’ın sevmediği kimseler diye anlatılan budur. Allah’ın sevdiği kimseler; Allah’ın Rahim ismi ile sevildiğini o insana hissettirmesidir. Allah’ın sevmediği kimselerle anlatılan ise; Allah’ın bu sevgiyi hissettirmediği kimselerdir.

Eğer ki kişi Allah’ın sevmediği kimseler grubundaysa, kişinin Yaradan’ın sevgisini hissetmesi mümkün değildir. Kişi Allah’ın sevmediği kimseler grubundaki davranışlara ve hallere sahip ise ne yaparsa yapsın, Yaradan’ın kendisini sevdiğini hissedemez; çünkü sevildiğini hisseden insan değil, kişiye sevdiğini hissettiren Allah’tır.

Allah’ın sevdiği kimseler, yani Allah’ın sevdiğini hissettirdiği kimseler;

▪️Takva sahipleri,

▪️Çokça tövbe edenler,

▪️Arınanlar, temizlenenler,

▪️Adaletli davrananlar,

▪️Sabırlı olanlar,

▪️Tevekkül edenler,

▪️Muhsinler / fiziksel bedenin teslimini yapanlar,

▪️Müttekiler / yaşamın merkezine Yaradan’ı koyanlar..

Allah için savaşanlar, mücadele edenlerdir.

Bir de Allah’ın sevmediği kimseler vardır, yani Allah’ın sevgisini hissettirmediği kimseler:

▪️Fesat insan / arınma içinde olmayan insan,

▪️Zalimler / dışarıya ya da nefsine zulmedenler,

▪️Kafirler / hakikati örtenler,

▪️Keffurlar / nimeti inkar edenler,

▪️İsraf edenler,

▪️Haddi aşanlar,

▪️Fasıklar / yoldan sapanlar,

▪️Kibir ve büyüklenme içinde olanlar / olanı da olmayanı da kendine mal edenler, olanla sevinip olmayanla üzülenler,

▪️Habis sözle konuşanlar.

Allah’ın sevdiğini hissettirmesi sadece bir biliş hali değildir. Kişi bunu fiziksel bedeninde dahi hisseder. Kalp bölgesinde hisseder, ensesinde hisseder. Allah’ın sevdiğini hissettirmediği kimseler ise zihinsel bir şekilde Allah’ın kendisini sevdiğini sanabilir. Örneğin “Allah ne istersem veriyor, demek ki Allah beni seviyor” çıkarımı yapabilir. Yani Allah’ın sevdiğini hissettirdiği bir insanın bunu hissetmemesi mümkün değilken, Allah’ın bu sevgiyi hissettirmediği kimseler kendilerini “Allah beni seviyor” sanabilir. Neden? Çünkü gerçek sevgiyle hiç tanışmamışlardır. Onlar kavramsal sevgiyi tanırlar, çıkarım sevgisini, “demek ki seviyor, seviyorsa bunu böyle yapar” sevgisini.

Ve çıkarım ve varsayımla Allah’ın kendisini sevdiği kanaatine varır. Elbette Rahman ismi ile seviyordur ama Rahim ismi ile kişiyi gerçek sevgiyle sadece Allah tanıştırabilir. Bunun için kişinin Allah’ın sevdiği kimseler grubundaki hal ve davranışlar içinde olması gerekir.

Tağut; karşımızda gördüğümüz ve her türlü oyununu çeviren bu pis sistemdir kardeşlerim. Günümüzde unutulan bir şey var ki, biz tağuta kafir olmakla emredildik. Dikkatimizi sadece ve sadece semavatı ve arzı yoktan var eden alemlerin Rabbine çevirmekle emrolunduk. Yani bu pis sistemle mücadelenin ilk yolu; bu sisteme kafir olmaktır.

❗Kalbe iman yazan elbette Allah’tır ancak bu kişinin kendisi ile ilgilidir. Yani sanki kalbine Allah iman yazmadı ise bu kişinin değişmez bir yargısı “ne yapalım” şeklindeki algı tamamen yanlıştır.

“Mücadele süresi 22; işte onlar ki onların kalbinin içine imanı yazdı.”

Kardeşlerim, “inandım”, “iman” demekle kalbe iman yazılması arasında büyük bir fark vardır. Kalbe iman, dünya yaşamında kişinin kendi eğilimleri, davranışları ve yönelimleri ile dünya yaşamında kazandığı bir ecirdir.

Eğer ki kişinin kalbine iman yazılmadı ise Kur’an kendini o kişiye açmaz. Kişi Kur’an ilminden nasiplenemez. İşte bu paylaştığım videodaki kardeşimiz gibi “Kur’an anlatıyorum” diyerek şirke davet eder.

Herkes Kur’an’ı anlayamaz kardeşlerim. Kur’an anlamak iman ve takva ile ilgilidir. Kişinin fehm ve tefekkür yetisinin açılması ile ilgilidir. Kalpte iman yazılmadı ise fehm ve tefekkür de oluşamaz.

Günümüzde artarak kalbinde iman yazılmamış kişilerin Kur’an ve maneviyat anlattığına şahit olacağız. Bu durumun artarak devam edeceğini öngörüyorum.

Bu sebeple “mantıklı konuşuyor” diyerek bir değerlendirme yapmayın derim. Zihnin mantığı bambaşkadır ama kozmik mantık bambaşkadır. Bir şeyin mantıklı olması onun hakikat olduğu anlamına gelmez.

Kalbe iman yazılması onun küfre dönmeyeceği anlamına da gelmez. Kur’an’dan görüyoruz ki iman artan ya da azalan bir şeydir. İşte kalbine iman yazılıp sonra doğru yoldan ayrılan, içsel ikazlara rağmen o yolda devam eden kişilerin bir süre sonra Allah kalplerine yazdığı imanı siler ve tekrar küfür yazar. İşte bu kimselere de fasık denir.

Fasık kimselerinde artık Kur’an’dan nasibi kalmamıştır. İslam’dan nasibi kalmamıştır. Zaten bu kişiler çoğunlukla kadim ve kutsal metinler temelli değil, “ilham alıyorum”, “akış alıyorum” temelli konuşur.

Hakk ilim temelli değillerdir. Buna “ana anlatılıyor, akışta geliyor” denir. Eyvallah elbette Allah ilham verir. Ancak ilhamlar ya da akışlar dahi vahiyle desteklenmelidir.

Zen üstatları, yoga üstatları, Bhagavad Gita üstatları, Hinduist üstatlar ve İslam alimleri; hepsi ortak bir şeyi söyler: İlham vahiyle desteklenmiyorsa geçersizdir.

Her şeyden önce kardeşimiz sonuç hakkında düşünüyor ve tam da bu sebeple kafası karışmış ve hakikatten uzaklaşmış. “Hangi kurum benim için hayırlı olur bilmiyorum,” diyor. Elbette kişi hangi kurumun hayırlı olduğunu bilemez. Bu, bir geleceği tahmin etmeye çalışma, gelecekten haber almaya çalışma; kısaca sonuca odaklılıktır. Sonuca odaklılığın zıddıdır tevekkül. Tevekkül şunu kalben diyebilmektir: “Hayırlı yalnızca Rabbimin elindedir.” Kardeşimiz farkında olmadan hayırı kendi elinde sanıyor. “Hangi kurum hayırlı benim için?” sorusunun bir cevabı yoktur kardeşlerim. Kişi bunu bilmeye çalıştığında nefsine zulüm eder. Kardeşimizin şirk’e düştüğü yerler; sonucu bilmeye çalışmak, hayırı kendi elinde sanmak, hükmü kendi elimde sanmak. Şirk karmakarışık bir iç dünya demektir kardeşlerim. Bu da bir sünnetullah’tır. Ne zaman iç dünyanız kararsa, karışsa, kasvetli bir hale gelse, anlayın ki şirktesiniz; Allah’ın yetkisinde ve elinde olan şeyleri kendimize mal ettiniz.

Yaptığımız diğer yanılgı; doğru kararı dışarda aramaktır. “Şu kurumu mu seçmem doğru, bu kurumu mu? Şu şehre mi taşınmam doğru, bu şehre mi? Sola mı gitmem doğru, yoksa sağa mı?” vs. gibi biz doğru seçimi dışarda arıyoruz. Oysa asıl seçimler insanın iç aleminde yapılır. Her an ve yaşamımız boyunca yaptığımız tek bir seçim var gerçekte: şeytanı veli edinmek ya da Allah’ı veli edinmek. İşte şeytan yaptığımız asıl seçimden dikkatimizi dağıtmak için dışardaki doğru karar arayışına yönlendirir kişiyi. Ve “Hangi kurumu seçmeliyim?” diye düşünürken hükmü de hayırı da kendi elinde sanmaya başlar ama farkında olmaz. Allah diyor ki, şeytan kişiyi mutlaka sahte ilahlara bağlar, yani şirk’e götürür. Kişi ya kendini ya da başka şeyleri ilah edinir. Böylece teslimiyet ve tevekkülden düşürür. Sonuç hakkında düşündürür, “hangisi hayırlı acaba?” diye sorular sordurtur.

Şunu net olarak söylemek isterim ki, “Hangi kurum benim için hayırlı?” sorusunun bir cevabı yoktur. Çünkü Allah’ı veli edinen hayır üzeredir, şeytanı veli edinen şer üzeredir. Tek hayır-şer budur. Tek doğru karar, doğru seçim Allah’ı veli edinmeyi seçmektir. Başka bir doğru karar tanımı yoktur kardeşlerim. Allah’ı veli edinmek; tevekkülde olmak, şükürde olmak, O’nu zikretmekle meşgul olmak, O’nu tanımakla meşgul olmak, davranışlarını ve tepkilerini O’nun hoşnut olacağı şekle getirmekle meşgul olmaktır. Özellikle ilk teslim olan ruh teslimi için arzuları “Benim tek arzum sana kavuşturmaktır” da birlemekle meşgul olmaktır. Önereceğim dualar şunlardır:

Ancak Allah’ı veli edinmeden dua da geçersiz olur, yani sonuç hakkında düşünmeyi, geleceği çözmeye çalışmayı bırakmamız gerekiyor.

Yüce Rabbim beni mülkünde izzetli kullarından kıl.

Yüce Rabbim, hayır sadece senin elindedir, bana hayırlarını ihsan et.

Yüce Rabbim bana sunacağın her hayra muhtacım.

Yüce Rabbim bu dünyada ve ahirette benim velim sensin.

Kerim olan Rabbim bana kâfidir, veli Rabbim bana kâfidir.

Yüce Rabbim ben sadece sana güvendim ve sadece sana dayandım, beni maksadıma ulaştır. (Maksat; dünyasal maksat değildir, asıl maksadımızdır.)

Yüce Rabbim bana bu dünyada ve ahirette hasene ihsan et.

Yüce Rabbim kalbime iman yaz, kalbimden sana bir yol aç.

Yüce Rabbim sadrımı genişlet, işimi kolaylaştır, lisanımdaki düğümü çöz.

Girdiğim yere sıdk üzere girdir, çıktığım yerden sıdk sürecek çıkart, bana ledününden bir sultan ikram et.

Yüce Rabbim bana mağfiret et, suçlarımı affet, günahlarımı bağışla.

Dereceleri yükselten Rabbim, benim derecelerimi yükselt.

Yüce Rabbim beni sırat-ı müstekime ilet ve beni orada sabit tut.

Yüce Rabbim eğri kalbimi sana çevir.

Kardeşlerim, iç alemimizde Allah’ı veli edindi isek dışardaki her karar doğru karardır; iç dünyamızda şeytanı veli edindi isek dışarda her karar yanlış karardır. Lütfen doğru kararı dışarda aramayı bırakın.

Kardeşimize Esmaül Hüsna çalışmaya başlamasını öneriyorum. Tıpkı girdiği sınava çalıştığı azimle Esmaül Hüsna çalışmalı zira Allah’ı hiç tanımıyor. Allah’ı tanımaya, girdiği sınava önem verdiği kadar ve hatta ondan daha fazla önem vermeli. Hayırı bilebileceğini sanmayı bırakmalı ve yönünü Allah’a çevirme çabasını arttırarak devam ettirmelidir. Bunun dışında hangi kurum olacaksa o kurum olacaktır.

Mevzu hangi kurum olduğu değil, kişinin o kurumdaki iş yaşamını şükür ve hamd ile yaşayıp yaşamadığıdır. Sonucu bilmeye çalışma gibi tutumlar Deccal sisteminin bize yaptığı programlamanın sonuçlarıdır. İşte buna Matrix denir. Kişi zihindeki bu yanlış programlamalardan özgürleşmelidir; zira bizi güçsüz, edilgen, pasif, etkisiz bırakan da bu programlamadır. Dikkati olacak olana ya da olmuş olana vermeyi bırakın. Dikkati şu an olana çevirin ve olanı şükür ve hamd ile yaşayın. İşte hayırlı tek karar ve seçim budur.

Bir de kardeşimiz “Hangi kurum hayırlı, bana rüyamda göstersin, işaretleri okumak istiyorum” diye yazmış; oku – mak bu değil ki kardeşlerim. İşaret istemek; keramet istemektir. Tevekkülde olamıyoruz, “Hangi kurum olsun, bana rüyamda göster,” diyoruz. Bu da tevekkül değil. Ne yapsın Allah ayı ikiye mi yarsın? Rüyana girip “Şu kurumu yaz” mı desin? 😇 Gerçekten bunu mu bekliyoruz? Gerçekten Allah’tan yana yakıla talep ettiğimiz şey bu mu? “Beni Müslüman kıl (teslim olmuşlardan kıl)” diye yana yakıla dua etmemiz gerekirken, iş halamı gibi dünya süsü için mi dua ediyoruz ve bir de bunun için işaret istiyoruz? Kardeşimizin vizyonunu açmaya ihtiyacı var. Zira Deccal programlaması sonucu ne yazık ki vizyonumuz da daralmış durumda.

Bir kardeşimiz paylaştı, örneğin gönül ilişkisinde: “Allah’ın bu kişi hayırlı ise senin rızan var ise olsun, yoksa kalbini ondan soğut Rabbim.” İşte Allah’ı veli edinen birinin illa dışarda bir karar vermesi gerekiyorsa yapması uygun olan bir duadır bu.

Bu kişi benim için hayırlı mı? Bana işaret ver, rüyamda bana bildir demiyor. Kalbini soğut ondan diyor.

Örneğin ben çocukluğumdan beri yaşadığım Ankara’dan Kaş’a taşındım. Taşınmam gerektiğini bana Yüce Rabbim kalbime verdi, sevgiyle bildirdi. O süreçte bildiğim tek şey; taşınmam gerektiğiydi. Ancak hiç “Nereye taşınmam lazım? Bana bir işaret ver, rüyamda göster, nereye taşınmam hayırlı?” diye sormadım. Çünkü bu sorular tevekkül değildir, aslında garanticiliktir.

Kişinin o süreci yaşamaya ihtiyacı vardır, “Nereye taşınmam lazım?” sorusunun cevabını bulmaya değil.

Ben, “Sen nereyi emredersen orası olsun, sen emrinde galipsin,” dedim. Ve bir kul olarak taşınabileceğim yerleri araştırmaya başladım. 7 yer belirledim. Ev eşyalarımı dağıttım, “Ben taşınıyorum,” diye çevreme bildirdim. Bana “Nereye taşınıyorsun?” diye sorduklarında “Bilmiyorum,” dedim. Onu taşınınca göreceğim. En sonunda ev sahibine bildirdim, “15 güne evden çıkıyorum,” diye. Ama hâlâ nereye taşınacağımı bilmiyordum. 😇

Ben nereye taşınacağımı taşınmadan 3 gün önce öğrendim kardeşlerim. 😇😇😇

“Bu iş hayırlı mı, bana bir işaret ver” şeklindeki söylem ilk bakışta tevekkül ve teslimiyet gibi görünse de, çoğu zaman içsel bilgeliği susturup dışsal işaretleri putlaştırmaya dönüşür. Bu da insanın “dışa bağımlı kader anlayışı” üretmesine sebep olur. Örneğin “Nereye taşınacağım, bana bir işaret ver,” dedim diyelim. Bir reklam panosunda Datça ile ilgili bir reklam gördüm. Ne yaparız? “Aaaa, bu bana verilmiş bir işaret demek ki Datça’ya yerleşmem gerekiyor,” diye düşünürüz, değil mi? Biz yaşam yolumuzu “dışardan” okumaya çalışıyoruz, işte temel problemimiz bu. Oysa yaşam yolumuz “içerden” okunur kardeşlerim.

Kur’an’da bu içsel okuma için insana akıl, basiret ve furkan verildiğini görüyoruz. İşte dışardan işaret okumaya kalktığımızda bu asli yeteneklerimiz gelişmez. Üstelik dışardan işaret aramak hem kafa karıştırıcı hem de risklidir. Yani bazen ama BAZEN geçerli olabilir ancak o zamanda bile dışsal işaretler gene basiretin, furkanın ve aklın onayına sunulmalıdır. Hz. Muhammed (sav) dışardan işaret alma fikrine karşıdır kardeşlerim. Örneğin oğlu öldüğü gün, gökyüzünde büyük bir dolunay oldu. Sahabeler bunun, oğlunun vefâtıyla ilgili bir işaret olduğunu söylemiş ancak Hz. Muhammed buna karşı çıkmıştır. Dışardaki her şeyin sadece Allah’ın gücüne, kudretine bir işaret olduğunu söylemiştir. Dolayısıyla kişi dışardan işaret aramayı bırakmalı ve akıl, basiret ve furkan yetilerini geliştirmelidir.

“Eğer Rabbinden bir Burhan almamış olsaydı (Yusuf da) kadın hakkındaki niyetini bozardı. İşte biz kötülüğü ve fenalığı böyle çeviririz.” (Yusuf Suresi 24)

Hz. Yusuf dışardan bir işaret almadı. İçerden Rabbinden Burhan aldı. Burhan; parlamak, berraklık, açıklık anlamına gelir. Kalpte doğan tartışılmaz gerçek, farkındalık, İlahi sezgi. Burhân, kalbin birdenbire “bildim!” dediği andır. O, gözle değil, basiretle görülür. O, dışsal bir işaret değil, içsel bir histir.

Başka bir örnek; Hz. Musa’nın annesinin vahiy almasıdır:

“Mûsâ’nın annesine: ‘Onu emzir, başına bir şey gelmesinden korktuğun zaman onu nehre bırak, korkma ve üzülme. Biz onu sana geri vereceğiz ve onu peygamberlerden yapacağız’ diye vahyettik.” (Kasas 28:7)

Hz. Musa’nın annesi bebeğini sepette nehre bırakmak için dışardan işaret mi almıştır? Hayır, değil mi?

Özetle dışardan kesin işaret aramak (bence) müşrikliktir. Neden? Çünkü müşrikler de Hz. Muhammed’e iman etmek için dışardan işaret istiyorlardı:

“Dediler ki: ‘Sana kesinlikle inanmayacağız, ta ki yerden bizim için bir pınar fışkırtasın. Veya senin hurmalardan ve üzümlerden bir bahçen olsun da aralarından ırmaklar çağıldatsın. Ya da gökyüzünü üzerimize parça parça düşüresin, ya da Allah’ı ve melekleri karşımıza getiresin…’” (İsra 90-93)

Dışardan işaret isteyen başka bir müşrik Allah’a şöyle dua ediyor:

“Allah’ım! Eğer bu (Kur’an) gerçekten Senin katından gelen bir hakikatse, o zaman üzerimize gökten taş yağdır ya da bize acı bir azap gönder!” (Enfal 32)

Müşriklere yani dışardan ısrarla işaret isteyenlere ise şöyle cevap veriliyor:

“Eğer bir melek indirseydik, iş bitmiş olurdu; sonra onlara mühlet verilmezdi. Eğer onu bir melek kılsaydık da mutlaka onu bir insan şeklinde gönderirdik ve yine içine düştükleri şüpheye düşerlerdi.” (Enam 8-9)

Evet, Kur’an’da müşriklerin veya inkârcıların ısrarla dışsal mucize, işaret, kanıt istemesiyle ilgili çok sayıda ayet vardır. Bu ayetler, hakikati kalp yoluyla anlamayı reddedip, gözle görünen şeylerle ikna olacağını zanneden nefsî bir tavırdır.

Kişi akıl, basiret ve furkan noktasında kendini geliştirmelidir. Allah’a yaslanmak ve güvenmek dışardan işaret aramak değildir. İçerde O’nunla bağ kurmayı öğrenmektir.

Anladığım kadarıyla kardeşimiz diyor ki “bana bir işaret gönder” demiyorum ama dışarda zaten olmakta olan olaylara bakıp ne yapmam gerektiği konusunda bir işaret addedebilir miyiz? Evet edebiliriz. Ancak nasıl? Dışardaki olayları kendimize bir öğüt olarak ya da ikaz olarak almak akıl gücüdür kardeşlerim. Kuran’da aklın temel olarak 5 düşünme şeklinden söz edilir: Teakkül, tedebbür, fehm, tefekkür, tezekkür. İşte OKU-MAK dışarda olmakta olan olaylardan kendimize öğüt ya da ikaz çıkarabilmekle başlar. Neden? Çünkü dışarda ne olursa olsun tek fail Allah’tır. Her şey Allah’ın KÜN demesiyle vücut bulur. İşte OKUMANIN ilk adımı olan teakkül ve tedebbür düşünme şekillerine geçilmesi gerekir. Bir insan teakkül ve tedebbür etmiyor ise kader planında ve nefs makamlarında yükselemez. Peki dışardaki olaylar neden ortaya çıkıyor? Kişinin kendini ıslah etmesi için. Yani her olay kişinin kendini ıslah etmesi gereken noktaları gösterir.

Örneğin kardeşimiz yumuşayım mı susmaya devam mı edeyim diye soruyor. Bu soru akıl sorusu değil, zihin sorusudur. Zihin hep yüzeyde kalır. Sorduğu sorular da yüzeyseldir. Akıl ise teakkül yetisi ile kişinin kendisinin ilahi yasalara uyup uymadığını araştırır, şu anda kişinin hangi fucür kodunun aktif olduğunu araştırır. İşte nasıl davranmam lazımdan önce sorulması gereken sorular bunlardır. Buna aklın teakkül gücü denir. Kişi teakkül etmiyor ise o olayı anlayamaz. Teakkül günümüzde en az konuşulan aklın bir düşünme şeklidir ancak aklın düşünmeye başlamasının da temelidir. Teakkül ve tedebbür yoksa aklın diğer düşünme şekilleri olan fehm/kalben idrak, tefekkür, tezekkür de ortaya çıkamaz. Biz teakkül etmeden kalben idrak etmeye ya da tefekkür etmeye çalışıyoruz. Gelin birlikte bu olayı teakkül edelim:

Aramızda sorun olan biri; bu benim için neden soruna dönüştü? Burada bunu sorun olarak neden tanımlıyorum? Örneğin zihin için beklentilerinin karşılanmaması da sorundur. Zihin sorunları gerçek sorunlar değil, yapay sorunlardır. Bu ilişkideki dinamiği ben neden “sorun” olarak tanımlıyorum?

Ne zaman yumuşayıp sorunun üstünü kapatmaya çalışsam; yumuşamak sorunların üstünü kapatmak mıdır? Sorunların üstünü kapatmak katılaşmaktır. Yumuşamak ilk önce bunun zihnin iddia ettiği gibi büyük bir sorun olmadığını görebilmekle başlar. Yumuşamak demek karşı tarafa yumuşak davranmaktan önce kalbin katılığının giderilmesidir. Bu durumda kalp neden katılaştı sorusu sorulmalıdır. Kişi zihinle yaşıyor ise kalbi katılaşır.

Karşı tarafın kırıcı tavrı ile karşılamak; kırılan nedir? Beklentilerimiz ve ya beslediğimiz boş umutlarımızdır. Belki bir daha böyle davranmaz umuduna yapışıyor isek elbette bu umut kırılacaktır. Kırıcı tavır nedir, ben neden bu tavrı kırıcı olarak algılıyorum? Bu tavır kırıcı tavırdır hükmünü zihin vermiş olabilir mi? İnsanın gelişiminin ilk ayağının kırılmamayı öğrenmek olduğunu düşünüyorum kardeşlerim. Çünkü ona buna şuna kırılan zihindir. O öyle yaparsa mutlu olacağım diyen zihin onun öyle yapmadığını görünce kırılır. O bana şöyle konuşursa huzurla bu ilişkiyi sürdürebilirim diyen zihin o öyle konuşmayınca huzursuzlanır. Kişi eğer ki mutluluk, huzur, güven gibi latif hisleri insanlarda arıyor ise oldukça kırılgan olur. Latif hisler kişilerle değil Rabb’e bağlanmakla ortaya çıkar. Ama zihin bu latif hisleri hep dışardan elde etmeye çalışır, almayınca üzülür, kırılır.

Konuşmanın yarım kalması; Allah’ın müdahalesidir. Kişi ilk önce teakkül etmedi, zihinle bunun kırıcı bir tavır olduğuna karar verdi ve belki de sorun olmayan şeyi kendindeki ıslah edilmesi gereken yönlerinden dolaylı sorun olarak adlediyor. Kardeşimiz konuşabilseydi muhtemelen şöyle söylerdi; lütfen bana böyle davranma. Yani konuşmanın ana konusu bu olurdu; bana böyle davranma. Neden? Çünkü kırılıyorum, çünkü hoşlanmıyorum, çünkü beğenmiyorum, çünkü tetikleniyorum, çünkü doğru değil vs. Hepsi haddi aşmaktır kardeşlerim. Biz insanların davranışlarını değiştirmeye alışmış olsak da bu tavır haddi aşmak tavrı yani ilahi yasanın çiğnenmesidir. İşte teakkül dışarıdaki insanları değiştirmeye çalışmak değil, kendindeki ıslah edilmesi gereken yönlere ilahi yasalar çerçevesinde ışık tutmaktır.

İkili ilişkilerde gerçekten “sorun olan” durumlar vardır. Ancak inanın bana zannettiğimiz kadar çok değildir. Bir kişinin kırıcı olması, bir sorun DEĞİLDİR. Tam tersi kırıcı kişiye maruz kalan kişinin değerlilik hissini dışarıya bağlanmasına son vermesi için ortaya çıkmış bir davettir. Bu davet karşı tarafı konuşarak ıslah etmen için değil SENİN KENDİNİ ıslah etmen için ortaya çıkmıştır. Değerlilik Aziz olan Allah’a yakınlık doğrultusunda ortaya çıkar. Bu yakınlık yoksa kişi değerli olmayı dışardan elde etmeye çalışır. Alamayınca kırılır.

Yumuşuyorum ama hemen ardından kırıcı tavır ile yine karşılaşıyorum; yumuşayan kalp kırılmaz, kırılan kalp katı ve sert kalptir. Yani kardeşimiz hiç yumuşamamış ki. Sorun dediği şeyin üstünü örtmüş sadece.

Bir de böyle deneyeyim belki bana bir daha böyle davranmaz diye düşünmüş. Görmezden geleyim belki anlar da bir daha böyle davranmaz demiş. Ama “kırıcı” addettiği tavırla yeniden karşılaşmış. Bu tavır neden kırıcı sorusunu kendine sormak yerine bu tavır kırıcı hükmüne bağlanmış, zihnin bu çıkarımını mutlak gerçek kabul etmiş. Zihnin bu çıkarımından ayrılmak ve akla geçmek yerine buna tutunmaya devam etmiş; evet bu tavır kırıcı bir tavır. İşte katılık, işte aynılık. Nerede bir aynılık varsa orada katılık vardır kardeşlerim.

“Kişi hüküm verirken aklıyla vermelidir. Yoksa kalbi karartır.”

Hz Muhammed (sav)

Zihinle verdiğimiz hükümler sebebi ile çoğumuzun kalbi karanlık, kasvetli ve katı kardeşlerim.

“Kişi zihnini fethetmedi ise zihin bir düşman gibi çalışır.”

Bhagavat Gitta

Zihni fetheden akıldır. Kişi akla geçmedi ise geveze zihin, susmayan zihin, her şeye yorum yapan zihinle yaşıyor ise bilmeli ki o zihin kişinin düşmanıdır. O zihinde konuşan şeytan dürtüleridir. Ben insanların gözünde değerli olmalıyım, şeytan dürtüsüdür örneğin. Akıl, Allah’ın gözünde nasıl değerli olurumu araştırır. Ve inanın kalbin doyduğu tek değerlilik hissi de budur. Buna dünya çapında ünlü olmuş kişilerden örnek veririm her zaman. Dünya çapında ünlü olmuş kişilerin yaşam hikayeleri, zihnin iddia ettiği pek çok şeyin koca bir yalan olduğunun dışardaki delilleridir kardeşlerim. Milyonlarca insan değer veriyor, önemsiyor, seviyor ama o kişi hala kulisinde sevgisizlik, değersizlik hissi ile ağlıyor. Dünyasal başarının zirvesine çıkmış ama kalbi doymadığı için üzgün ve kederli.

Çevresindeki kimse ona “kırıcı” davranmıyor ama o kalbinde sebepsiz bir kırgınlık hissediyor.

Zihnin bir düşman gibi çalıştığını fark edin. Asla gerçeği söylemeyen, çarpıtan bu zihinden ayrılmayı kendinize öğretmeniz lazım. Çünkü zihinde oturan iblisler insanı acı ve ruhsal sefalet içinde yaşatma gücüne sahiptir.

Her şey bizim bu ruhsal sefaletten çıkışımız içindir. Kişi ruhsal sefaletten teakkül ve tedebbür ile çıkabilir. Yoksa bu sefaletin içinde hep “mutlu olmaya çalışma” modunda kalacak, ufacık bir kırıntıya bile razı olacaktır.

Tedebbür; nihai sona göre düşünmektir. Nihai sonda vereceğimiz büyük hesaba göre düşünmektir. İşte bu kişinin bencillik alanından çıkmasını sağlar. Mahmut sana kırıcı davrandı mı, Mahmut sana değer verdi mi, Mahmut seni sevdi mi diye sorulmayacak. Sen Allah’ın yasalarına göre davrandın mı, nefsini ıslah ettin mi, Allah’ı zikrettin mi vs. diye sorulacak.

“Allah’ı zikretmemekten kaskatı olmuş kalpler” den söz eder Kuran. Sürekli Mahmut, Aysel, anne, baba, iş, beklenti, kırıldım mı kırılmadım mı, değer gördüm mü görmedim mi vs. hakkında düşünüyoruz yani onları zikrediyoruz. Zihin hep şeytani şeyleri zikreder. Zihin hep fani ve geçici şeyler hakkında düşünür. İşte bu durumun kalbi katılaştırdığını açıklıyor Yüce Allah.

Kardeşimiz ve pek çoğumuz; gerçekte katılaşmış kalbimizi yumuşatmaya davet ediliyoruz. Bu ruhsal sefaletten kurtulmaya davet ediliyoruz.

Bu sorunun cevabı çok yönlüdür. İlk yönü şudur: her nefs izzet-i nefs DEĞİLDİR.

Biz sizi ahseni takvim üzere yarattık ve sonra essefeli safiline düşürdük.”

Tin Suresi 4

Ahseni Takvim: en güzel şekilde, en güzel kıvamda.

Essefeli safilin; aşağıların en aşağısı. Bu ifade insanın potansiyel olarak yüce bir fıtratta yaratıldığını, ama bu fıtrattan uzaklaşarak en aşağı seviyeye düşürüldüğünün ifadesidir.

“Nefse ve onu sevva edene and olsun ki nefse hem fucürünü hem de takvasını ilham etti. Nefsini zekkaha eden felaha erer, onu desseha eden ise kayıptadır.”

Şems Suresi 7-10

Günümüzde bu ayetlerdeki hakikatler atlanıyor ve ne yazık ki her nefs izzet-i nefs kabul ediliyor.

Fucür: Aşırılık, sınır tanımazlık, Allah’ın mizanına uymamak, Allah’ın sınırlarına uymamak, ölçüleri çiğnemek, günaha dalmak. Fâcir: Allah’ın sınırlarını çiğneyen kimse anlamına gelir ve pek çok ayette geçer.

Takva; korumak, sakındırmak anlamına gelir. Yani her nefse kendini Allah’ın sınırlarını çiğnemekten sakındırabileceği bir kabiliyet yüklenmiştir. Nefsini fucürdan temizleyene felah vardır, temizlemeyene hüsran olmak vardır. Bu sözlerim sadece ahir yaşam için değil, bizzat dünya yaşamı için de geçerlidir. Nefsini temizleyen, arındırana sıkıntılardan kurtuluş vardır.

İzzeti nefs hali = ahseni takvim halidir. Yani dünya yaşamını yaratıldığı en güzel kıvamla yaşayan nefs izzet-i nefstir.

Zilleti nefs; essefeli safilin halidir. Yani dünya yaşamını arınmadan, fucürlarla yaşayan nefs ise zilleti nefstir.

Kesrette her şey ama her şey zıddı ile vardır kardeşlerim.

Ahseni takvim zıddı essefeli safilin.

İzzet-i nefs zıddı zilleti nefs.

Fucürun zıddı takva’dır.

Bu üçü birliktedir. Kişi izzeti nefste ise takvada, arınmada ve ahseni takvim dedir. Kişi zilleti nefste ise fucürda, arınmayı red etmekte (karşı tarafın suçunu aklamak değil mi bu gibi ifadeler örneğin) ve essefeli safilindedir.

Bir insanın kendine bakması ve kendini arındırması neden karşı tarafın suçunu aklamak olsun ki? Suçları affeden sadece Allah ise, bu yetki sadece O’nda ise ben nasıl olur da karşı tarafın suçunun benim bazı davranışlarımla aklanabileceğini düşünebilirim?

Suçluyu temize çıkaran sadece ve sadece Allah’ın o suçu affetmesidir. Nasıl olur da bunu kendime mal edebilirim? Biz kendi suçlarımıza gözlerimizi kapatıp hep başkalarının suçlarına bakmaya alıştığımız için işte bu şekilde sınırları ihlal eden bir fikrin peşinden koşarken buluruz kendimizi. İşte buna fucür denir. Zilleti nefs ve essefeli safilin denir kardeşlerim.

Ve evet kişi her daim kendine bakmalı ve kendini temizleme yolunda yani yanlış kabullerden, yanılgı dolu inançlardan, kendindeki karanlıktan, sınırları ihlal eden kendi davranışlardan, söylemlerden, çıkarımlardan arındırmalıdır. Allah bunu yapana felah ikram edeceğini vaad etmektedir. Fiziksel şiddet gören bir kişi neden o kişiden ayrılamıyor biliyor musunuz?

Çünkü zilleti nefste, fucürda yani essefeli safilinde olduğu için. Allah felah ikram etmezse kişinin felaha çıkabilmesi mümkün değildir. Allah sadece arınma içinde olanlara felah ikram edeceğini açıklamıştır. Başkalarının suçlarına odaklı bir hayat yaşadığımız için kendimizdeki suçları görmüyoruz. Tam da bu sebeple aynı bozuk plak çalmaya devam ediyor. Hatta karşı tarafın suçunu affetme ve temize çıkarma hakkının kendimizde olduğunu bile sanabiliriz. Bir suçu sadece Allah temize çıkarabilir. Şeytanın kulağınıza fısıldadığı bu bozuk rics söylemlerden uzaklaşın derim. Yoksa essefeli safilin de izzeti dışarda aramaya devam eder tam da bu sebeple izzetli olamazsınız.

İzzet-i nefsi korumak için önce izzeti nefse geri çıkmamız gerekir. İzzet-i nefs yoksa nefsin izzetini koruyorum diyerek koruduğun nedir? İzzet değildir, beklentilerindir, haklılığındır, gururundur, imajındır, nefretindir, öfkendir. Yani seni essefeli safilinde tutan ne varsa aslında onları koruyorsundur. Bundan arınmadığımız sürece Allah felah ikram etmeyecektir. Aslında hep hüsran ikram edecektir.

Diyelim ki Mehmet diye biri var. Ve diyelim ki bana çok nahoş bir söz söyledi. Üstelik bu söz bana göre nahoş değil, gerçekten nahoş, haddi aşan hatta belki resmen bir itham ve küfür diyelim. Şimdi ben Yüce Rabbim bana bu söz karşısında seni hoşnut edecek şeyi ilham et, beni affet dediğimde Allah bana nahoş söz söyleyen kişinin suçu mu affedecek, onun suçunu mu temize çıkaracak? İşte zihnin mantığı bu kardeşlerim. Diyor ki şeytan bize zihinde; şimdi sen şöyle şöyle davranmazsan o kişi kendini haklı sanır. Biz de sırf o kişi kendini haklı sanmasın diye amaaaan amaaaan kendini temize çıkarmasın diye Allah’ın sınırlarına ve muradına uymayı bırakıp bunun peşine düşüyoruz.

Kefa billahi şahit; sözünü diyemiyoruz. Bana Allah’ın yapıp ettiklerimize şahit olması yeterlidir, kafidir diyemiyoruz. Başkalarına da bunu anlatma derdine düşüyoruz. Dışardan bunu ispat etme dersine düşüyoruz. Yani arınma yerine essefeli safilin halimizi koruyoruz.

Kırılan asla kalp değildir; kalpteki katılıktır. Yoga anatomisinde kalp çakrasının adı anahata çakradır. Anahata Sanskrit kelimesinin anlamı; hiç kırılmamış olan ve hiç kırılmayacak olan demektir. Kalp asla kırılmaz. İnsanlar kırılgan yaşadıkları için kendilerini kalple yaşıyor sanıyorlar. Oysa kırılgan, alıngan, duygularla yaşayan biri kalple değil, zihinle yaşıyordur. Kalple yaşamak, duygularla yaşamak değildir; akılla yaşamaktır.

Ben bu tarzda o kadar çok soru aldım ki, sorular temelde şöyle bitiyordu: “Peki, nasıl davranacağım?”

Kardeşlerim, nasıl davranışınızdan önce tedebbür yetinizi geliştirmelisiniz. Yukarıda örnek verdiğim gibi sorular sormayı kendinize öğretmelisiniz. Yoksa sadece davranış değiştirmekle kalırsanız bu taklit olur ve içeride pek çok şeyi baskılamak anlamına gelir.

“Nasıl davranacağım?” yüzeysel bir sorudur. Tedebbür ile önce aklı kullanmayı öğrenmelisiniz. Bunun için kendinizde iki temel şeyi değiştirmeniz gerekiyor: faydayı sevmek ve sağduyu denilen içsel tutumu geliştirmek. Faydayı sevmeye odaklandığınızda faydayı sevmediğinizi, zararı sevdiğinizi göreceksiniz. Sağduyuya odaklandığınızda ise hiç de sağduyulu olmadığınızı fark edeceksiniz. Akılla yaşamak, fayda ve sağduyu ile başlar.

Örneğin, zihindeki abuk sabuk gevezeliğe karşı sağduyulu olmayı öğrenmelisiniz. Biri size bağırdığında sağduyulu olmayı öğrenmelisiniz. İnsan ya pasif ve edilgendir ya da baskındır; bu ikisi de zihindir. Akılla yaşayan biri ise etkendir.

Pasif taraftan pasif olmamak için baskın olma tarafına geçmek bir gelişim değildir; zihnin iki zıt ucunda savrulmaktır sadece. Etken biri, sustuğunda da etkendir. Pasif biri bağırdığında da hâlâ pasiftir ama pasif agresifliğe geçmiştir. Baskın biri ise bunu etken olmakla karıştırır ve her şeye cevap vermesi, sürekli bir şey yapması, bir şey söylemesi gerektiğini sanır. Sussa bile hâlâ baskındır.

Yani davranışları değiştirmekten önce içsel tutumlar değişmeli. İki önemli içsel tutum; fayda ve sağduyu gelişmeli ilk önce. Kişilik inşası, görünür eylemlerin yani davranışların değişmesinden önce, o davranışları ortaya çıkaran içsel eylemlerin yani içsel tutumların değişmesini gerektirir. İki önemli içsel tutum fayda ve sağduyu, akıldan gelir.

Faydayı sevmek nasıl geliştirilir? Fiziksel bedenle başlar. Fiziksel bedeninize fayda veren şeyleri yapmalısınız. Ama çoğumuz fiziksel bedene zarar veren şeyleri yapıyoruz.

Fiziksel beden ve zihin birbirini doğrudan etkiler. Fiziksel bedene zarar veren şeyler yapmak, zihindeki zarar verme dürtüsünü besler. Kişi ya dışarıya ya da kendine zarar verme halinde kalır. Fiziksel bedene fayda veren şeyler yapmak ise zihindeki faydalı olma tutumunu besler; böylece kişi hem kendine hem de çevresine fayda veren bir karakter ortaya çıkarmaya başlar. İşte etken olmanın ilk iki adımı: faydayı sevmek ve sağduyulu olmak tutumlarının geliştirilmesidir.

Kardeşimizin sorusuna gelince: Biri siz konuşurken sizi dinlemiyorsa, sağduyulu olun. Kimse sizi dinlemek zorunda değil. Hiç kimse sizi sevmek zorunda değil; isterse anneniz olsun. Zihnin hayal dünyası yerine yaşamın gerçekleri var kardeşlerim.

Biri sizi dinlemiyor ise dinlemiyordur, hepsi bu. Bunun üzerine hikâye yazan zihindir. “Vay, beni dinlemediler.” diye kırılan da zihindir. Böyle biri pasif biridir; edilgendir. Hep birilerinden, bir şeylerden etkilenir. Kendi yolunda yürüyemez. Baskın biri dinlenmemesine öfkelenir ve bu öfkesini erdem, ahlak ile süsler. Oysa sizi dinleyen dinler, dinlemeyen dinlemez. “Hayır, beni dinlemeli.” deyip kırılan pasiflik; “Beni dinlemeli, saygısızlık yapıyor.” diyen ise baskın karakterdir.

Etken kişi, bu tarz küçük şeyler için aklını çalıştırmaz kardeşim. Dinlemiyor ise dinlemiyordur, hepsi bu. Ne oldu, öldük mü? 😇 Cehenneme mi atıldık Allah tarafından? İşte tedebbür yani nihai sona göre düşünen biri, bencillik alanından çıkar dememin sebebi bu. Büyük sorguda ablan seni dinledi mi, dinlemedi mi diye sorulacak mı?

Akıl, büyük sorguya göre kendine bazı şeyleri dert eder; büyük sorguda sorulmayacak şeyleri dert etmez. Zihin ise “Ablam beni dinledi mi? Ahmet bana kırıcı davrandı mı? Mehmet beni takdir etti mi? Annem beni sevdi mi? Patron emeklerimin değerini bildi mi?” … İşte esfel-i safilîn. Kişide izzet yok ama izzeti de hâlâ dışarıdan alabileceğini sanıyor. Henüz kendini yaratanla tanışmamış.

Etken olmak, lider olmaktır. Allah kulunun etken, yani lider olmasını murat eder. Ama zaaflarımız var; zihne yapışmış durumdayız. Zihin, gerçeklerle uyumlu olmayan istekler ve talepler silsilesine kendimizi kaptırmış durumda: “Herkes beni her zaman sevmeli, hep her zaman her şey istediğim gibi olmalı…” Bizim gerçek boyutu ile temasımız yok. Gerçeğe zihnin halüsinasyonları ile bakıyoruz. Herkes beni konuşurken dinlemeli; bir zihin rüyasıdır. Patron benim emeklerimi takdir etmeli; zihnin rüyasıdır.

Hayat böyle değil kardeşlerim. Toz pembe bir yaşam yok dışarıda. Yaşamın toz pembe olmadığını görünce, yaşam zihnin rüyasına uymuyor diye sarsılıyoruz.

İşte uyanmak, bu zihnin rüyasından uyanmak yani bunların peşinden koşmayı bırakmaktır.

“Şeref, onur, güç, pâye, üstünlük gibi anlamları olan izzet’in bütünüyle Allah’a ait kılınması, bu kavramın insanlar açısından asla kullanılamayacağını değil, insanların elde edebilecekleri her türlü onur ve pâye’nin Allah’tan olduğunu ve ancak O’nun hoşnutluğuna uygun olması halinde değer taşıyacağını ifade etmektedir.”

“Kim izzet ve şeref istiyorsa (bilsin ki) izzet ve şerefin hepsi Allah’ındır.” (Fâtır 10)

İzzet; hassasiyet, şeref, değerlilik, başarı, güç gibi anlamlara gelir. İzzeti patronda, annede, eşte, kısaca dışarıda arayan nefs, zillet-i nefstir; esfel-i safilîn hâlidir. Kişi ne zaman izzeti, değerliliği, başarıyı, gücü, onuru, hassasiyeti dışarıda aramayı bırakırsa, yüzünü Allah’a çevirirse işte o zaman izzet-i nefse doğru yükselişi başlar.

İzzet-i nefs, etken yani liderdir. Sussa bile etkendir. Onun sessizliği bile etkendir. Lider olmayı öğrenin kardeşlerim, çünkü sizin aslınız, hakikatiniz bu. Bu hakikat hepimize Allah tarafından ikram edilmiş bir lütuftur. Bunu neden israf edelim? Neden yerine edilgen olmayı ya da baskın olmayı koyup zillet-i nefse düşelim? Dikkatiniz hep dışarıda çünkü izzetin buradan geleceğine ikna olmuşsunuz. Başka insanların nasıl davrandığı sizi değerli, güçlü, onurlu yapamaz. Bu rüyadan uyanın kardeşlerim.

Başınıza gelen en muhteşem, en harika deneyim bile sizi izzetli, değerli, onurlu, hassasiyetli yapamaz. Tam tersi de geçerlidir. Kişideki izzeti dışarıdan gelen hiçbir şey değiştiremez, azaltamaz. Kişideki izzet ancak kişi izzeti dışarıda ararsa azalır ve süreç içinde yok olur kardeşlerim.

Sürekli tekrar ettiğim bir şey var kardeşlerim: İyilik, adil değilse iyilik değildir.

Allah insanlarla yardımlaşmamızı öğütler. Ancak hangi konuda yardımlaşmamamız gerektiğini, yani yardımlaşmanın sınırını da çizmiştir.

Ne demiştik? Esfel-i safilîn, Allah’ın çizdiği sınırları ihlal eder ve kendisine ya da çevresine zarar verir.

Allah’ın yardımlaşmada çizdiği sınır şudur:

“Hayırda, erdemde ve takvâda yardımlaşın; günahta ve kötülükte değil. Allah’tan sakının (ilahi yasalara uymamaktan kendinizi sakındırın), çünkü azabı (ilahi yasalara uymamanın azabı) pek çetindir.” (Maide Suresi 2)

Birinin kumar borcunu ödemek; günahta ve kötülükte yardımlaşmaktır. Günahta ve kötülükte yardımlaşan, bunun azabını mutlaka üzerine çekecektir. Bir insan kendi evladı bile olsa, eğer ki ahseni takvim üzere yaşıyorsa, kendi evladı bile olsa günahta ve kötülükte yardımlaşmaz kardeşlerim. Bu hâl edilgen, Allah’tan yüz çevirmiş, Allah’ın sınırlarını tanımayan esfel-i safilîn hâlidir.

“Ne yapayım, ödemek zorundayım.” Kim diyor bunu, kim iddia ediyor bunu? Ego, yani şeytan. Allah “Günahta ve kötülükte yardımlaşma.” diyor, sınırı çizmiş. “Bu sınırı aşan azabı görür.” diyor. Biz ne yapıyoruz? Sınırları aşıp aşıp sonra yaşarken unuttuğumuz Allah aklımıza geliveriyor. Başlıyoruz O’ndan yardım istemeye.

Birinin kumar borcu için kredi çekip kapatacağımıza, parasız olduğu için kazandığı üniversiteye kaydını yaptıramayan o kişiye yardım etmemiz gerekir. Ancak o kadar benciliz ki, yani o kadar tedebbür etmiyoruz ki ve o kadar sadece “ben” noktasından bakıyoruz ki: “Ne yapayım, kızımın damadı, kapatmayayım mı yani borcu? Tabii ki kapatacağım.” diyoruz.

Oysa Allah diyor ki: “O gün (kıyamet geldiğinde) emziren anne bebeğini bırakacak.” Dünyada en gerçek sandığımız anne-bebek ilişkisinin bile geçersiz olacağı o gün. Hesap verirken ne diyeceksiniz? “Kızımın kocası için Allah’ın sınırını ihlal ettim.” mi diyeceksiniz?

Kardeşimizin yapabileceği hiçbir şey yok. Ayrıca tek sorununun evini satmak zorunda oluşu olmadığını düşünüyorum. Yaşamının temel olarak ilahi yasaları çiğnemek üzere yaşadığını düşünüyorum. Yani kardeşimiz asıl meselesinin evini kaybetmek üzere oluşu sanıyor.

Oysa asıl meselesi; dünya yaşamında yaptıkları ile kazandıklarıdır. Erdem, hayır üzere yardımlaşmak yerine günah ve kötülükte yardımlaşmayı kendimize hak saydığımız sürece; “Ne yapalım dostum, ne yapayım annem, ne yapayım evladım…” vs. kendi ellerimizle kazandıklarımızın hem bu dünyada hem de ahirette karşılığını alacağız.

Kardeşime önerim; evini kurtarma derdini bırakmasıdır. Ahireti kurtarma derdine düşmesidir. Bol bol tövbe, bol bol…

“Zalime meyletme yoksa ateş sana da dokunur.” (Hud Suresi 113)

Kumarbazın kumar borcunu ödeyen, zalime meyletmiştir. Ve Allah’ın yasası bu: Zalime meyledene ateş dokunur.

“De ki: Eğer Rahmân bana bir zarar vermek isterse, Allah’tan başka taptıklarınız O’nun azabını giderebilir mi? Hayır, gideremezler.” (Zümer 38)

Şimdi kardeşimiz, Allah’tan başka taptığı şey olan kızından bu azabı gidermesini istesin; giderebilir mi? Gideremez değil mi? O halde evladım noktasından değil, her zaman Allah merkezinden bakmalıyız.

Örneğin Mısır; Filistin için yürümek isteyenleri engelledi değil mi? Askerlerden bir blok oluşturdu, geçişe izin vermedi. İşte günahta ve kötülükte yardımlaşmak budur. Biz kendi bireysel yaşamlarımızda günahta ve kötülükte yardımlaşıp bunun adına da aile ilişkisi, dost ilişkisi, arkadaş ilişkisi, karı koca ilişkisi adını koyup günahı süslemeye çalışıyoruz. Bu sebeple kollektifte “günahta ve kötülükte yardımlaşmayı“ besliyoruz. Sonra kendi ellerimizle beslediğimiz şeyi haberlerde görünce öfkeleniyoruz. Biz kardeşlerim günahta ve kötülükte değil erdemde ve takvada yardımlaşmayı çoğaltırsak haberlerde bunları daha az görürüz.

Tövbe bambaşka bir haldir kardeşim. Kumar oynayıp dağ gibi borç yapan ama tövbe eden birinin hali şöyledir: yaptığı hatayı telafi edebilmek adına başka kişileri riske atmaz. Tövbeden önce yaptığı kumar borcunu başkalarının ödemesini istemez; gerçekten tövbe eden biri, hatalarının sonuçları ne ise ona razıdır. Kaç yaşına gelmiş, kaynanasına dağ gibi kredi çektirmez. Kendi hatalarını başkalarının fedakârlık yaparak kapatmasını istemez.

Gerçekten tövbe eden biri mahcuptur kardeşlerim. Bununla beraber diyelim ki kumar oynamış, dağ gibi borç yapmış ama gerçekten tövbe etmiş biri var. Diyelim ki sizden “Kumar borcumu kapat.” da demiyor; neyse, hatasının sonucuna razı olmuş. Böyle birinin kumar borcunu ödemek, o kişinin tövbesini riske atar kardeşlerim. Çünkü kumar bir bağımlılıktır.

Siz “iyilik yapacağım” diye gerçekten tövbe etmiş birinin borçlarını öderseniz ona borç bulabileceği başka kaynaklar açmış olursunuz. Öyle bir an gelir ki tövbe eden bile şeytana yenilebilir; borcu olmadığı için borç bulma konusunda zorlanmaz ve bulduğu borçla tekrar kumara dalabilir.

Yani eğer ki çevrenizde kumara gerçekten tövbe etmiş biri varsa, siz onun iyiliği için tövbesinin gereğini yerine getirmesini desteklemek için onun kumar borcunu ödemeyin kardeşlerim. Böyle bir şey onun iyiliğine değil, kötülüğüne olur.

Ancak onlara güzel söz söyleyin; temel ihtiyaçlarını (eline para vermeden) siz karşılayın. Örneğin, kirasını ödeyin, evine alışveriş yapın vb. Tövbesinin gereğini yerine getirmesini destekleyin; ancak ona yeni para kaynakları bulabileceği hiçbir destekte bulunmayın. Toplu para vermeyin, kredi kartı borcunu kapatmayın. “İyilik yapıyorum.” derken ona kötülük yaparsınız çünkü kumar bir bağımlılıktır.

Böyle birinin biraz zamana ihtiyacı vardır; iradesinin bağımlılıktan daha güçlü olmasına ihtiyacı varır.

izinle Barnabas İncil’ini paylaşmak istiyorum. Peki, Barnabas İncil’i ile ilgili iddialar nedir?

Bu İncil ile ilgili iddialar şunlardır:

Barnabas aslen Kıbrıslı olup Yahudi bir aileden doğmuştur. Asıl adı Joseph (Yusuf)’tur. “Barnabas” ise “teselli oğlu” anlamında ona sonradan verilmiş bir lakaptır. Barnabas’ın kaleme aldığı İncil, Hz. İsa’nın mesajını yaydığı üç yıllık süre içinde, bizzat Hz. İsa’nın yanında geçiren bir kişi tarafından yazılmıştır. Kabul edilmiş dört İncil’in yazarlarının aksine, o İsa ile doğrudan teması olmuş ve öğretisini doğrudan İsa’dan almış biriydi. Barnabas İncili ve Tevhid (Allah’ın birliği) inancının, MS 325’e kadar İskenderiye kiliselerinde ve asırlar boyu Antakya bölgesinde etkili olduğu gözlenmektedir. İraneus’un (MS 130-200) yazılarından, bu İncil’in İsa’nın doğumundan sonraki birinci ve ikinci yüzyıllarda elden ele dolaştığı anlaşılmaktadır.

Barnabas İncili’nin ilk yasaklanışı ise 325’te ünlü İznik Konsülü’nde gerçekleşti. Teslis, Pavlus Kilisesi’nin resmî inancı olarak ilan edildi ve bu kararın sonuçlarından biri olarak, o zaman elde bulunan üç yüz kadar İncil’den sadece dördünün kilisenin resmî İncilleri olarak seçilmesi sağlandı. Bunlar Matta, Markos, Luka ve Yuhanna’nın yazdıkları İncillerdir. İçlerinde Barnabas İncili’nin de bulunduğu diğer İncillerin bütünüyle yok edilmesi emredildi. Geçerliliği tanınmamış İncillerden birini yanında bulunduranın öldürüleceğine dair emir çıkarıldı. MS 366’da papa olan Damasus’un (304-384), Barnabas İncili’nin okunmaması hakkında buyrultu yayımladığı kaydedilir. Bu buyrultu, MS 395’te ölen Sezarya Piskoposu Gelasus tarafından da desteklenmiştir. Bu piskopos, İncil’i Apokrifa (halktan gizlenen kitaplar) listesine almıştır. Böylece daha bu aşamada, İncil’e kitlelerin yaygın ulaşımı engellenmiştir.

Barnabas İncili’nin Müslümanlar tarafından yazılmadığının bir delili de şudur: Hz. Peygamber’in dünyaya gelişinden 75 yıl önce (MS 496), Papa I. Gelasius döneminde “yanlış ve dinî düşüncelere aykırı kitaplar” adı altında hazırlanan listede Barnabas İncili’nin adının geçmesidir. Bu listenin orijinal hâli günümüze kadar ulaşmıştır. Buna ek olarak, 7. yüzyıldan gelen ayrı bir belgede de Barnabas İncili (The Gospel according to Barnabas), “Aykırı Kitaplar” arasında tanımlanmıştır.

Putperest Roma dininin İsa’nın aslî öğretileri içine girmesine karşı, kendi fikirlerini desteklemek için Barnabas İncili’nden alıntılar yapılmıştır.

“Kimse Meryem’e Tanrı’nın annesi demesin, çünkü Meryem sadece bir insandı” diyen İstanbul Piskoposu Nestorius ise 431 senesinde aforoz edilmiştir. Daha önceleri (1553) tevhidi ve İznik Konsülü öncesi kaynaklara dönülmesi gerektiğini, bu konsül ile gerçek Hristiyanlığın bozulmaya uğradığını açıkça savunan bir entelektüel yazar olan Michael Servetus’un da akıbeti aynı olmuştur.

Evet kardeşlerim, Barnabas İncil’i ile ilgili iddialar bu şekilde. Aramice yazılan bu İncil’in orijinali değil, orijinalinden çevrildiği söylenen İtalyanca ve İspanyolca metinleri bugün elimizdedir. Bu metinlerden İngilizceye, oradan da Türkçeye çevrilmiştir.

Orijinal Aramice metin ise şimdilik ortada yoktur. Aşağıda Türkçeye çevrilen metinden alıntı yapmak istiyorum: Hz. Muhammed’i müjdeleyen pasajlardan bazıları:

> “Bakın, size söylüyorum ki, şeytan Allah’ın kanunlarını hükümsüz kılmak için çalışır durur; ve bu nedenle, yoldaşları olan sahte imanlı münafıklar ve yaşantıları şehvet peşinde geçen günahkârlarla birlikte, bugün hemen hemen her şeyi kirletmiş bulunmaktadır ki, pek az gerçeğe rastlanılmaktadır. Yazıklar olsun münafıklara, çünkü bu dünyanın övgüleri, cehennemde onlar için azaba ve hakarete dönüşecektir.

Bu nedenle size diyorum ki, Allah’ın elçisi, Allah’ın yarattığı hemen her şeye mutluluk getirecek olan bir nurdur; çünkü o, anlayış ve müşavere ruhuyla, hikmet ve kudret ruhuyla, korku ve sevgi ruhuyla, akıl ve itidal ruhuyla donatılmıştır; rahmet ve merhamet ruhuyla, adalet ve takva ruhuyla, yumuşaklık ve sabır ruhuyla donatılmıştır ki, bunları o Allah’tan, bütün diğer yaratıklarına verdiğinden üç kat daha fazla almıştır.

Ey, O’nun dünyaya geleceği kutlu zaman! İnanın bana, O’nun ruhunu görenlere Allah peygamberlik verdiğinden, her peygamber gibi ben de O’nu gördüm ve O’na saygı gösterdim. O’nu görünce, ruhum teselli ile doldu ve dedim: ‘Ey Muhammed, Allah seninle olsun ve beni ayakkabının bağlarını çözecek değerde kılsın. Buna ermekle ben de büyük bir peygamber ve Allah’ın kutsal bir kulu olacağım.’ Ve İsa böyle deyip Allah’a şükretti.

O zaman kâhin dedi: ‘Mesih’e ne ad verilecek ve hangi işaret(ler) onun gelişini ortaya koyacaktır?’

İsa cevap verdi: ‘Mesih’in adı hayranlık uyandırır; çünkü Allah ruhunu yaratıp da göksel bir nur içine koyduğu zaman, ona bu adı kendisi vermiştir. Allah dedi: ‘Bekle Muhammed; çünkü senin uğruna Cennet’i, dünyayı ve yığınlarca yaratığı yaratacağım, içlerinden seni bir elçi yapacağım, öyle ki kim seni kutsarsa kutsanacak, kim seni lanetlerse lanetlenecektir. Seni dünyaya göndereceğim zaman, kurtuluşa elçim olarak göndereceğim ve senin sözün gerçek olacak. O kadar ki, gök ve yer düşecek, fakat senin dinin düşmeyecek. MUHAMMED, O’nun kutlu adıdır.’

O zaman kalabalık seslerini yükseltip dediler: ‘Ey Allah, bize elçini gönder! Ey Muhammed, dünyanın kurtuluşu için çabuk gel!’

İsa kalp coşkusuyla cevap verdi: ‘O, Allah’ın elçisi Muhammed’dir. Ve o dünyaya geldiği zaman, yağmurun, uzun bir süre yağmur almadıktan sonra yere meyve verdirmesi gibi, o da getireceği bol rahmetle insanlar arasında salih ameller için bir fırsat olacak. Çünkü o, Allah’ın rahmetiyle yüklü beyaz bir buluttur. Bu rahmeti Allah, mürşidler üzerine yağmur gibi fışkırtacaktır.’”

Ayrıca; Barnabas İncili ve tevhid (Allah’ın birliği) inancının MS 325’e kadar İskenderiye kiliselerinde ve asırlar boyu Antakya bölgesinde etkili olduğu bilgisi, Antakya Tarsus’ta “içeriği sır gibi saklanan” kazının sebebinin de bu orijinal İncil ile ilgili olduğu iddia edilmişti.

Soru: Dünyadaki üç dinin peygamberleri de Orta Doğu’dan çıkmış. Güney Amerika, Hindistan, Çin’de ruh öğretileri mevcut. Genel anlamda hepsinin bağlantıları hakkında görüşünüz nedir?

Cevap: “Biz her kavme, kendi içlerinden ve kendi dilleriyle konuşan bir resul gönderdik.” (İbrahim Suresi, 4)

Peki her kavme gönderilen resuller neyi tebliğ etti?

“Şüphesiz Allah katında din İslam’dır.” (Ali İmran 19)

Peki bu kadar resul ve nebi var, biz kime iman edeceğiz?

“De ki: ‘Biz Allah’a, bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına indirilene, Musa’ya, İsa’ya ve diğer resullere Rablerinden inzal olana iman ettik. Onlar arasında hiçbir ayrım yapmayız ve biz Müslümanlarız.’” (Ali İmran 84)

Günümüz toplumunda “sadece Kur’an’a iman edenler Müslümandır” diye bir bilgi var.

Oysa Kur’an inzal olmadan yüzlerce yıl hatta binlerce yıl önce yaşamış resullerin Müslüman oldukları açıklanıyor. Biz Hz. İsa’yı, Hristiyanlık diye bir din var ve Hz. İsa o dinin nebisi sanıyoruz. Oysa Hz. İsa’nın havarilerinin dahi Müslüman olduğu açıklanıyor:

“Havâriler: ‘Biziz Allah için yardım edenler.’ dediler, Allah’a iman ettik, sen de tanık ol ki biz Müslümanlarız.” (Âl-i İmran 52)

“Musa dedi ki: ‘Ey kavmim! Eğer Allah’a iman ettiyseniz O’na tevekkül edin ve Müslüman olun.’” (Yunus 84)

Kur’an-ı Kerim daha inzal olmamış ama Hz. Musa kavmini Müslüman olmaya davet ediyor, havarilerin ise Müslüman olduğu açıklanıyor. Keza Hz. Yusuf, Hz. İbrahim’in de Müslüman olduğu açıklanıyor.

Kur’an İslam dininin ilk kitabı ve Hz. Muhammed İslam dininin ilk nebisi değildir. Kur’an yeni bir din getirmemiştir. Peki nedir Kur’an?

“Ey Muhammed! Sana da, daha öncekileri tasdik eden ve onları koruyan hak kitap olan Kur’an’ı indirdik…” (Maide 48)

Kur’an ile İslam dininin tebliğisi kemâle ermiştir:

“Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinize nimetimi tamamladım ve din olarak sizin için İslam’ı seçtim.” (Maide 3)

Resuller arasında ayrım yapanlara ise bir ikaz var:

“Onlar, öyle kişilerdir ki Allah’ı ve Resullerini inkâr ederler, Allah’ın Resulleri arasını ayırmak isterler ve ‘bazısına inandık, bazısına inanmadık’ derler ve imanla küfür arasında bir yol tutmak isterler.” (Nisa 150)

Kardeşlerim, gene çok yaygın olarak bilinen bir yanlış var ki; her resule kutsal kitap inmemiştir. Paylaştığım Ali İmran 84. ayette, Hz. Yakup’a Rabbinden inzal olana iman ettik deniyor örneğin. Hz. Yakup’a kutsal kitap inmemiştir oysa. Ya da Hz. İshak’a Rabbinden inzal olana iman ettik deniyor; Hz. İshak’a da kutsal kitap inmemiştir. Ve ayet her resule Rabbinden inzal olana iman ettik diyor. Her resule kutsal kitap inmedi ise o hâlde biz neye iman edeceğiz? Rabblerinden ne inzal oldu ise ona iman edeceğiz ve hiçbirini birbirinden ayırt etmeyeceğiz. İşte günümüzde “kadim metinler” denilen şey budur. Kadim metinler, o kavmin resulüne Rabbinden inzal olan bilgilerdir.

Resullere Rabblerinden inzal olan bilgilerin şeriatları farklıdır ancak ilahi mesaj aynıdır. Biz farklı şeriatları farklı din sanıyoruz:

“Her birinize (ümmetlere) bir şeriat (yol) ve bir minhâc (metot, yöntem) kıldık…” (Maide 48)

Şeriat (şir‘at / şîr‘a) → İlahi kaynaklı hukukî ve ibadetle ilgili düzenlemeler.

Minhâc → Yürünmesi gereken yol, metodoloji, yani dinin yaşanma biçimi.

Tek din İslam’dır, ancak İslam dini için her ümmete farklı şeriat ve minhâc belirlenmiştir. Farklı şeriat ve minhâc, farklı din demek değildir. Yani dünyadaki dinlerin hepsi Ortadoğu’dan çıkmadı. Her bölgeye, her topluluğa Allah o kavmin diliyle konuşan resul ve nebi gönderdi. Hepsi İslam’ı anlattı. Farklı din yoktur; farklı şeriat ve minhâc vardır.

Kardeşimiz “Genel anlamda hepsinin bağlantıları hakkında görüşünüz nedir?” diye soruyor.

Hepsinin bağlantısı nübüvvet köprüsüdür. Nübüvvet, Arapça “nebe’e” kökünden gelir; bu kök “haber vermek, önemli ve büyük haber” anlamındadır. Dolayısıyla nübüvvet, “Allah’tan haber getirme görevi” anlamına gelir.

İşte tüm kutsal ve kadim metinlerin arasındaki bağ nübüvvet bağıdır. Ve aslında her resul ve nebi birbirinin yardımcısıdır aynı zamanda:

“Allah, Resullerden kesin söz almıştı: ‘Size kitap ve hikmet verdikten sonra, sizin yanınızda olanı tasdik eden bir resul gelirse, ona mutlaka iman edecek ve yardım edeceksiniz!’ demişti…” (Ali İmran 81)

“Hani biz resullerden kesin söz almıştık: Senden, Nuh’tan, İbrahim’den, Musa’dan ve Meryem oğlu İsa’dan. Hepsinden sağlam bir söz almıştık.” (Ahzab 7)

Kur’an bütün resul ve nebilerin:

🕊️ Aynı tevhid mesajını taşıyan,

🧱 Aynı binanın tuğlaları gibi birbirini tamamlayan,

🤝 Aynı ilahi göreve omuz veren yardımcılar olduğunu bildirir.

Kardeşlerim, Allah Kur’an’da ayrımcılığı, ötekileştirmeyi reddeder. Biz çok kolay bir şekilde “şu İslam dışı, bu İslam dışı” gibi ifadeler kullanıyoruz. Örneğin doğudaki toplulukların kullandığı mantralar İslam dışı sanılıyor. Oysa Allah, Hac Suresi 40’ta şunu açıklıyor: manastırlarda, tapınaklarda, kiliselerde, havralarda Allah’ın isimlerinin zikredildiğini açıklıyor. Bugün herhangi bir tapınak ya da manastırda tekrar edilen mantraların da Allah’ın ismi olduğunu bilen ya da anlayan kaç Müslüman vardır? Bugün Diyanet ve pek çok tarikat dahi mantraların İslam dışı olduğunu söylüyor; üstelik açık açık Kur’an’da ayet varken. İslam dışı olduğu iddiası o kavmin resulüne de bir hakaret değil midir?

Bağdaş kurmak İslam dışıdır gibi ifadeler dahi mevcut; çünkü doğu ülkeleri bağdaş kurup mantra tekrar ediyor diye mantrayı da bağdaşı da İslam dışı ilan etmiş durumdayız.

İslam nedir kardeşlerim? Müslüman kimdir? Bunları çok iyi anlamamız gerekiyor; inanın bana, dünya yaşamında anlamakla ve yaşamakla zorunlu olduğumuz başka hiçbir şey yok. Temel meselemiz budur: Müslüman olmak.

Resulleri ayrıştıran Müslüman olabilir mi? Farklı şeriatları farklı din zanneden Müslüman olabilir mi? Allah’ın resullerine inzal ettiği bilgileri “Kur’an bize yeter” argümanıyla dışlayan ya da hor gören, daha da ötesi bunları İslam dışı ilan eden Müslüman olabilir mi? Bizim herhangi bir şeye İslam dışı derken çok dikkatli olmamız gerekir. Her kavme gönderilen resuller sadece ve sadece İslam’ı tebliğ etmiştir çünkü. O hâlde diğer kavimlerin farklı şeriat ve minhâclarına İslam dışı derken o kavmin resulüne de iftira atmış olmuyor muyuz?

Nübüvvet köprüsünü yıkmaya ve yokmuş gibi göstermeye çalışan bilgilere hiç itimat etmiyorum. İslam Çin’de de tebliğ edilmiştir, Japonya’da da, Hindistan’da da vs. O kavmin diliyle tebliğ edilmiştir. Diller farklıdır, şeriat ve minhâclar farklıdır. Tebliğ edilen sünnetullah aynıdır. İlahi yasalar aynıdır. İlahi mesaj aynıdır. Aralarındaki bağı gören tevhid şuuruna adım atmıştır. İsim, dil, şeriat ve minhâc farklılıklarına takılan ise henüz tevhid şuurunda değildir.

Elbette kavimler, resulün ve nebilerin mesajlarının uygulamasını yıllar içinde bozmuştur. Hiçbir resul “put yapın ve o puta tapın” dememiştir. Ancak resullerin ölümünden sonra yanlış uygulamalar ortaya çıkmıştır. Bu yanlış uygulamalara bakıp da o resule Rabbinden inzal olanı İslam dışı ilan etmek körlüktür.

Örneğin Hindistan’daki resul Krishna, kavmine tebliğ etmeye başladığında kavmi zaten puta tapıyordu. Krishna, puta tapanların düşük imanlı olduğunu açıklamıştır ki Kur’an’daki müşrik ifadesi ile paraleldir. Bazılarının ise iki yüzlü olduğunu açıklamıştır ki Kur’an’daki münafık ifadesi ile paraleldir. Bhagavat Gita; puta tapmayı arzu temelli bir sapkınlık olarak açıklamıştır.

Bunun gibi örnekler çoktur kardeşlerim. Her resul ve nebi, birbiri ile ashaptır, birbirine yardımcı kılınmıştır. Hepsi İslam’ı tebliğ etmiştir, hepsi Müslümandır. Aralarındaki bağ ise asla kopmayacak bir bağdır; çünkü Allah’a söz vermişlerdir. Nübüvvet bağı ile birbirlerine bağlı ve birbirlerinin yardımcılarıdırlar.

Zikirlerin kemalat hali Kur’an’dadır elbette. Ancak bu diğer mantraları İslam dışı yapmaz. Diğer mantralar kemalat hali değil yapar. Bununla beraber Hz. Muhammed (sav) inzal olunan Kur’an ile hiçbir şeyi “yeniden düzenlememiştir.” Tasdik etmiş ve tamamlamıştır. Ayrıca uygulamada tevhidden uzaklaşılan yerleri de ikaz etmiştir. Buna yeniden düzenleme denmez kanımca.

Kur’an’da arzdaki tüm Resul ve Nebilere inzal olan bilgiler mevcuttur. Kur’an’ın en önemli özelliklerinden biri budur. İkinci olarak, diğer öğretilerde bulunmayan bilgiler de mevcuttur; ikinci özelliği budur. Ve uygulamada “yoldan çıkışan yerler” ile ilgili de ikazlar vardır. Bu sebeple Kur’an bir hidayet rehberidir.

Ya da kullanımda anlam farklılığı varken neden kullanalım Ra Ma Da Sa yerine örneğin La ilahe illallah öğretilmişken.

✔️ Kimse mantra tekrar etmek zorunda değildir. Ben kardeşime katılıyorum (bence de) La ilahe illallah, kemalata erdirilmiş zikrini tercih ederim. Ancak “İslam dışıdır” iddiası, büyük bir iddiadır; demeye çalıştığım şey bu.

Bu mesajınıza resulleri dışlamak anlamında ben de katılıyorum ama yazınızda değişmiş, bozulmuş yollarını kabul etmek, maneviyat olarak zararsız manası da varken bilinçsiz halkın buna yönlendirilmesi gibi bir duruma mahal vereceğinden tehlikeli bir yola da sürükleyeceği düşüncesiyle ve “sebep olan yapan gibidir” kaidesince çok da paylaşmamak gerekir diye düşünüyorum.

Kaleminizin kuvvetine saygı duyarım fakat kardeşlik adına şirk tehlikesi konusuna dikkatinizi çekmek isterim.

Tabii ki tercih ve sorumluluk size ait.

✔️Elbette kardeşim, teşekkür ederim. Umarım Kur’an bilgilerine sızan şirk unsurları konusunda da bu şekilde hassas oluruz. Şirki sadece başka öğretilerde arıyoruz zira. Her kavim şirke düşüyor, sadece o mantraları kullananlar değil.

Hayır, Kabala ve majik öğreti İslam dışıdır. Her şeyden önce bu öğretilerin bir Resul’u yoktur. Resul, Allah tarafından yetkilendirilmiş kimsedir. Kabala öğretisinin bir Resul’ü yoktur. Yahudi mistizminden çıktığı tahmin edilir. 12. yy’da ilk defa Kabala ismi kullanılmıştır. Aynı şekilde majik öğretilerin de bir Resul’ü yoktur. Daha çok yaratma ya da kendini yaratma temalıdır. Resuller muhakkak başka Resullere de atıfta bulunur. Örneğin Bhagavat Gita’da başka pek çok Resul isimleri geçer. Değiştirilmemiş İncil’de Hz. Eyüp, Hz. Musa, Hz. Yahya, Hz. İshak’ın isimleri geçer ve Hz. İsa’dan sonraki son Nebi Hz. Muhammed’in de ismi geçer. Değiştirilmemiş Tevrat’ta da durum budur.

Yani resuller birbirlerine yardım etme sözü verdikleri ve nübüvvet bağı ile birbirlerine bağlandıkları için başka Resuller’e selam gönderip onları anarlar. Kabala metinlerinde ve majik metinlerde ise başka Resul ismi yoktur. Daha çok; “Bu ilim bize verildi, bu ilim sadece bize verildi.” gibi iddialar vardır. Kendilerini diğer herkesten ya da başka ilimlerden ayrı ve üstün görme vardır. Bu durum Kur’an’da Kârun kıssasıyla anlatılıyor kanımca:

“ Kârun dedi ki: ‘Bu ilim sadece bana verildi.’”

İşte Kabala ve majik öğreti bir Kârun zihniyetidir. Ardında Resul olmayan hiçbir öğreti, hak ilim olamaz.

Bizde yaratma gücü yoktur, çünkü “yaratmak” (halq) Kur’an’da yalnızca Allah’a isnat edilir. Yani yoktan var etmek, hiçliği bir varlığa dönüştürmek insana ait bir özellik değildir. Ancak bizde niyet, irade ve yöneliş vardır. Allah bu yönelişe göre “yaratmayı” dilerse, yaratır. Yani bizim yaptığımız şey aslında yaratmak değil; seçmek, niyet etmek ve teslim olmaktır. Bu kişiler bir şeyi “yarattıklarını” sanıyor olabilirler ama aslında zihinsel ve enerjetik düzeyde bir hizalanma sağlıyorlar. Bu hizalanma Allah’ın koyduğu sistemsel yasalarla işler. Evrensel yasalar da Allah’ın sünnetidir/ilahi yasasıdır. Ve insanın bedeninde de bu yasalar işler.

Fiziksel bedenin çevresini saran enerji beden vardır, sonra zihin beden, sonra akıl beden ve sonra ruh beden vardır. Yani insan denilen varlık beş bedenden oluşur ancak biz aynada sadece bir tanesini görüyoruz. Enerji bedende akan prana isminde bir yaşam enerjisi vardır. Prana ya da chi ismiyle bildiğimiz bu enerji; latif, ışıklı ve eterik bir sıvıdır. Gözle görülmez. Fiziksel bedenin de zihin bedenin de şifası bu bedende akan prana’dadır. Allah bu sistemi her birimize yerleştirmiştir. Bu, yaratıcının bizdeki nimetlerinden biridir. İşte bir kişi şükür ederse yani verilen bu prana nimetini değerlendirirse; şifa ortaya çıkar. Şifanın asıl ve gerçek yolu budur. Rahman ismi ile her bir insana bunu vermiştir; burada herhangi bir ayırt etme yoktur. Allah’ın Rahman ismi ile ayırt etmeksizin verdiği nimetler vardır.

Örneğin güneşin aydınlatması sadece ona dua eden, ona iman eden insanlar için değil tüm insanlar içindir. İster kâfir ol, ister ateist, ister katil ister rahibe ol; güneş seni aydınlatır, ısıtır, su seni temizler, su senin susuzluğunu dindirir, toprağa tohum ek açar, ağaç meyve verir vs. Rahman suresi ayırt etmeksizin tüm insanlığa verdiği nimetleri saysanız bitiremezsiniz diyor. İşte şükür bilinci budur: Allah’ın Rahman ismi ile ayırt etmeksizin verdiği nimetleri değerlendirmek. Örneğin rüzgar enerjisinden faydalanmak şükür bilincidir. Örneğin güneş enerjisinden faydalanmak şükür bilincidir. Örneğin egzersiz şükür bilincidir. İster kâfir ol, ister inkârcı, ister imanlı.. Egzersiz yapıyorsan genel sağlığın düzelir. Burada ayırt etme yoktur. Kim Allah’ın Rahman ismi ile verdiği nimetleri değerlendirirse karşılığını alır.

İşte pranamayakosha yani enerji beden, Allah’ın Rahman ismi ile hepimize ayırt etmeksizin verdiği bir nimettir ve her kim bunu değerlendirirse ayırt edilmeksizin karşılığını alır. İster kâfir olsun, ister ateist, ister şirkte olsun… Allah’ın sonsuz merhameti gereği bu böyledir çünkü Allah “Ben kendime merhameti farz kıldım.” demiştir. İşte “Ben zihin enerjisi ile kendimi iyileştirdim.” diyenlerin yaptığı şey aslında Allah’ın bu sünnetullahıdır/ilahi yasasıdır. Burada şifa zihin gücü ile DEĞİL, prana gücü ile ortaya çıkar. Hastalığı veren Allah, şifa yolunu ve yöntemini de bize ikram etmiştir.

Şimdi diyebilirsiniz ki “Bu prana madem hastalıkları iyileştiriyor, tıp neden bunu kabul etmiyor?”

Tıp kabul etmiyor ama bazı kabul eden ve bununla çalışan hekimler oldu; ancak izin verilmedi.

Örneğin Wilhelm Reich, modern bilimin dışladığı ama kadim bilgeliğin çok iyi tanıdığı prāṇa kavramını Batı bilimi içinde adeta yeniden keşfetmiş bir isimdir. Ancak o, bunu farklı bir isimle anmıştır: Orgone enerjisi ismiyle anmıştır. Wilhelm Reich, Freud’un öğrencisiydi ama onun çok ötesine geçti. Zihinsel süreçlerin ötesinde bedende bir yaşam enerjisi olduğunu savundu ve bu enerjiye: “Orgon” adını verdi. Orgon; Vedantik gelenekte prāṇa, Çin geleneğinde qi (chi), İslam kozmolojisinde ise nefes-i Rahmanî olarak adlandırılan evrensel yaşam enerjisidir. Wilhelm Reich şunu söylüyordu:

Bedenin hastalığı yalnızca fizyolojik değildir, enerjetik tıkanıklıktır.

Bastırılmış duygular, sosyal baskılar prāṇa akışını durdurur.

Bu tıkanıklık çözülürse beden kendi kendini iyileştirebilir.

Wilhelm Reich bir hekim olarak dünyada ilk defa Rahmanî enerjiyi tanımış, kabul etmiş ve tedavi olarak kullanmış bir hekimdir. Tekrar hatırlatmak isterim, Allah’ın Rahman ismi ile verdiği nimetler ayırt etmeksizin verdiği nimetlerdir ve her kim şükür ederse yani bunları değerlendirirse karşılığını alır. Wilhelm Reich bu enerjinin hem insan bedeninde hem de doğada mevcut olduğunu söyledi; ki gerçekten böyledir. Doğada bulunan yaşam enerjisini/pranayı toplayan ve depolayan bir cihaz icat etti: Orgon akümülatörü.

Bu cihaz ile içinde ileri derece kanser hastaları da dahil 150’den fazla insanı çok kısa sürede tam olarak iyileştirdi.

Peki sonra ne oldu?

1947: Bu durum medya ve tıp camiasının dikkatini çekti; FDA konuyu soruşturmaya başladı.

10 Şubat 1954: FDA, “Orgon enerji akümülatörleri”nin yanlış ve yanıltıcı reklam içerdiği iddiasıyla yasal işlem başlattı.

19 Mart 1954: Federal mahkeme kararıyla cihazların eyaletler arası ticareti ve orgonla ilgili yayınlar yasaklandı, Reich’in tüm cihazları ve literatürü toplanıp imha edildi.

1956: Yasayı ihlal ettiği gerekçesiyle mahkûmiyet kararı verildi.

6 tonluk literatür ve cihazlar yakıldı, yok edildi.

1957: Hapiste kalp krizi sebebiyle hayatını kaybetti.

Evet kardeşlerim, tıp dünyasında prana bilgisinin kabul edilmeme sebebi onun var olmaması değildir. Engellenmesi, bunu dile getirenlerin diplomalarının iptal edilmesi, hapse atılmasıdır. Bizim prana gücüyle çalışmak için illa bir akümülatöre ihtiyacımız yoktur. Olsaydı daha iyi olurdu elbette 😇😇 Ancak dünyadaki deccal yönetimi böyle bir şeye asla izin vermez. İşte Joe Dispenza, Allah’ın Rahman ismi ile hepimize verdiği prana nimetine şükür ettiği, yani değerlendirdiği için şifa ortaya çıktı. Prana ile çalışmak: nefes ve derin odaklanma ile mümkündür.

Joe Dispenza şükür etmiş ancak “Ben iyileştirdim, ben yaptım.” demiştir ki buna hamdsızlık denir. İlahi kanunlara göre şükür ve hamd birlikte gitmelidir. Kişi hamdsız bile olsa Rahman ismi ile verdiği her nimetten yararlanabilir ancak hamdsız biri Allah’ın Rahim ismi ile verdiklerinden yararlanamaz.

Bu da kişiyi dünya yaşamındaki amelleri ile ilgili sıkıntıya sokar: şeytan tesirine çok açık hale getirir, ruhsal tekâmül, nefs tezkiyesi, Allah’a verdiğimiz ahd ve misakları yerine getirme, yani ASIL YAŞAM AMACIMIZI yerine getirmemizi engeller. Hamd; Nur boyutu ile temasımızdır ve Nur boyutu; Allah’ın sadece Rahim ismi ile bazı kullarına verdiği bir nimettir.

Kardeşimiz diyor ki:

“Buradaki kısmı anlayamadım. İşte ne istiyorsun, para, ev, vs… Bunları düşün, hayal et, enerjisini hisset ve olsun… Burası nasıl oluyor hocam?”

Prana sadece yaşamsal konularla ilgili kullanılabilir. Şifa örneğin… Başka şeyler için yani ev, araba, para gibi şeyler için ise çalışmaz. Prana üzerinde çalışarak zihinsel ve fiziksel sağlığı iyileştirebiliriz ama prana üzerinde çalışarak para, ev, araba alamayız. Allah bunu böyle takdir etmiş ve böyle sınırlamıştır.

Yani dikkat, odaklanma ve nefes gücü ile şifa geliyorsa bunlarla ev ve araba da gelir dediğimizde yanılırız. Hatta tam tersi, pranayı bunlar için kullanmaya çalıştığımızda bedendeki prana akışına zarar veririz, tıkanıklıklar ortaya çıkar, zihinsel ya da fiziksel rahatsızlıklara zemin hazırlarız.

Şükürsüzlük; verilen nimetleri etkin ve verimli bir şekilde değerlendirmemektir. Aklı kullanmamak; şükürsüzlüktür. Ya da Müslüman ülkelerdeki petrol rızkını etkin ve verimli değerlendirilmemesi de şükürsüzlüktür.

Size “semi, basar ve fuad verdik ne kadar da az şükür ediyorsunuz” ayeti diyor ki bunları ne kadar da az kullanıp değerlendiriyorsunuz.

İşte Rahmanın ayırt etmeksizin herkesle verdiği nimetleri kullanmayana, bunları örtene, red edene; kefur (çokça örten) ya da kafir (örten) denir.

“Yeryüzünde haksızlığa uğrayanların nimetlerimizle donatıldığını anlamalarını istedik.” Kasas suresi. Ayet diyor ki; sana verilen nimetleri değerlendirmeni istiyorum. Yani senin şükür bilincine geçmeni istiyorum.

Verilen bedene şükür etmek; bedeni etkin ve verimli kullanmaktır. Ancak modern dünyada bedenimizdeki pek çok kas uyur durumdadır. Örneğin spora başlayıp da hayatı değişen insanlar vardır çünkü şükür bilincine çıkmışlardır. Bize verilen zamana şükür; zamanı etkin ve verimli kullanmaktır. Bize verilen akla şükür; aklı kullanmaktır, bize verilen manevi kalbe şükür; manevi kalbi kullanmaktır. Öyle dilsel Allah’ım şükürler olsun demekle sınırlı değildir. Elbette dilsel de analım, zikredelim ama şükür etkin ve verimli şekilde değerlendirmek demektir.

Her şeyin zıddı ile var olduğu Kesrette Şükrü’n zıddı kefurluktur. İnsan suresi 3: “insan ister kefur olur ister şakir..”

Bu bilgiler ışığında şükür etmeyen hamd edebilir mi?

Hamd etmeyen biri şükür ettiğinde genellikle şöyle bir sapmaya düşer:

“Ben bu nimeti hak ettim. Çünkü içimde bu potansiyel var. Çünkü ben yeterince olumlu düşündüm. Çünkü bu benim yaratıcılığımdı.”

Bu modern spiritüalizm ile pazarlanan “sen tanrısın, sende her şey var” aldatmacasına çok benzer. Burada kişi şükretse de yani değerlendirse de kendine, kendi gücüne mal eder. Kendi potansiyeline. Kendi çekim gücüne. Şükür, hamd bilinciyle birleşmezse… Bu kişi:

Nimeti takdir edemez çünkü kaynağını Allah yerine kendine atfeder.

Sınır tanımaz çünkü hamd, “Sınır koyan Rabbime teslimim” demektir.

Her şeyi hak ettiğine inanır çünkü hamd eksikliği onu şımarıklaştırır.

Yaratıcılığı sahiplenir çünkü “Rabbim dilediğine verir” gerçeğini örter.

Hamd neyi öğretir?

Allah’ın seçme hakkı vardır. Dilediğine verir, dilediğinden alır.

Her şey yerli yerindedir. Zenginlik de, fakirlik de, hastalık da, şifa da birer takdirdir.

Ben kontrolü elimde tutmuyorum. Ama Rabbim her şeyin kontrolündedir.

Her hal güzeldir. Çünkü O “el-Hakîm”dir, her şeyi yerli yerince yapandır.

Tekrar hatırlatmak isterim, şükür ve hamd birlikte gitmelidir. Yani kişi hem şükretmeli kendine verilenleri değerlendirmeli hem de hamd etmelidir.

Hamd diğer yönüyle insanın halife olması sonucu yüklendiği sorumluluğu yerine getirmesidir. Yaşam amacını ve kendisine verilen görevi yerine getirmesidir. Ancak kişide şükür yok ama hamd varsa kişi “kaderci” olur. Alın yazım buymuş, Allah böyle takdir etmiş der. Bu bilgi doğrudur ancak şükür yoksa bu söz hamd değildir. Şükürsüz hamd kişiyi edilgen ve pasif bırakır.

Benim şahsi gözlemim şudur: toplumda doğu ülkelerinde hamd vardır ama şükür yoktur. Batı ülkelerinde şükür vardır ama hamd yoktur.

Hangi topluluk; şükür ve hamd ederse yeni dünyada lider o olacaktır.

Her şeyden önce şunu söylemek isterim. Vardan var etmek; üretmektir. Mercimek var, su var, tuz var, yağ var; ben bunları kullanıp değerlendirdiğimde mercimek çorbası yaparım. Buna var etmek deniyorsa eyvallah, kabul ederim. Süt var, ben akıl nimetini kullanarak sütten peynir yaparım. Peynir yoktu, benim akılla verilen nimeti değerlendirmemle var oldu. Kalem var, kâğıt var, ben aklı kullanarak resim çizdim, resim yoktu; ben çizince var oldu. İşte eğer ki sorduğunuz böyle bir var etme ise elbette. Ki bunun adı şükür bilincidir. Rüzgar var, makina var; ben aklımı kullanarak rüzgar enerjisi ile çalışan makina yaparım. O makina yoktu, ben yapınca var oldu. Ki bu şükür bilincidir.

Ancak sorduğunuz soru: “gözlerimi kapar, yeterince inanır ve hayal edersem bir araba var edebilirim çünkü ben Halife’yim” ise burada büyük bir yön hatası vardır. Biz ol deriz ve vardan var ederiz sözü yanlıştır. Ol diyen sadece Allah’tır. Örneğin tohum var, toprak var, güneş var. Ben aklımı kullanarak tohumu ektim toprağa. Her şeyi doğru ve yerinde yaptım ama tohum açmadı. Çünkü ol diyen ol demedi. Allah kün demiyorsa insanın yapacağı hiçbir şey onu olduramaz. İnsan kün demez, Allah’ın kün deyip dememesine saygı duyar. İşte maneviyat adı altında Samirî’ler çok olduğu için biraz hakikat, biraz da kendi hevadan uydurdukları ile konuşur.

Kendi hevadan uydurdukları ile konuşur. Allah kün der ayetini insan kün der diye çevirir. Diğer yönüyle kişide hamd olmadığı için “Halife’yiz biz istediğimizi yaparız” tarzında söylemler ortaya çıkar. “Sen ne istersen o olursun” gibi bilgileri çokça tekrar edilir çünkü hamd yoktur. Oysa Allah bizi sınırladığını, her şeyde tek yetkili mercinin kendisi olduğunu açıklamıştır. Biz halifeyiz ol deriz ve olur söylemi, hikmet denilen asıl mevzuyu göz ardı etmektedir. İnsan hikmet sahibi olmadığı için insana kün deme gücü verilmemiştir. Çünkü Allah’ın her kün sözü ardında diğer çağları dahi etkileyen bir hikmet üzeredir. Bizim için böylesi bir hikmet gaybtır, bilinmezdir. Bir şeyde belki hikmeti bilsek de pek çok şeyde hikmeti bilemeyiz. Eğer insana kün yetkisi verilmiş olsa idi, yeryüzündeki oluşlar hikmetten mahrum kalırdı ve Allah; yer gök birbirine girerdi, kaos çıkardı diye açıklıyor bu durumu.

Meditasyon ülkemizde en çok yanlış anlaşılan kadim ve kutsal uygulamalardan biridir. Her şeyden önce meditasyon, İslam dışı sözü doğru değildir. Meditasyon tam tersi İslam’ın merkezindedir, kalbidir. Meditasyon kelimesi dilimize Fransızca’dan geçmiştir; Fransızca “méditation” kelimesinden geçmiştir. Fransızcadaki bu kelime ise Latince kökenlidir. Anlamı: Derin düşünme, tefekkür etme, dikkati bir konuya yoğunlaştırma anlamına gelir. Yani meditasyon kelimesi, tefekkür kelimesinin Fransızcasıdır. Tefekkür, İslam’ın kalbidir. Tefekkür doğu kadim metinlerinde dhyana ismi ile geçer. Allah, her kavme gönderdiği Resul’leri ile her kavme tefekkürü farz kılmıştır. Sadece bu uygulamanın ismi dil farklılığından dolayı farklıdır, uygulama aynı uygulamadır. Akli düşünme şekli demektir. Her kavim zihin düşünme şeklinden akli düşünme şekline davet edilmiştir. Tefekkür akli düşünmenin çiçek açmasıdır. Meditasyon, dhyana, tefekkür hepsi aynı uygulamadır.

Uygulamanın ismi dil farklılığından dolayı farklıdır. Meditasyona Budist ibadeti olduğu için İslam’da yeri yok demek akıl dışıdır kardeşlerim. Meditasyon yani tefekkür mü İslam dışıdır yoksa tam tersi İslam’ın kalbi midir? Bununla birlikte kardeşimizin sorduğu; geçmiş hayatını affet, içindeki çocuğu kucakla tarzı çalışmalar meditasyon değildir. Meditasyon uygulaması ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. Bunlar belki iç dünyamızda bir şeyleri fark etme çalışması olabilir ama tefekkür yani meditasyon değildir. Ben de YouTube kanalımda “egodan sıyrıl kendin ol” tarzı meditasyon çalışmaları paylaşıyorum. Ancak o çalışmalar da meditasyon değildir, iç dünyamızda bazı noktaları fark etme çalışması, yani müşahade çalışmalarıdır. Tefekkür yani meditasyon; kişi hangi kadim ya da kutsal metni takip ediyor ise o metinlerden seçtiği bir zikri, dikkati odaklayarak tekrar etme çalışmasıdır ki biz buna zikir diyoruz. İşte bu tefekkürün ilk adımıdır.

Çünkü dikkati odaklama yetisi yok ise kişi meditasyon yapamaz yani tefekkür yapamaz. İkinci olarak tefekkür için kişinin kalbinin nurlanmış olması gerekir. İşte zikir yolu ile kişi kalbini nurlandırarak kendini tefekkür/meditasyon için hazırlar. Kadim bir metin olan Patanjali Yoga Sutra’da; sekiz farklı uygulamadan oluşan bir yol çizilir. Meditasyon – tefekkür – dhyana uygulaması; sekiz basamaklı yolun yedinci basamağıdır. Yani meditasyon gözlerimizi kapatıp rahatlayıp geçmişi affedeceğimiz bir uygulama değildir, kalbe ilmin ilham edilmesi, idrak ve şuur genişliği için öncesinde başka uygulamalar yaparak manevi kalbi temizleyerek yapabildiğimiz bir uygulamadır. Sekiz basamaklı yol; yama ve niyama ismi ile davranışları ve içsel tutumların değiştirilmesi ile başlar. Sonra asana ismi ile fiziksel beden üzerinde çalışmakla devam eder.

Sonra pranayama ile nefes üzerinde çalışılır, sonra dağınık dikkati sabitleme çalışması, sonra bir zikri tekrar etme çalışması ve sonra meditasyon/tefekkür çalışması vardır. Yani meditasyon denilen şey gözleri kapatıp öylece beklemek değildir. Günümüzde davranışları değiştirmek, içsel tutumları değiştirmek, fiziksel beden, nefes, dikkati sabitlemek gibi önemli adımlar es geçilmiş; kişiler hemen meditasyona/tefekküre davet edilmektedir. Kişi meditasyon için yani tefekkür için olan bu adımları atladığında kalbi nurlanmadan tefekkür yapar ki bu kişiyi şeytan tesirine daha açık hale getirir.

Tefekkür bir şeyi anlama çabası DEĞİLDİR. Derinlemesine anlayıp kavradığımız bir şeyin özüne inme çalışmasıdır. Kişi ilk önce davranışlarını ilahi yasalara göre ayarlamalı, karakterini değiştirmeye açık olmalı, fani arzularını bırakmaya ve onlardan vazgeçmeye açık olmalı ve gün içinde zikirle dikkati sabitleme konusunda yeterlilik kazanmış olmalıdır ki anladığı ve derinlemesine kavradığı şeyin özüne inebilsin. Davranışlarda dönüşüm, nefiste tezkiye, kalpte temizlik ve zikirle inşa edilen dikkat bu yolun temel taşlarıdır. Zikir, kalbi cilalayan bir nur gibidir. Kalpteki pası, öfkeyi, kibri, açgözlülüğü, nefsani tutkuları ve dağınıklığı temizlemeden hakiki bir tefekkür hali mümkün değildir. Zikir olmadan yapılan sözde meditasyonlar, çoğu zaman kişiyi daha derin bir nefis yanılsamasına, hatta manevi gurura sürükleyebilir.

Bu nedenle tefekkür, ancak kalbin Allah’a teslimiyetiyle; yani nefsten soyunmuş bir bilinç haliyle mümkündür. Ki buna Kur’an; Selim kalp diyor. Yani gerçek tefekkür selim hale gelmiş kalple mümkündür.

Bu bağlamda modern dünyada “meditasyon” adıyla pazarlanan bazı uygulamalar; geçmişi affetmek, olumlama yapmak, sayı sekansları, yaratım yapmak, enerji çağırmak, kendi gücünü aktive etmek gibi yaklaşımlarla tefekkürün özünden sapmıştır. Kişi bu yöntemlerle kendine daha çok odaklanır; oysa tefekkür kişinin “kendinden çıkıp Rabbe yönelme” hâlidir. Aradaki fark çok büyüktür: biri benliği büyütürken, diğeri benliği yok eder. Biri kendilik inşasıdır, diğeri Allah’la yok oluşun (fenâfillah) kapısını aralar.

Bugün bazı çevreler tefekkürü sırf düşünsel bir analiz ya da entelektüel bir çaba gibi görmektedir. Oysa Kur’an’da tefekkür edenler, kalpleriyle görenlerdir. Kalbiyle gören bir kişi, sadece olayların ardındaki anlamı değil, Allah’ın kudretini, rahmetini ve adaletini de temaşa eder. İşte bu, kalbi ilahi hakikatle yoğrulmuş insanın görüşüdür. Bu yüzden gerçek tefekkür ehli olan bir kişi, ahirette değil bu dünyada da felaha ermiş kişidir. Çünkü kalbiyle Hakk’ı temaşa etmeye başlamış olan kişi, artık dünya oyununa kanmaz. O, dışsal görüntülerin ardındaki gerçeği tanımaya başlamıştır. Böyle bir kişinin geçmişi affetme arzusu yoktur, “içimdeki çocuğu kucakla” gibi arzuları yoktur. Yaratayım, oldurayım arzusu yoktur. Günümüzde meditasyon gerçek amacından tamamen sapmış ve Rabb’e değil dünyaya yönelme yolu haline gelmiştir. Peki yapsak ne olur? Ne olacak bu tarz meditasyonları yaparsak? “Rahatlıyorum, iyi geliyor” diyor olabiliriz.

Şu olur: Dünyaya yönelen herkesin kalbi biraz daha kararır kardeşlerim ve kişi rahatladığı ile kalır. Günümüzde iyi hissetmek kutsallaştırılmış ve ilahi bir işaret olarak görülmektedir. İyi hissetmek; önemli ve kıymetli değildir. Kıymetli olan HUŞU’dur. İşte bir meditasyonun/tefekkürün en önemli delili budur. Kalpte huşu ve haşyet ortaya çıkıyor mu? Çünkü tefekkür yani meditasyon Rabb’e yönelme, O’nun açıkladığı hakikatlerin özüne inmektir. Bu hakikatlerin biraz da olsa özüne indi isek haşyet ortaya çıkar. Bir tefekkürün meyvesi sadece ve sadece hakk ilmidir. Bir tefekkür örneğin kişiyi karasız bırakmaz, netleştirir. Kendi ile ilgili ya da herhangi bir durum ile ilgili yanılgısını YOK EDER. Çünkü ilahi yasadır, hakk gelince bâtıl yok olur. Anlama çabası, affetme çabası, oldurma çabası, düzeltme çabası; meditasyon değildir.

Tefekkür yani meditasyon yolu çok yönlü bir adanmışlık gerektirir. Kalbin nurlanmasını gerektirir, dikkati sabitleyebilmeyi gerektirir, alıştığımız ve kanıksadığımız tepkilerden uzaklaşabilmeyi gerektirir. Bunlar olmadan kişi tefekkür için yeterlilik kazanamaz. Anlama; fehm yetisidir ve kalpteki fuad kuvvesinin aktifleşmesidir. Bunun yolu meditasyon değil davranışları, tepkileri, verdiğimiz yanıtları değiştirmektir.

Şunu lütfen hep hatırlayalım: Davranışlar ve alışıldık tepkiler değişmeden kişinin algısı, anlama yetisi açılamaz. Algı açıldığında ise kişinin geçmişi affetme arzusu yok olur. Oldurma arzusu yok olur. İçimdeki çocuğu kucaklama arzusu yok olur. Bizim geçmişle bugün başımızın dertte olmasının nedeni, geçmişimizi anlayamamış olmamızdır. Anlayamadık çünkü anlama yetisi olan fuad kuvvemiz perdeli ya da mühürlü.

Çünkü biz dünyayı yaşarken, dünyaya yanıt verirken; duygulara göre yanıt verdik, arzulara göre yanıt verdik, korkulara göre yanıt verdik; böylece fehm yetimizi yani kalbi anlama yetimizi kapattık. Şimdi tefekkürden önce fehm yetimiz açılmalıdır. Nefesimiz açılmalıdır. Bedenimiz açılmalıdır. Tefekkür için ikinci önemli şey hakk ilmini öğrenmektir. İlimsiz tefekkür/meditasyon olmaz. Hangi kadim ve kutsal metni takip ediyorsan onu öğrenme yolunda olmadan tefekkür olmaz. O metinlerden seçilen bir ayeti ya da bir sözü dikkati odaklayarak tekrar etme uygulaması olmadan tefekkür olmaz. Rabb’in ilahi isimlerini öğrenme ve bunları vird edinme uygulaması olmadan tefekkür olmaz.

Kardeşlerim: Hap uygulamalardan uzak durun derim, size önerim budur. Bir uygulama size ne kadar çok şey vaat ediyorsa ondan o kadar uzak durun derim. Bu meditasyonu yapıp para kazanacaksın, kaderine hâkim olacaksın, içindeki karanlıkla vedalaşacaksın, İsa makamına yükseleceksin, kundalini uyandıracaksın, nur aktivasyonu sağlayacaksın, çocukluğunu affedeceksin gibi çok şey vaat eden her kişiden ya da uygulamadan uzak durmanızı öneririm. Ahir zamanda safsata ve hakikatin birbirine 

karıştığı, hakk’ın batıl ile örtüldüğü, Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isteyenlerin çoğaldığı bu dönemde “Amaaaan, yapayım ne olacak, belki iyi gelir.” anlayışından uzak durmanızı öneririm. Yaşam, “belki” ile yaşanmayacak kadar ciddi bir meseledir.

Kardeşim, biz çocukluktan başlayarak kaç yıl eğitim alıyoruz? Eğer liseyi de bitirirsek 11 yıl eğitim alıyoruz. Eğer üniversite de olursa 15 yıl, eğer master yaparsak 17 yıl eğitim alıyoruz. Bu süreç bize normal ve olağan geliyor ama insan olma meselesi olan tefekkür için kendimizi eğitmek mi bize zor geliyor? Evet, kişi tefekkür için yani insan olabilmek için kendini yıllarca eğitmelidir. Bu eğitim; doktor olma, avukat olma, mimar olma gibi dünya okullarında öğretilmemektedir. Tefekkür, kişinin kendi kendini eğitmesidir her şeyden önce. İnsanın hayvanlardan ve diğer tüm türlerden ayıran en temel farkı; semi, basar ve fuad kuvveleridir. Tefekkür yapabilme yetisidir. Kendisini yaratanı tanıyabilme yetisidir. Ve bunun için kişinin kendini eğitmesi gerekir.

Size önerim şu: En önce tepkisel, alışıldık davranışlarınızı, arzularınızı bırakın, değiştirin. Rabbinize minnettar olmayı öğrenin. Nasıl öğreneceğim? Sürekli bunu zikrederek = “Yüce Rabbim, sana şükranlarımı sunuyorum, sana minnettarım.” diyerek gün boyu. Rabbinize saygı duymayı öğrenin. Nasıl öğreneceğiniz? Zikrederek: “Yüce Rabbim, sana en derin saygılarımı sunuyorum.” diyerek gün boyu. Rabbimizle salât denilen bağ açılmalı ilk önce. Fiziksel beden atıl ve verimsiz halinden aktif ve verimli haline geçmeli. Sonra sığ nefes açılmalı. Zikir çalışılmalı; hem vird hem de manasıyla ilgili ilmi olarak çalışılmalı. Hangi kutsal ya da kadim bilgilere eğilim duyuyorsanız onlar çalışılmalı. İlahi isimler çalışılmalı. Bir workshopa gitmeye ihtiyacınız yok. Özdenetime, istikrara ve adanmışlığa ihtiyacımız var. Ve mesele sadece tefekkür yapma meselesi değil, insan olabilme meselesidir.

Evet, uzun yıllar ve hatta bir ömür boyu insanın kendini eğitmesini gerektirir. Bu eğitim okullarda olmayan bir eğitimdir. Ancak günümüzde bizim bir avantajımız var ki o da internettir. Spor salonuna yazılmadan en iyi eğitmenlerle spor yapabilir, yoga stüdyosuna yazılmadan en iyi eğitmenlerle yoga yapabilir, nefes kamplarına gitmeden nefes çalışmaları yapabilir, ilim için internetteki sayısız makaleden yararlanabilirsiniz. Tüm kadim ve kutsal metinlere internetten erişmek mümkün. Bugün pek çok farklı Kur’an meallerine sadece internet ile erişmek mümkün. Yani kişinin yaşamını bir eğitim atmosferi içinde geçirmesi için Allah daha ne yapsın kardeşim? Bize düşen; özdenetim, özdisiplin ve adanmışlık.

İşte bunlar bizde olmadığı için; biz hep kartvizit için eğitim almaya alıştığımız için, biz hep 3 günlük eğitimlerle “bilge” olmaya çalıştığımız için, işin ucunda dünyevi bir makam yoksa eğitimin “e”sine bile yakın olmadığımız ya da illa bilmem kimden sertifika almamız gerektiğini sandığımız için (bana da çok soruluyor; ben kendi kendimi eğittim Rabbimin rehberliği ile, üstelik sadece internetten); bir ömür boyu eğitim kulağımıza ürkütücü geliyor. Yani hep mi çabalayacağım? Evet, hep çaba, hep çaba. Ama bu sefer dünya için değil, Rabbin için. Sen yolda yürü kardeşim, gerisini günbegün Allah hallediyor.

Bir kardeşimiz, “Nasıl kendinizi internetten eğittiniz (Rabbimin rehberliği ile), nasıl doğru kaynağa ulaştığınıza emin oldunuz?” diye sordu. Kardeşim, prensibim; makale okumaktır. Makale okuyarak öğreniyorum. Bugün sizinle 3 makale paylaşacağım. İnternetten öğrenin derken ne tarz bilgiler kast ettiğimi de örneklendirmiş olurum.

Allah’ın açıkladığı başarı tanımı ile toplumun açıkladığı başarı tanımı birbirinden çok farklıdır. Toplumun nasıl bir başarı tanımı var, hepimiz biliyoruz. Bizi yaratanın nasıl bir başarı tanımı var, bunu irdeleyelim:

Dünya hayatı, bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda övünme ve mal, evlat çoğaltma yarışından ibarettir… Ve neticede o, bir bitkidir ki bir yağmur yetiştirir onu; sonra kurur, sararır ve çerçöp olur.” Hadîd 20

Evet, arzda ne yetişirse yetişsin sonunda sararıp çer çöp olacağını açıklıyor Rabbimiz. Dünya insanı başarı adı altında işte bu çer çöpün peşindedir ki kendimize mal ettiğimiz o dünyasal başarılar dahi “Allah’ın kendisinin yağmurla yetiştirdiği bir bitki”dir. Ancak sonunda sararıp çer çöp olacaktır.

Gökten bir su indirdik, onunla her türlü bitkiyi çıkardık… Düşünen bir topluluk için bunda ayetler vardır.” (En’am 99)

Peki Allah’ın indinde başarı nedir?

Allah’ın rızası ise hepsinden büyüktür. İşte bu, büyük başarıdır.” (Tevbe 72)

“Allah onlardan razı olmuş, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. İşte bu, büyük başarıdır.” (Mâide 119)

“Her can ölümü tadacaktır. Ve ancak kıyamet günü amellerinizin karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konulursa, işte o, gerçek başarıya ulaşmıştır. Dünya hayatı ise aldatıcı bir geçinmeden başka bir şey değildir.” (Âl-i İmrân 185)

“Allah size bağışlanma ve altından ırmaklar akan cennetler vaat eder… İşte bu, büyük başarıdır.” (Saf 12)

Başarı kelimesiyle yakın anlama gelen felâh kelimesidir. Felâh: kurtuluş, esenlik, bereket, gelişme, başarı, gerçek kazanç, huzur ve içsel selamet anlamlarını içerir. Kuran’da felaha eren kişi, dünyasal statüsüne göre değil kalp durumuna göre tanımlanır:

“Andolsun, mümin kişi felâha erdi.” (Müminûn 23:1)

“Nefsini arındıran felaha erdi.” (Şems 91:9)

“Kim tevbe eder, arınırsa işte o felaha ermiştir.” (A’lâ 87:14)

“Takvalı olun, umulur ki felaha erersiniz.” (Bakara 2:189, Âl-i İmran 3:130, Maide 5:10)

“Kim Allah’a şirk koşmaktan ve zalimlikten (nefsine zülm etmekten) sakınırsa, işte onlar felaha erenlerdir.” (En’am 6:135, Kasas 28:6)

Ruhsal doğayla yaşamamak; nefse zülm etmektir. Ruhsal doğamız 19 ruh hasletidir.

“Nefsini hevâdan sakındıran kimse, işte o felaha ermiştir.” (Haşr 59:9, Şems 91:9–10)

Hevâ; mutluluk, güven, tatmin, huzur, sevgi vs. gibi latif hisleri kesretten elde etmeye çalıştığımız tüm arzular, zihin arzuları, kozmik illüzyonla ilgili arzular, raga/istiyorum ve dvesha/istemiyorum zihin modudur.

İki tür rızık vardır: biri arzdaki rızıklar, biri de semalardaki rızıklar;

Göklerde ve yerde rızkınız vardı.” (Zariyat 22)

Eğer ki gözümüzü sadece arzdaki rızıklara diker ve tüm yaşamımızı arzdaki rızıklara erişmek için geçirirsek, o halde çer çöpün peşindeyiz demektir. Ya da Allah’ı sadece arzdaki rızıklara ulaşma mercisi olarak görür, O’nun bizdeki muradını, verdiğimiz sözü es geçersek; bunun adı aldatıcı dünya metasıyla oyalanmaktır. Çünkü arzdaki rızıklar gözümüze ne kadar çekici görünürse görünsün solmaya ve çer çöp olmaya mahkumdur. Dünyada ne kazanırsak kazanalım zaten kazanan değiliz, neyi başarmış olursak olalım o bitkiyi yetiştiren zaten Allah’tır.

Biz arzda eriştiğimiz şeyleri kendi irade ve gücümüzle erişiyoruz sanıyoruz. Ancak arzda her ne vuku buluyorsa, vuku bulan her şey vuku bulmadan çok önce bir kitapta zaten yazılıdır:

“Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen hiçbir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan önce bir kitapta (Levh-i Mahfûz’da) yazılmış olmasın. Şüphesiz bu Allah’a göre kolaydır. Bu, kaybettiklerinize üzülmeyesiniz ve kazandıklarınıza da sevinip şımarmayasanız diye açıklıyoruz. Allah, kendini beğenip övünen kimseleri sevmez.” (Hadîd 23)

Arzda bir şeyi kazandım, başardım diye sevinmek de bir şeyi kaybettim, başaramadım diye üzülmek de Allah’ın indinde “nefsin kendi ile övünmesidir.”

Arzdaki maceramızın tek sebebi semalardaki rızıklarla rızıklanmak için bir vesiledir.

Hz Musa’nın kavmine Allah sema rızıklarını indirdi.

Mann (kudret helvası): Tatlı, gökten inen, zahmetsiz besin.

Selvâ (bıldırcın kuşları): Yine zahmetsiz, doğrudan rahmet eseri bir rızık.

Evet, Allah Kuran’da harika belagat sanatı ile semalardan inen rızıkları bıldırcın ve kudret helvası benzetmesi ile anlatmıştır. Ancak Hz Musa’nın kavmi buna itiraz etmiş ve arzdaki rızıkları istemiştir:

“Hani şöyle demiştiniz: ‘Ey Musa! Biz tek çeşit yemeğe katlanamayız. Rabbine bizim için dua et de bize arzda biten sebzelerden, salatalık, sarımsak, mercimek ve soğandan çıkarsın.’ Musa dedi ki: ‘Siz daha hayırlı olanı, daha aşağı olanla mı değiştirmek istiyorsunuz? Hadi, bir şehre inin, orada istedikleriniz vardır.’ Üzerlerine zillet ve meskenet damgası vuruldu…” (Bakara 2:61)

Allah harika belagat sanatı ile arzdaki rızıkları ise sarımsak, mercimek ve soğan benzetmesi ile anlatıyor. Bıldırcın istemiyorum, ben soğan istiyorum diyen kavmine Hz Musa şöyle söyledi: “Siz daha hayırlı olanı, daha aşağı olanla mı değiştirmek istiyorsunuz? Hadi, bir şehre inin, orada istedikleriniz vardır.” Üzerlerine zillet ve meskenet damgası vuruldu…

Kavmin bize arzdaki rızıklardan ver ifadesi sadece yiyecek tercihi değil, kalbin Allah’ın rızasından vazgeçip dünyaya meyletmesi anlamındadır.

Bu ayet daha derin bir kalbî sapma, yani hakikatten kopup hevâya yönelmenin ifadesidir. Hz Musa; “Şehre inin, lakin üzerinize zillet ve meskenet damgası vuruldu” demektedir.

Zillet:

  • Alçaklık, aşağılanmışlık
  • Şeref ve haysiyetin kaybı
  • Boyun eğme, küçülme

Meskenet:

  • Fakirlik, muhtaçlık
  • Sürekli eksiklik hissi
  • Acz ve çaresizlik duygusu

İçsel tükenmişlik:

  • Sadece maddi değil, ruhsal yoksunluk da içerir.

Evet kardeşlerim! Sema rızıkları yerine arzdaki rızıklara yönelen bir insanda bu iki damga vardır lakin fiziksel gözlerle görünmediği için biz onları mutlu, başarılı, tatmin, özgüvenli vs. sanıyoruz. Ayetten anlıyoruz ki, dünya insanının en temel psikolojik problemleri olan eksiklik hissi, kendini aciz ve aşağı görme, çaresizlik hissi, yetersizlik hissi, özgüvensizlik, özsevgisizlik, özsaygısızlık, sevilmeme hissi, değersizlik hissi gibi duyguların sebebi; kişilerin arzdaki rızıkların peşine düşmesi, semadaki rızıkları ise beğenmemesi ya da yeterli bulmamasıdır. Kalplerinde Allah’ın nurunu, hakikatin rehberliğini bırakıp, zihin arzularına yöneldikleri için, üzerlerine zillet (aşağılanma) ve meskenet (sürekli eksiklik hissi) gibi bir ruhi mühür vurulmuştur.

Zillet ve meskenet: Bazen dıştan gelen bir bela değil, ruhun derinliklerine işleyen bir boşluk hâlidir. Kalp “daha aşağı olana” yöneldiğinde, değer duygusu zedelenir.

Allah’ın verdiği “izzet”i (onur, güç, iç denge) yitirir; kişi dış onay arayan, ezik, muhtaç bir hâle düşer.

“Onlar dünya hayatına razı oldular ve onunla tatmin oldular. Halbuki Allah katında olan daha hayırlıdır.” (Yunus 7-8)

Bu kişiler dünya yaşamlarında arzdaki rızıklardan tatmin oldukları için ya da tatmin olmaya çalıştıkları için gönül gözleri kapanmış ve hakikati göremez olmuşlardır.

“Kim dünya hayatını ve ziynetini isterse onlara yaptıklarının karşılığını orada tastamam veririz… Sonra onlara ahirette sadece ateş vardır.” (Hud 11:15–16)

Evet, örnekleri çoğaltmak mümkün..

Şimdi diyorsunuz ki, hiç mi dünya yaşamından bir şey istemeyeceğim? Kardeşlerim, mesele dünya yaşamından bir şey isteyip istememe meselesi değil, mesele değiş-tokuş meselesidir.

Biz tıpkı Hz Musa’nın kavmi gibi sema rızıklarını arzdaki rızıklarla değiş-tokuş ettik. Tam da bu sebeple çoğumuz zillet ve meskenet ile damgalandık. Yetersiz, eksik, başarısız, korkak, ezilen, aşağılanan, hakkı yenen, yaratılmışa boyun eğen, çaresiz, kesrete muhtaç, bağımlı hâle geldik. Bazılarımız bu hallerin üstünü mal mülk servet ile maskelemiş olabilir. Ancak o sadece bir maskedir.

Arzdaki rızıkları sadece yiyecek, barınma olarak düşünmeyin. Kariyer, ilişkiler, sosyal yaşam, sosyal statü, kartvizit, maddi refah vs. hepsi arzdaki rızıklardır. Bu rızıklar için onları arzulamaya ihtiyacımız olduğunu sanıyoruz. Onları arzulayayım ki arzdan da rızıklanayım diyoruz, bize bu öğretildi çünkü. Ancak bu gerçek değildir. Arzdan rızıklanmak için onları arzulamaya ihtiyacımız YOKTUR. Yaşamınıza bakın, bunu gayet net olarak göreceksiniz. Yaşamınızı dünyasal arzuların şekillendirmediğini, başka bir gücün yönetiminde olduğunu göreceksiniz.

“Elinizde ‘Her ne isterseniz sizin olacaktır’ yazan bir kitap mı var? Yoksa ‘Biz neye hüküm verirsek o olacak’ diye bizden aldığınız bir söz mü var?” (Kalem Suresi 51-52)

Dünyasal arzular yaşamımıza zillet ve meskenetten başka hiçbir şeyi ÇEKMEZ, kardeşlerim.

Bize dünyayı arzulayarak dünyadan rızıklanma öğretildi. Ancak doğrusunu Allah mı bilir, biz mi biliriz kardeşlerim? Allah, sema rızıklarını bırakıp da arzdaki rızıkları arzulayanların zillet ve meskenet ile damgalandığını söylüyorsa biz kime inanacağız? Arzula ki olsun diyenlere mi, Allah’a mı? Arzulayayım ki yapayım diyen zihin sesine mi, Allah’ın elçisine/resulüne mi?

“İman edenler ancak o kimselerdir ki, Allah’a ve Resulüne itaat edenlerdir…”

Hz Musa Allah’ın Resulüdür. Ve ayette diyor ki; sema rızıklarını arzdaki rızıklarla değiş tokuş edenler zillet ve meskenetle damgalandı diyor.

İşte kardeşimiz çevresine mi itaat edecek yoksa Allah’a ve Resulüne mi itaat edecek seçimi ile karşı karşıyadır. Ve biz de aynı seçimle karşı karşıyayız. Dünya sisteminin bize öğrettiğine mi itaat edeceğiz yoksa Allah’ın sözüne mi?

Evet, ruhsuz insanlar var lakin her insana ruh üflendi. Ruhsuz insan demek, ruhsal bağlantısını kaybetmiş, koruyamamış ve süreç içinde bu yolları, bağlantıları Allah tarafından kilitlenmiş insanlardır.

“De ki: ‘Allah’ın vahyi doğruyu mu söylüyorsun yoksa kendi sözünü mü?’ Yoksa Allah’tan başkasını mı çağırıyorsun?” (Fussilet 41:36)

“İçlerinden bazıları, Allah’ın sözü yerine kendi söylediklerini alıyorlar.” (Enfal 8:46)

Onlar kendi söylediklerine uydular ve Allah’ın yolundan saptılar.

İnsanların Allah’ın kesin hükmü ve vahyi yerine kendi görüş ve sözlerine bağlı kalmaları eleştirilir.

  • Bu tutum sapma, inkâr ve gurur belirtileridir.
  • Allah’ın sözü mutlak gerçektir; ona karşı gelmek, gerçekliği reddetmektir.

Kardeşlerim, siz hakikati işitince hakikate itaat etmeyin diye size fısıldayan şeytan tesirine kanmayın. Neden suçlanmak olarak geliyor? Aydınlanmak; müthiş hissetmek, kendini harika hissetmek, aslında ne kadar da değerli ve özel olduğunu anlamak değildir. Aydınlanma yolu; insanın iç alemindeki kirlerle ve kendindeki karanlıkla, yanılgıları ile yüzleştiği bir yoldur. Düşük benlikten (egodan) otantik benliğe/hakiki benliğe, fıtrata geçiş yoludur. Şirkten tevhide gidiş yoludur. Bazı cevapların yargı gibi gelmesinin sebebi egonun “hakikate göre” yargılanmayı sevmemesidir.

İki tür yargı vardır: biri zihinsel yargı, diğeri akılsal yargı.

Zihin yargısı kendi beklentilerine göre, kendi inançlarına göre, kendi doğrularına göre, kendi istememelerine göre ortaya çıkar. Akılsal yargı ise anayasaya/ilahi yasaya göre yapılan yargıdır ki biz bu yasaya ne kadar uyduğumuzla ilgili gerçekten “hakim karşısına” çıkıp yargılanmaktayız ve yargılanacağız. Ego; insanları kendi beklentilerine, kendi arzularına, kendi doğrularına göre habire yargılarken, kendisi anayasaya/ilahi yasaya göre yargılandığında hemen yan çizer. Şunu hatırla kardeşim; ama beni yargılıyor diyen ses o kimlik SEN DEĞİLSİN. O senin düşük benliğin olan ego. Ve kurtulman gereken yer tam orası. Kendini, “yargılanıyorum, bana ceza kesiyor” diyen sesle özdeşleştirme derim. Cezayı kesen ben değilim. 

Hepimize ceza kesiliyor. Hepimiz yaptıklarımızın yapmadıklarımızın  hesabını üstelik anbean veriyoruz. Sonuçlarını da yaşıyoruz. Her insan anbean  akıl düzleminde yargılanmaktadır. Aklın işi budur çünkü: Her şeyi anayasaya / ilahi yasaya göre yargılamak. Buna doğu kadim metinlerinde viveka deniliyor. Şimdi sen, seni pohpohlayan, maskeleri cilalayan, imajını koruyan birini mi işitmek istersin, ki o kişi ben değilim. Yoksa dünya yaşamının saadetle, mutlulukla dolu olması için ilahi yasaları anlatan birini mi işitmek istersin? Ama yargılanıyorum diyen sesin yaşamındaki tüm cezaların tek sebebi olduğunu söylesem ne derdin? Aaaa bana ceza kesiyor diyen sesin yaşamında ödediğin tüm bedellerin tek sebebi olduğunu söylesem ne derdin? Dünya yaşamında bereketin kapısının kapanmasına sebep olan o sese itaat etmek mi yoksa ondan ayrılmak mı gerçekçidir?

Seni mutsuz, çaresiz, sıkıntılı, bereketsiz, sıkışık bırakan benim yazdıklarım mı yoksa bugüne dek o sesin peşinden gitmen mi kardeşim? An be an; beceriksiz, başarısız, işe yaramaz ,değersiz, aptal, senden hiç bir şey olmaz, sen sevilemezsin, sen mutluluğu hak etmiyorsun vs. diyerek zihinde bizi yargılayan, kırbaçlayan o ses şimdi sana diyor ki aaa Meltem hocaya bak seni yargılıyor. Zihin yargılarının hiç bir kıymeti yoktur kardeşlerim. Ancak Akıl yargısı çok önemlidir. Kendinizi ilahi yasaya göre yargılamıyorsanız, buna direniyorsanız bu sizin için gerçek kayıptır, gerçek hüsrandır. Dünya yaşamını saadetle dolu, huzurla, etken  yaşayabilmek; akıl yargısı ile mümkündür.

Yani akıl sadece ahiret mutluluğu için değil dünya mutluluğu için de elzemdir. Mutsuz insan, akılsız insandır kardeşlerim. Ancak bu sözü duyan ego bundan hiç hoşlanmayacaktır. Ve Meltem hoca beni yargılıyor diyerek inkar edecektir hakikat bilgisini..Biz insanlar yüzünden değil akılsızlık yüzünden bu durumdayız. Zihin yargılarıyla yaşadığımız için mutsuzuz. Ve akılla yargılayan bir sözü işittiğimizde ise ondan kaçmak, uzak durmak için elinden geleni yapan sahte benlikle yaşıyoruz. 

“O, aklını kullanmayanların üzerine pislik yağdırır.” Yunus 10:100

“Şüphesiz yeryüzünde yürüyen canlıların en kötüsü, aklını kullanmayan sağır ve dilsizlerdir.” Enfal 8:22

“Aynalama” fikri, özellikle modern spiritüel öğretilerde şu şekilde sunulur:

“Karşındaki seni yansıtır. Onun yaptığı her şey sende şifalanmamış bir yaraya dokunur ya da bastırdığın bir yönünü sana gösterir.”

Bu öğretinin doğru yönü şudur:

İnsanın kendi nefsini tanıması, içsel dürtülerini fark etmesi açısından bazı karşılaşmalar gerçekten birer ayna olabilir. Örneğin sürekli dışlanan biri, kendi değersizlik inancıyla yüzleşebilir. Ama bu durum her karşılaştığımız kişinin bizim bir yansımamız olduğu anlamına gelmez.

Çünkü bu öğreti şu riski taşır:

❌ Kötülüğü mazur göstermek.

❌ Zararlı ilişkileri sürdürmek.

❌ Kendi sınırlarını ihlal etmek.

“Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun…” (Tahrim, 6)

Bu ayet koruma görevini verir. İnsan hem kendisini hem de ailesini “yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten” korumalıdır. “Koruyun” diye çevrilen “kû” kelimesi, “vikaye” kökünden türeyen bir emirdir. “Vikaye” kelimesi sözlükte bir şeyi korumak, zarar verecek şeylerden sakınmak, himaye etmek ve bir şeyi başka bir şeyle tehlikelere karşı koruma altına almak demektir.

Yakıtı insanlar ve taşlar olan ateş; taşlaşmış ve katılaşmış kalpler, yakıp yıkıcı hallerde olanlar, hiddet hallerinde olanlardır. İnsanın kendisini ve ailesini bu insanlardan koruması, uzak durması gerekir.

“Zulmedenlere meyletmeyin, yoksa size de ateş dokunur.” (Hud, 113)

Ayette geçen “zalimûn” kelimesi, sadece kılıçla zulmeden değil; kalemle, dille, bakışla, davranışlarla zulmeden herkesi kapsar. Zulme fiilen ortak olmasan bile, zulmedenle duygusal yakınlık kurmak ateşi çeker.

Zulmedenler;

❗Sürekli dedikodu yapanlar,

❗Laf taşıyanlar,

❗Nifak sokmak için her türlü oyunu çevirenler,

❗Manipülatif insanlar,

❗Arkadan konuşanlar,

❗Sürekli aşağılayanlar, sürekli suçlayanlar,

❗Pasif-agresif davranarak kişi üzerinde kontrol kurmaya çalışanlar,

❗Yalanı, abartıyı, acındırmayı sevenler,

❗”Sana değer veriyorum” maskesini kullanarak sınırlarını ihlal edenler,

❗İtham ve iftira odaklı yaşayanlar,

❗İrade zayıflığı bahanesiyle sürekli yanlışlara devam edenler.

Münafıkun 1-4: Dilleri yaldızlıdır ama kalpleri hastalıklıdır.

❗Konuşurken yaldızlı cümleler kuran ama kalpleri hastalıklı olanlar.

Hümeze Suresi:

“Vay haline her hümeze ve lümezenin!”

➤ Hümeze: Arkadan çekiştirenler

➤ Lümeze: Alay eden, yüzüne laf sokanlar, yaptıkları iyilikleri başa kakanlar

Bozuk tartı kullananlar (Mutaffifin 1-3)

❗ Adil davranmayanlar, insanın emeğini, güvenini ve sevgisini sömürenler.

Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi dost edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”

(Tevbe, 9/23)

“Allah’a ve ahiret gününe iman eden hiçbir kavmi, Allah’a ve Resulü’ne karşı gelen kimselerle — babaları, oğulları, kardeşleri veya aşiretleri olsa bile — dostluk eder görmezsin. Onlar, Allah’ın kalplerine imanı yazdığı ve kendinden bir ruh ile desteklediği kimselerdir…”

(Mücadele, 58/22)

Küfrü imana tercih etmek; küfür, hakikati inkar etme alışkanlığıdır. Kendi bildiklerine dayanan, hakikat bilgilerinden yüz çeviren, hakikate ilgisiz kalan, yani dünyadaki derdi hakikat olmayan kimselerdir. Onların dünyadaki derdi; dünyadır.

Allah’a ve Resulü’ne karşı gelmek; dilde iman ediyorum dese de bu imanı davranışlarında olmayan, haddi aşan kimselerdir.

Sınır çizmek; ötekileştirmeden, hor görmeden, aşağılamadan, zihinde dedikodusunu yapmadan sadece yakın ilişki kurmamak, uzak durmak, dost olmamak demektir.

Karşılaştığımız her bir insan, bu insan kim olursa olsun, kendi zihinsel söylemlerimize ya da duygusal hezeyanlarımıza göre değil, ilahi yasalara göre yanıt vermemiz gerekir. İnsan bu şekilde arınır, ecir kazanır, şuurlanır, hidayet alır, nefs basamaklarında yükselir.

Aynı zamanda bu; Allah’a sadakat göstermektir. Hepimiz hayatımıza giren insanlarla öncelikle bunun eğitimini alıyoruz aslında; Allah’a sadakat. İnsanlara mı sadakat göstereceksin yoksa Allah’a mı? Duygularına mı sadakat göstereceksin yoksa Allah’a mı? Allah’a sadakat göstermek; O’nun çizdiği hudutlara uymak demektir.

“Bu insanı hayatıma ben çektim” bilgisi zayıf ve eksik bir bilgidir. Kişinin Rabbani olması gereken yerde her şeyi kendine mal etmesidir. İnanın bana kardeşlerim, bu eksik bilgilerle sadece daha çok hırpalanır, zarar görür hatta yoldan çıkarsınız.

Hayatımıza giren biri, kendimizdeki karanlığı aynalıyor bile olsa hudutlar çizilmeli ve Allah’ın öğüdüne uyulmalıdır.

Allah, dünya yaşamında insanların nasıl mutlu olacağını, başarılı olacağını, etken olacağını açıklar. Yani bu yasalar sadece “öldükten sonrası” için değil, bizzat etinle kemiğinle yaşadığın bu kozmik illüzyonda kaybolmaman, edilgen olmaman, gelişmen, çiçek açman içindir.

Allah örnek verdiği o kişiler için “onlar Hakk’ın tecellisi” diyor mu? Uzak dur, yakın olma, dost olma diyor. Elbette her şey Hakk’ın tecellisi. Örneğin zehirli bir bitki de Hakk’ın tecellisi. Peki sen zehirli bitkiyi yer misin?

Kurtlu bir etteki her bir kurt da Hakk’ın tecellisi. Peki sen kurtlu bir eti yer misin?

Küflü bir ekmekteki küf de Hakk’ın tecellisi, peki sen küflü ekmeği yer misin?

Yakın ilişki kurduğumuz her bir insan bizim “gıdamızdır.”

Bazen yiyoruz ama önemli olan neden yediğimizi anlamaktır. Zehir sandığın bir bakarsın panzehirmiş.

İnsan hayra dua eder gibi şerre dua eder. Evet kardeşim, zihinle hüküm verdiğimiz için hayrı şer sanıyoruz, şerri hayır sanıyoruz, zehri panzehir sanıyoruz, panzehiri zehir sanıyoruz. Yani senin verdiğin örnekte kişi zaten zehir değil, panzehir yiyiyor ama yediğini zehir sanıyor. İşte biz de iyilik güzellik yediğimizi sanarken aslında zehir yiyiyoruz. Hüküm basiret ile verildiğinde bu karışıklık ortadan kalkar. Zehiri zehir görür, panzehiri panzehir görür, hayrı hayır görür, şerri de şer görür. Yani verdiğin örnekteki kişiler zaten yanlış hüküm vermiş, panzehiri zehir sanmış kişilerdir.

Psikoloji bilimine göre çocuk narsizmi şu anlama gelir: Çocukken yapması normal ve olağan olan şeyleri, erişkin olunca da yapmak=çocuk narsizmidir. Örneğin bir çocuk anneden ilgi ve sevgi bekler. Anneden sevgi alırsa, tüm dünyanın onu sevdiğini ve kabul ettiğini sanır. Anneden sevgi ve ilgi alamazsa tüm dünyanın onu sevmediğini ve kabul etmediğini sanır. Yani bir çocuğun anne ve babasından ilgi, sevgi, takdir beklemesi gayet normal ve olağandır. Ancak bu tutumu erişkin olduğumuzda da sürdürmek, çocuk narsizmidir.

Çocukluk döneminde anne ve babamız bizim gözümüzde ilahtır. Her şeyin kaynağıdır. Bizi dünyaya getirendir. Bizi yediren ve içirendir. Hastalandığımızda bize bakandır. Sevginin kaynağı, şifanın kaynağıdır, gıdanın kaynağıdır vs. Bunlar çocuk için olağan ve sağlıklıdır. Ancak ne yazık ki limbik beyin aktif yaşadığımız için çocukluk dönemindeki bu ilahlaştırmayı erişkin olduğumuzda da sürdürüyoruz.

Bu örnekte olduğu gibi anneyi ve babayı ilah yapmamız için illa harika anne ve babaya sahip olmamız gerekmez. Nasıl bir anne baba olursa olsun; çocuğun gözünde ilahtır, kaynaktır, tek çaredir. Anne ne kadar sevdi ise çocuk o kadar sevilmeyi hak ettiğini sanır. Babadan ne kadar takdir aldı ise o kadar takdiri hak ettiğini sanır. Ancak bunu erişkin olduğumuzda sürdürmek çocuk narsizmidir.

Dışardan sevgi, ilgi, onay, değerlilik arayışımız çocukken öğrendiğimiz ama erişkin olduğumuzda da sürdürdüğümüz bir tutumdur.

Günümüzde bu süreç içimizdeki çocuk argümanıyla biraz sündürülmüştür. Hiç kimse annesini affetmek zorunda değildir. Hiç kimse çocukluğuna dönüp blokaj bulup tek tek temizlemek zorunda değildir. Sorun, çocuk narsizmi ile yaşayan erişkinler olmamızdır. Yani limbik beyin ile yaşayan erişkinler.

Yapılması gereken tek şey bu sahte ilahı yıkmaktır. Sahte ilah yıkılmadan kişi çocukluk dönemi etkisinden çıkamaz; çünkü bu ilah sadece anne ya da baba figürü değildir; bu ilah, “dışarıda bir güç beni sevecek, besleyecek, bana değer verecek” yanılgısının ta kendisidir. Bu yüzden, kişi ne zaman yetersizlik, terk edilmişlik, yalnızlık, değersizlik gibi duygular yaşasa; o çocuk tekrar sahneye çıkar.

O çocuk hâlâ bir annenin kucağına, bir babanın onayına muhtaçtır. Ancak buradaki trajedi şudur: O anne artık yok, o baba artık yok. Varlarsa da o rolü oynayamazlar. Çünkü erişkinliğe adım attığımız anda, bizim için yeni bir ilah açığa çıkar: Rabbimiz.

Rabbimiz eksiksizdir. Varlığımızın kaynağıdır. Bizi anneden de önce seven, bizi anneden de önce bilen O’dur. Ama çocukluk ilahı hâlâ tahtta oturduğu sürece, Allah’ı gerçek anlamda Rabbimiz olarak hissedemeyiz. O zaman hayat da tıpkı annemiz gibi davranır. Çünkü hayatın sahnesinde hâlâ o çocuk oyunu oynamaktadır.

Sen fark etmişsin kardeşim: “Hayat bana tıpkı annem gibi davranıyor.”

Bu fark ediş çok kıymetlidir. Çünkü bu farkındalık, sahte ilahın çözülebileceği bir açıklıktır. Bu farkındalık, limbik beynin döngüsünden prefrontal kortekse, yani bilinçli farkındalığa geçişin ilk basamağıdır.

Yapılmasını önerdiğim şeyler:

  1. Muhtaçlık hissi anneye değil, Rabbimize bağlanmalıdır. Çocuk annesine muhtaç hisseder. Ancak bir erişkin kendini Rabbine muhtaç hissetmelidir.

Zikir:

“Ben sadece ve sadece alemlerin Rabbi’ne muhtacım. Benim anneye muhtaçlığım bitmiştir. Benim babaya muhtaçlığım bitmiştir. Ben her şeyimle sadece ve sadece Kerim olan Alemlerin Rabbine muhtacım.”

  1. Anne babayı tek çare, tek kaynak olarak görmeyi bırakmak.

Zikir (Şuara Suresi, 78):

“Rabbim beni yaratandır, beni doğru yola iletendir, beni yediren ve içiren O’dur, hastalandığımda bana şifa veren O’dur.”

“Beni yaratan” → Seni dünyaya getiren annen değil, asıl yaratıcı Rabbindir.

“Beni yediren, içiren” → Karnını doyuran anne ya da baba değil, Rezzak olan Allah’tır.

“Hastalandığımda bana şifa veren” → Ateşini düşüren ilaçlar, doktorlar ya da annenin ilgisi değil; Şafi olan Allah’tır.

Kimse bize merhamet göstermek zorunda değildir; bu arayış çocukluk döneminde anneden merhamet bekleme arayışının devamıdır. Çocuk için normaldir ama erişkin olduğumuzda normal değildir. Kimse bizim ihtiyaçlarımızı fark etmek zorunda değildir. Bu arayış çocukluk döneminden gelen ama o dönem için normal olan bir arayıştır. Çünkü bizim rızkımızın, şifamızın, görünürlüğümüzün, değerimizin kaynağı insanlar değil, Allah’tır. Allah birini vesile eder; etmezse de O’na doğrudan erişimimiz açıktır. Rabbimizin merhameti, en merhametli anneden bile kat kat daha fazla ve yakındır. Buna iman ettiğimiz anda sahte kaynak çöker. Sahte kaynak çökmediğinde döngü devam edecektir.

Evet, bu illüzyonu sen yaratıyorsun. Ama bilinçli olarak değil. Çocuklukta yazılmış bir yazılım hâlâ çalışıyor. Şimdi bu yazılımı durdurma, yerine Rab merkezli bir yazılımı yükleme zamanı.

Ve evet, bu çözülebilecek bir şeydir. Ama çözüm dışarıda değil, içeride bir yere teslim olmakla başlar:

Benim Rabbim arzı ve semavatı yaratan Kerim olan Allah’tır.”

Bu cümle kurulduğunda, sahte ilahlar bir bir düşer. Ve hayat artık annen gibi değil, Kerim olan Rabbin gibi davranmaya başlar.

Kardeşime önerim şu: Gün içinde olabildiğince çok yukarda paylaştığım zikirleri çalışmasıdır. Sadece hastalandığında değil, tüm yaşamın anne-baba sahte ilahının etkisindedir. Biz bunun üzerinde bilinçli ve şuurlu olarak çalışmadı isek, bunun aksi olması mümkün değildir. Şunu unutma kardeşim, şifalanması gereken bir çocukluk dönemi YOKTUR. Yapılması gereken sahte ilahın yıkılmasıdır.

Ne zaman hastalansan ya da hasta olmadığında bile şunlara dikkat et: Diğer insanlardan ilgi, değer, bakım bekleme arayışına dahil olma çünkü bu arayış çocukluk döneminden gelen bir arayıştır. Bunun eksikliğini hissetmeni dahi çocukluk döneminden getirdin. “Kerim olan Rabbim bana kafidir.” demelisin. Limbik beyin hep dışardan birilerine muhtaç hisseder. Prefrontal beyin ise “Rabbim bana kafidir” der, hakikatidir. Kişi limbik beynin ürettiği sahte ilahı prefrontal beyine geçerek yıkabilir ki bunun yolu zikirdir. Yukarda paylaştığım zikirleri buradaki tüm kardeşlerimize öneriyorum. Çünkü kardeşimiz anne sahte ilahını farketmiş. Ancak fark et ya da etme bu konu üzerinde çalışmadı isek biz de bu durumdayız.

Rabbine yakınlaştıkça, Rabbini tanıdıkça, öğrendikçe, ilahi yasaları öğrenip onlara uydukça.

Dikkati yönetmeyi kendimize öğretmek zorundayız. Günlük nefes çalışmalarını düzenli yapmanızı ve günlük sıradan yaşam akışı içinde dikkatinizi yöneterek sürekli zikre ya da ilahi vahye getirmenizi öneririm. Gün boyu dikkat nerede ise namaz kılarken de dikkat orada olacak çünkü. Buna tasavvufta vird edinmek, bilinç anatomisinde ise pratyahara deniliyor. Bulaşık yıkarken, giyinirken, otobüste giderken vs. sıradan işleri yaparken dikkati hep ve sürekli zikre ya da ilahi vahye getirin.

Cevabı Güneş kardeşim verdi, aynen paylaşıyorum; Büyü denen şey, zulmani ilimle cinlerin insan nefslerine yoğun saldırmasıdır… Bu nasıl olur derseniz şöyle izah edeyim… Cinler, büyü yapılan nefsin üzerinde bir dalga boyu açarlar ve nefs gün içinde o dalga boyu ile karşılaşınca büyü etkisini gösterir. (Lütfen bu konuda daha fazla açıklama istemeyin benden.) Günümüzde maalesef kendisine büyü yapılan kişi, en büyük yanlışı büyüyü bozmak için huddam arayışına girerek yapmasıdır. Bu maalesef çok yanlış bir yoldur… Peki neden yanlıştır???  

Şöyle düşünün, size kötülük yapmak isteyen biri var hayatınızda. Siz o kötülüğü bertaraf etmek için gidip bir kiralık katille anlaşıp onu yok etmesini isterseniz ne olur??? Katle siz de katılmış ve bunun vebalini siz de üzerinize almış olursunuz. Huddamlar da kiralık katil gibidirler. Peki üzerimizdeki büyüyü nasıl etkisiz hale getiririz? Yüce Allah’a amenu olarak (kalpten O’na kavuşmayı dilemek = amenu olmak) sonra tövbe ederek. Sonra nefs tezkiyesine başlayarak – ki bunun sonucunda yüce Allah kendi katından bir ruh ile kişiyi destekler. Muhafız ruh denilen bu olgu, kişinin başının üzerinde olur. Böylelikle hiç büyü tesir etmeyeceği gibi var olanda çeker gider. Unutmayın ki büyü, büyüyü yapandan dolayı etkili olmaz, Allah’ın zikrinden yüz çevirmekle olur ve Allah’ın izni olmadan kimse kimseye bir şey yapamaz.  

Peki okuyamayan birine biz okursak fayda eder mi rukye şeklinde? O kişiyi Kuran dolusu bir odanın içinde bıraksanız da olmaz. Kişi serbest iradesi ile amenu olmadıkça hiçbir şey tesir etmez. Peki büyü için mi bu geçerli, bu yoksa nazar farklı mı? Nazar da okumayla okunan kişide rahatlama, düzelme, nazardan kurtulma olur mu? Nazarda okumak iyidir. Kötü enerji, Kur’an’ın o muhteşem kelimelerinin ürettiği frekansla ortadan kalkar. Okuyan bol bol esner. Bu nazarın gittiğini gösterir ama büyüde tesir etmez bu.

Evet, nazara işaret ama nazar her zaman olur. Auradaki yırtıklardan negatif bakış ya da niyetler içeri girer. Bu sebeple ilahi vahiy ile sürekli irtibatta olmamız gerekir.

“Allah’a ve ahiret gününe (gerçekten) iman eden hiçbir kavmi (kesimi ve kişileri); Allah’a ve Resulüne başkaldıran kimselerle destekleyici bir sevgi (ve işbirliği) içinde asla bulamazsın; velev ki, bu (zalim ve hain çevreler), isterse kendi babaları (olsun), ister çocukları (olsun), ister kardeşleri (veya tarikat-cemaat ihvanı olsun), isterse aşiretleri (partileri, müttefikleri) olsun” (Mücadele Suresi 22). Anne ve babaya “öff” demeyin ayetini, tek başına aile ilişkileri nasıl olmalı sorusuna cevap olarak verirsek bu ayeti es geçmiş oluruz. Anne babaya “öff” bile deme ayeti, sınırlarını bilen, Allah’ın koyduğu sınırlara saygılı kimseler için söylenmiştir. Yoksa bu ayeti okuyunca Kuran’ın çeliştiğini düşünürüz. Bu ayette açık olarak bu tarz kimselerle anne baba kardeş bile olsa görüşülmemesi gerektiğini söylüyor kanımca. İftira atan, sürekli emreden, hakaret eden, saygısızlık eden biri anne baba kardeş de olsa Allah’ın insanlar arasında koyduğu sınırlara uymuyorsa görüşülmemesi gerekiyor. Ben bu ayetten bunu anlıyorum ve yaşamımda bire bir uyguluyorum.

Öncelikle sadece dua etmek tevekkül için yeterli değildir. Tevekkül için aslında bu tutumun aktif olarak bizde mevcut olduğunun farkında olmamız gerekir. Yani biz zaten aktif olarak tevekkül etmekteyiz; biz egoya tevekkül etmekteyiz. Yani egoya dayanıyoruz, egoya güveniyoruz, egoya inanıyoruz. Zihin algı aracından konuşan ego sürekli arzu, istek, fikir, düşünce, inanç üretmektedir ve biz ise Rabbimize tevekkül edeceğimiz yerde egoya tevekkül etmekteyiz. Biz egoya iman etmekteyiz. Kuran’da geçen “ben SADECE Rabbime iman ederim ve SADECE O’na tevekkül ederim” ifadesindeki “sadece” kelimesi aslında insanın Rabbine değil başka bir şeye ya da şeylere tevekkül ve iman ettiğinin delilidir. İşte bu hale, yani Rabbimize değil başka bir şeye iman ve tevekkül ettiğimiz hale; nefsine zulmetmek denir. Rabbimizden razı olma makamı 5. nefs basamağıdır. Biz 5. seviyeye gelmeden O’ndan razı olamayız. 5. basamağa çıkabilmemiz için nefsimize zulmettiğimizin, Rabbimizden başka bir şeye/egoya iman ve tevekkül ettiğimizin farkına varmalıyız. Bunun için müthiş bir düşman olan egoyu tanımamız, bizi nasıl yönettiğini, manipüle ettiğini, bize neler dayattığını anlamamız gerekir. Onunla kurduğumuz dostluğu bitirmemiz gerekir. Ona yakın olmayı sonlandırmamız gerekir. Onu veli edinmeyi bırakmamız gerekir. Yani zihin rüyasından uyanmamız gerekir. Yani nefsimize zulmettiğimiz hallerden uyanmamız gerekir. 

Bunun için başlangıç aşaması çalışmaları şunlardır;

1) Erteleme, ihmalkarlık, tembellik, üşenme, keyfe dalma, kolaylık arzulama, rahatçılık huylarından sıyrılmamız; zamanı boş işlerle harcamayı bırakma, zamanı bereketlendirme, zamanı verimli kullanma.  

2) Yanılgıları, hataları, günahları fark etme; en büyük yanılgı ve günah olan Allah ile birlikte başka ilahlar edinme günahı hakkında kişinin kendini dürüstçe analiz etmesi. İnsan arzularını ilah edinebilir, fikirleri ya da duyguları ilah edinebilir, anne-babayı ilah edinebilir, geçmişi ilah edinebilir, korkuyu ilah edinebilir, doğrularını ilah edinebilir. Bu başka şeyleri ilah edinme sebebi zaten başka şeye yani egoya tevekkül etmemizdir. Ego insanı mutlaka sahte ilahlara bağlar çünkü. “Ey oğlum (hiçbir şeyi ve hiçbir güç sahibini, sakın) Allah’a şirk koşma. Şüphesiz şirk, gerçekten çok büyük bir zulümdür/zalimliktir” (Lokman 13).  

3) Rabbinin nimetlerini anmaya başlama, şükre başlama, Hakk’ın nimetlerini görmeye başlamak; bunu ben kazandım, bunu ben parayla satın aldım, çalıştım ve ben kazandım, ben yaptım gibi içsel tutumlar kendine nispet etmek ve her şeyin emanetçisi olduğunu, hiçbir şeyin sahibi olmadığını unutmaktan gelir. Suyu dahi musluktan akıtan Rabbimizdir. Kalbi çalıştıran, sindirim sistemini çalıştıran Rabbimizdir. Bize nefes aldıran Rabbimizdir. Buzdolabındaki hiçbir şeyi sen para yoluyla satın almadın, sana Rabbin ikram etti. Şuara Suresi’nde geçen “Rabbim beni yediren ve içirendir, hastalandığımda şifa verendir” ayetinin hakikatini anlamak için dışarıyı gözlemde olmak ve Rabbimizi şükranla anmak.  

4) Tövbe etmek; “kim tövbe etmezse işte onlar zalimdir” (Hucurat 11). Egonun kendine ait bir zalim tanımı var. Egoya göre kendinden başka herkes zalimdir ya da zalimlik yapmaktadır. Ancak Rabbimizin zalimlik tanımı oldukça farklıdır. Rabbimiz, tövbe etmemenin zalimlik olduğunu açıklıyor. Tövbe sadece günahı görmek değil, ondan pişman olmaktır. Anne-babayı ilah edindiğini görmek ve bundan pişman olmak, parayı ilah edindiğini görmek ve bundan pişman olmak, arzularını ilah edindiğini görmek ve bundan pişman olmak, zamanı boşa harcadığını görmek ve bundan pişman olmak, Rabbine isyan ettiğini görmek ve bundan pişman olmak vs. Tövbe; pişman olmak, af dilemek ve o davranıştan vazgeçmektir. Kendini savunmaya geçmekten vazgeçmektir. Kıyaslama yapmaktan vazgeçmektir. Suçlamaktan vazgeçmektir. Ve bunlar için af dilemek, mağfiret dilemek, böylece tüm bu yanlış davranışların iç bedende çakralarda meydana getirdiği blokajların nurla temizlenmesi sürecinin başlamasıdır.  

5) Muhasebe yapmak; ego sürekli bir muhasebe yapmaktadır. Dünyaya ne verdim, ne kazandım ya da dünyada neyi kazanmadım, neyi kaybettim muhasebesi zaten iç dünyamızda müthiş bir düşman olan ego tarafından sürekli yapılmaktadır. Egonun gözü dünyadadır. Dünya nimetlerinde, dünya kazançlarında, dünya kayıplarındadır. Ego ahirete inanmayan yanımızdır. Muhasebe yapmanın içeriği değişmelidir. İnsan ahiretine ne hazırladığına baksın ayeti buna işaret eder. Ego ahireti sadece dışarıda gördüğü “kötü insanların” gideceği bir yer olarak görür ve kendini bununla teskin eder. Kendini ise iyi ama haksızlığa uğramış insan ilan eder. Oysa ki yaşam muhasebemiz dünya kayıpları ve ya dünya kazançları temelli ise; bizim de gideceğimiz yer de cehennemdir. Bunu Kur’an’da “dünya hayatına razı olmak” ifadesi ile görüyoruz. Dünya hayatına razı olanlar cehennemin en iyi ihtimalle 1. katına giderler. Yaptığımız muhasebenin değişmesi gerekiyor. Dünyadan ne kazandım, dünyasal ne kaybettim hesabından benim Rabbimle ilişkim nasıl muhasebesine geçilmesi gerekiyor. Ben Rabbime uysal mıyım yoksa içimden sürekli kızgın kızgın bağırıyor muyum? Rabbime nankör müyüm, Rabbime vefasız mıyım, Rabbime isyan mı ediyorum? Rabbime çıkarcı mıyım? Rabbime menfaatçi miyim? İşime geldiğinde imandayım, işime gelmediğinde imandan düşüyor muyum? Rabbime durup durup hesap soruyor muyum? Oysa Rabbim hesap verici değil, hesap sorucudur vs. gibi Rabbimizle ilişkimizin muhasebesi yapılmalı.  

Şöyle bir şey hayal edelim. Diyelim ki önümüzde dik oldukça dik ve uzun bir yokuş var ama o yokuşu çıkmamız gerekiyor. Rabbim işimi kolaylaştır demek; yokuşun dikliğini düzelt, o sırada yanımdan bir araba geçsin, beni de alsın, öyle çıkayım yokuşu gibi şeyler değildir. Rabbim işimi kolaylaştır demek; bu yokuşu çıkabilmemle ilgili yeteneklerimi ortaya çıkar ve beni destekle demektir; örneğin bacaklarımı kuvvetlendir, nefesimi aç gibi. Nitekim yukarıdaki ayette Hz. Musa’ya Rabbi zor bir görev vermiştir; firavuna alemlerin Rabbini tebliğ etmek görevi. Hz. Musa Rabbim işimi kolaylaştır demiştir. Buradaki maksat ben tebliğ edeyim, Firavun da beni çiçeklerle karşılasın, hemen dediklerimi kabul etsin, istediğim ve hayal ettiğim sonucu hemen alayım gibi şeyler değildir. Bu zor görevi yerine getirmekle ilgili (sonuç arzusu olmaksızın) destek istemektedir. Keza Rabbim sadrımı genişlet, lisanımdaki düğümü çöz demiştir. Rabbim Firavun beni çiçeklerle karşılasın, almak istediğim sonucu bana ikram et dememiştir. Rabbi’nin işini kolaylaştırması için yani kendisine verilen görevi liyakatle yapmak için nelere ihtiyacı olduğunu sıralamıştır. Sadr genişliği her zorlukta ihtiyacımız olan temel ihtiyacımızdan biridir. Özetle işimi kolaylaştır ifadesi dışarıyı değiştirmek amaçlı değil, kişinin kendisini değiştirmesi, bakış açısını değiştirmesi, daha geniş bir kalple (geniş bir sadrla) duruma bakabilme kabiliyeti, kişide olan bazı yeteneklerin açılmasını talep etme, daha metanetli olabilme, daha sabırlı olabilme, daha imanlı olabilme gibi içsel şeylerdir; dışsal şeyler değildir. Rabbim işimi kolaylaştır; verilen görev hala aynı zorluktadır ancak kişinin bu görevi liyakatle yerine getirebilmesi, zorlu deneyimi hakkıyla yaşaması için ihtiyacı olan içsel kuvvetlerin istenmesidir.

Kibritçi Kız masalında, kız çocuğu olmayacağını bildiği halde hayal kurmaya devam eder. Isınmak için kibrit yakar, ama her kibrit onu geçici bir hayalin içine alır. Aslında o, gerçekte hiç var olmamış bir “doğru hayat” hayaline tutunur. Bu bir umut değil, bir kayıp döngüsüdür. Çünkü dış dünya değişmiyor, ama o içeride hep aynı dileği dilemeye devam ediyor: “Keşke ayakkabım olsa, keşke sıcak bir evim olsa, keşke biri bana iyi davransa…” Bizler de kimi zaman “haklı” doğrularımıza öyle takılırız ki bu doğrular üzerinden bir ahlaki pozisyona kilitleniriz. Eğer bu pozisyon seni geliştiriyor, açıyor, özgürleştiriyor ve Allah’a yaklaştırıyorsa, o zaman bu yol bir nefis terbiyesi olabilir. Ama eğer seni bir döngüde tutuyorsa – eşinin bir gün değişeceği umuduyla ya da “ben iyi olursam bu evlilik de düzelir” diye beklentiyle aynı davranışları tekrar tekrar yaşayıp içten içe tükeniyorsan – işte orada “ahlaki doğrular” saplantıya dönüşmüştür. Burada kibritçi kız gibi o “eş” hayaline tutunuyor olabilir misin? İçten içe şöyle bir şey olabilir: “Zikir yapıyorum, nefis terbiyesi içindeyim ama yine de hak ettiğim davranışı alamıyorum. Bu bir haksızlık. Allah beni görüyor mu? O zaman niye hâlâ aynı döngüdeyim?” İşte bu noktada, kalbin samimiyetle şöyle demesi dönüşümün kapısını açar: “Ben onun ne yaptığına değil, Rabbimin bana öğrettiklerine bakacağım. Gerekirse bu evlilikte kalarak değil, bu evliliği hakkıyla bitirerek de Allah’a sadık kalabilirim.” Kendine şu soruyu sor kardeşim: “Bu ilişki beni besliyor mu? Yoksa ben hâlâ kibritle ısınmaya mı çalışıyorum?” Kardeşimiz diyor ki evliliği bitirmek için somut sebebim yok. Toplumda genellikle “aldatma”, “şiddet”, “terk” gibi dramatik olaylar somut sebep sayılır. Oysa bunlar sadece görünür travmalardır. Ruhsal ve duygusal erozyon ise çoğu zaman gözle görülmez ama çok daha yıkıcı olabilir. Güvenin zarar görmesi ve bunun onarılamaz hâle gelmesi, bir evliliğin ruhunun sönmesi demektir. Bu noktada şunları sorabiliriz: 

– Eşinle arandaki bağ neyle ayakta duruyor? 

– Sadakat, merhamet ve güven yeniden kurulabiliyor mu? 

– Yoksa sen sadece “dışarıdan sağlam görünsün” diye mi içinde çürüyen bir evi taşımaya devam ediyorsun? 

Güvenin bittiği ama fiziksel birlikteliğin sürdüğü bir ilişki şuna benzer: 

– Çatısı akan bir evde oturmaya devam etmek gibi. 

– Her yağmurda tekrar ıslanacağını bilerek umut etmek gibi. 

– Bir mumun eriyişini izleyip, onu söndürmeye kıyamamak gibi. 

Ama mum zaten bitiyor. Yüce Allah Kuran’da eşler ile ilgili şu benzetmeyi yapar: “Onlar sizin için bir elbise, siz de onlar için bir elbise durumundasınız.” (Bakara 187) Elbise ne yapar? Örtü olur, sıcak tutar, güvende hissettirir. Ama artık örtmüyorsa, korumuyorsa, her giymede diken gibi batıyorsa… O elbiseye sarılmak takva değil, sadece alışkanlıktır. “Sizi kendileriyle huzur bulasınız diye, size eşler yarattı ve aranıza sevgi (meveddet) ve merhamet (rahmet) koyması da O’nun (Allah’ın) ayetlerindendir.” (Rum 21) “Liteskûnû ileyhâ”: “Onlarla huzur bulasınız diye.” Sükûn kelimesi, fırtınadan sonra durulmak, içsel denge anlamına gelir. “Meveddeten ve rahmeh”: Sevgi ve merhamet. Meveddet: Derin, içten, kalıcı sevgi (sadece şehvet değil). Rahmet: Şefkat, esirgeme, bağışlayıcılık. Ayet diyor ki; bir evlilikte huzur yoksa, sevgi incelmiş ya da yerini korkuya bırakmışsa, merhamet yerini yargıya ya da ilgisizliğe bırakmışsa… 

O zaman bu evlilik, ayetin işaret ettiği fıtrata ters düşmüştür. Elbette madem huzur bitti, pılımı pırtımı toplar giderim tarzı bir gemileri yakmaktan söz edilmiyor. Bir ilişkide güven ve huzur çaba, emek ve fedakarlıkla ortaya çıkabilir. Ancak ne olursa olsun güven ve huzur ortaya çıkmıyorsa, o evlilik evlilik fıtratına terstir.

Kardeşlerim, iman ve takvayı sadece ahirette geçerli bir “akçe” sanıyoruz. İmanlı olmanın sadece biz öldükten sonra işe yarayan, dünya yaşamında ise işe yaramayan bir akçe olduğuna ikna olmuş durumdayız. Bu sebeple dünya sorunlarımızı çözmek için kapitalist sistemin bize öğrettiklerine tutunuyoruz. Kuran’da iman ve takva kavramları çok net söylemek isterim ki KUANTUM YASASININ bir yönüdür. Kuantum yasası; atomların gözle görülmediği bir boyutta başka kanunlarla işlev görmesidir. Yani aynı atomlar zahirde başka kanunlarla işlev görürken, görülmeyen düzlemde ise bambaşka kanunlarla işlev görüyor. Ve görünür düzlemi de aslında görünmeyen bu boyut yönetiyor. İman ve takva; görünür dünyanın görünmeyen yasasıdır. Yani iman ve takva, öldükten sonra değil, bizzat bu dünya yaşamını yaşarken geçerli tek “akçe”dir. Kardeşimiz ciddi bir bereketsizlik durumu ile karşı karşıya. Ancak bir günlük yaşamında iman ve takva hiç yok. Kendisi bu bereketsizlikten kapitalist sistemden öğrendiği şeylerle kurtulmaya çalışıyor. Zahirdeki sorunu zahirle çözmeye çalışmak zihnin yoludur, aklın yolu değildir. Zahirdeki sorun, görünmeyen düzlemle, kuantum boyutu ile çözülebilir. İşte Kuran’da bunun için iman ve takva kavramları vardır. Gelin ayetlere birlikte bakalım ve iman ve takvanın sadece öldükten sonra işimize yarayan bir şey olmadığını, tam tersine aslında dünya yaşamımız için de temel ihtiyacımız olduğunu irdeleyelim. 

İşte kuantum yasaları ki buna Allah sistemi yani sünnetullah deniliyor:

 “Eğer o halk, iman edip takva üzere olsaydı, elbette semalarda ve yeryüzünde bereket kapılarını açardık.” (Araf 96) 

“Kim Allah’a karşı takva sahibi olursa, Allah ona bir çıkış yolu verir. Ve onu hiç ummadığı yerden rızıklandırır.” (Talâk, 2-3)

 “Allah, iman edenleri hem dünya hayatında hem ahirette sabit söz (kelime-i sabit) ile sağlam tutar.” (İbrahim, 27)

 “Allah, içinizden iman edip nefs tezkiyesi yapanlara kesin olarak söz vermiştir: Onları yeryüzünde egemen kılacaktır.” (Nur 55) “Gevşemeyin, üzülmeyin. Eğer gerçekten iman etmişseniz, üstün olan sizsiniz.” (Âl-i İmrân, 139)

    İman ve takva, sadece ahiret kapılarını değil, bu dünyanın da karanlık tünellerini açan bir nurdur. 

“Zamanı geldiğinde, Allah dilediğini yaratır. İşte bu O’nun vaadidir.” (Âl-i İmrân, 47)

“İman edip nefs tezkiyesi yapanlara gelince, Biz onların günahlarını örteceğiz ve onları yaptıkları işlerin en güzeliyle mükâfatlandıracağız.” (Ankebut 7)

 “Eğer sabreder ve takva sahibi olursanız, onlar size aniden gelseler bile, Rabbiniz size beş bin işaretli melekle yardım eder.” (Âl-i İmrân 125) 

Kardeşlerim, 5 BİN MELEKLE size yardım edeceğini vaad etmiş Allah’ın yasalarına sarılmanızı öneririm. Sen sabırlı ve takvalıysan, kalabalıklar karşısında yalnız değilsin, çünkü “Rabbin orduları” seninledir. “Nice az sayıda topluluk, Allah’ın izniyle çok sayıda topluluğa galip gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara, 24) Allah’ın sistemi sayıya, imkana, dünyasal CV’ye bakmaz. Ruhsal CV’ye bakar. Allah nitelik arar: iman, sabır, takva ve nefs tezkiyesi. İşte Allah’a her an verdiğimiz CV’miz budur. Biz iş bulmak, arzda bereketli yaşamak için dünyasal CV’ye çok önem vermiş durumdayız. Tam da bu sebeple paramız olsa da olmasa da, dünyasal başarımız olsa da olmasa da bereketsiz yaşıyoruz. Paramız var ama onu harcayacak vaktimiz yok. Başarımız var ama tatmin değiliz. Başarımız yok ve tatmin değiliz. Paramız yok, vaktimiz var ama o vakti de boş boş geçiriyoruz. Kardeşime önerim, günlük yaşamında iman, takva ve nefs tezkiyesine odaklanmasıdır. Örneğin takvalı olmak öyle canın isteyince birkaç Kuran meali okumak değildir. Takvalı olmak öz disiplinle yaşamak demektir. İman ise sözle değil, kalpledir. Dilde değil, davranışlardadır. Diyelim ki bir CEO var ve sizin tüm davranışlarınızı an be an izliyor. Eğer hoşnut olursa sizi terfi ettirecek. Ne yaparız? Hemen dört elle sarılır ve disiplinle bir günü yaşarız, değil mi? İşte gözle görmediğimiz kuantum dünya da böyle. Her an izleniyor, kayıt altına alınıyorsun ve aslında her an CV’ni oluşturuyorsun. O CV’inde neler yazıyor? Tembel, erteleme problemi var, dünyaya ikna olmuş, şikayeti seviyor, mızmız, çabuk pes ediyor, yoldan çıkmaya hazır, metin değil, istikrarsız, takıntılı, hakikati red etme alışkanlığı var, uyuşuk, başkalarından medet umuyor, dünyadan medet umuyor vs. CV’si böyle olan birini sen terfi ettirir misin? Hayır, değil mi? O halde bereketsizlikten terfi etmeyi nasıl bekleyebiliyoruz? Bereketsizlikten beraat etmeyi nasıl bekleyebiliyoruz? İman, takva ve nefs tezkiyesi; görünür dünyanın görünmez kuantum yasasıdır.

Her şeyden önce şunu söylemek isterim: İnsan, yolda yürümeden, algısı beş duyu algısı hipnozundan çıkmadan “hikmet” konularını kendine sormamalı ve bunun peşine düşmemelidir. Çünkü şeytan tesiri, kişiye hakikati kabul etmemesi için sorular fısıldar. Bu sorular çoğunlukla “hikmet” kapsamına giren sorulardır. Aslında gerçek sorgulama soruları değil, kişiyi yolda yürütmeme sorularıdır.

 Örneğin; madem iman ve takva bereket kapılarını açıyor, o halde Gazze neden bu durumda, sorusudur. Şeytan tesiri: Gazze’yi kendimize bir feyz, bir ilham yapmak yerine kendimize bir itiraz, bir bahane yapmamız için fısıldar.

İnsan, beş duyu algısı hipnozunda acıyı ve zorlukları istemez. Acıyı istemiyorum diyen zihnin dvesha / istemiyorum modudur bu. Eğer ki beşeri dünyanın hiç acısız, hiç zorluksuz geçmesi gibi bir reçete arıyorsanız, böyle bir reçete yoktur. Kolaycı, zevk ve keyife odaklı, hazza odaklı olan beş duyu algısı; acının ardında hikmetler silsilesi olduğunu bilemez. Bilmediği gibi “hikmet” o kişi için çok önemli değildir. Acı varsa, o kişi için her şey bitmiştir; bu haksızlıktır, bu böyle olmamalıdır, bir yanlışlık olmalıdır. Acı da, zevk de, mutluluk da, zorluk da, kolaylık da beşeri yaşamda her zaman olacaktır. Ben takvalı olayım ve imanlı olayım ki zorluk, acı benim kapımı hiç çalmasın pazarlığının sorularına takılmayın kardeşlerim. Bu pazarlık size hiçbir şey katmayacak, hatta sizden çok şey götürecektir.

Kişi önce imanlı yaşama geçmeli ve takva yolunu benimsemeli, bu yolda sabit olmayı öğrenmeli ki sonra Resuller neden zorluk yaşadı, şu an Gazze’nin hikmeti ne sorularına geçilebilir. Kardeşimiz bana yazdığı bu soruyu gerçekten bir öğrenme, bir sorgulama sorusu sanıyor. Ancak öyle değil. Aslında bu soru inkar etme, kabul etmeme, yolda yürümeme ya da yolda yürürsem garanti isterim gibi farkında olmadığımız kendimizden geliyor. Şu anda kardeşimizin ego boyutu, kendine bir kazanç, bir garanti arıyor aslında.

“Onlara ayetler okunduğunda ayetlerle aralarına mesafe koyarlar.” Enam Suresi 4 İşte ayetlerle aramıza böyle mesafe koyuyoruz. Ayeti hakkıyla nasıl yaşarım sorusu yerine sorgulama kılığında ama sorgulama olmayan soruların peşine düşerek. 

Yolda yürümeden, üzerine düşeni yapmadan, eğri kalbini Allah’a çevirmeden, dikkatini yönetmeyi öğrenmeden, zikirle dolmadan, vahiy ışığında yürümeden, karakterini Sattvik karaktere dönüştürmeden “hikmet soruları” kişi için sadece engelleyicidir. Ve dünyada neyden mahrum kalırsan kal, asıl kayıp hikmetten mahrum kalmaktır. İşte bu yol kişiyi bu bilince taşıma yoludur.

Hikmetin sadece itiraz ederken önemli olması, acaba hikmeti ne bunun diye düşünmekten yol yürümemek ama tam da bu sebeple hikmetten mahrum kalmak, insanın en büyük kaybıdır. Resuller o acıları ve zorlukları yaşayarak hikmet kazandı. Oysa biz hep para kazanmak, makam kazanmak, keyif kazanmak istiyoruz değil mi? Para kazanmadığım, keyif kazanmadığım, makam kazanmadığım şeyi ne yapayım diyen ego iblisinin peşinden gitmeyin kardeşim.

Hz. Musa, hikmet için Hz. Hızır’la buluşmuş ve günlerce yol yürümüş, asla pes etmeyeceğim demiştir. Biz bakkala ekmek almaya giderken yeriniyoruz. Yani demem o ki kardeşlerim, Resul’lerin ve Nebi’lerin yaşadıkları acı ve zorluklarla ilgili hiçbir şikayeti yok. Ama sizin Resul’lerin ve Nebi’lerin yaşadığı acı ve zorluklardan şikayetiniz var. Çünkü beş duyu algısı olan zihin ile yaşıyoruz.

“Kime hikmet verilmişse ona şüphesiz çok büyük hayır verilmiştir.” Bakara 269 Kardeşlerim, büyük hâyır diye zihin nelerin peşinden koşuyor, yüce Allah ise neye büyük hayır diyor.

Kardeşimizin “onlar büyük zat ve onlar zaten bu yetilerle dünyaya geldiler” sözüne cevap vererek başlamak isterim: Resuller ve Nebiler; sizin gibi benim gibi eksik, kusurlu ve yetersiz olan insanlara verdiler öğretilerini. Böyle söylüyorum ama siz zaten yetersizsiniz, yapamazsınız mı dediler? Ben böyle davranıyorum ama ben zaten bu yetilerle dünyaya geldim, siz yapmaya çalışmayın, beceremezsiniz mi dediler? Peki, Resuller o yetilerle dünyaya geldiler de kardeşlerim Allah bizden bu yetileri esirgedi mi? Hepimizi kendinden, kendi Esma’larından yaratan Allah’a şöyle söylüyoruz aslında: Resul’lere ve Nebilere torpil yaptın, bizi ise es geçtin. 

Resul ve Nebileri ilah yaparsak, onlardan feyz alamayız. Kimse size Hz. Muhammed ol, Hz. Eyyüp ol demiyor. Onlardan ilham al, feyz al diyor. Aslında “kendin ol” deniliyor, lakin kişi kendinin farkında değil. Hangi yetilerle donatıldığının farkında değil. Yüce Rabbim yarattığı her bir insanı “nimetlerle donattığını” açıklıyor. Ancak kardeşimiz kendinde öyle bir nimet göremiyor. Buna nan-körlük denir. Allah, Resul’lerine verdiği nimetleri bizden esirgemedi. Resul’lerini donatıldığımız nimetleri bize öğretmesi için görevlendirdi. Yani Allah, zaten olmayacak bir şey için Resul, Nebi, vahiy, nübüvvet gibi şeyleri yarattı öyle mi? Allah bilmiyor ama biz biliyoruz neyi yapabilip yapamayacağımızı öyle mi?

Kardeşimiz aslında kendisi için asıl meselenin ne olduğunu söylüyor: Bu büyük bir sorumluluk, diyor. İşte kardeşimizin korktuğu şey bu; sorumluluk almak. Allah’ın, kalu bela’da bize verdiği, bizim de kabul ettiğimiz sorumluluğu dünya yaşamında almak istemiyor. Bunun için yetersizlik hissini kendine paravan yapmış. Ki her yetersizlik hissinin temel sebebi budur. Şunu hatırlayın kardeşlerim, şeytan bir süsleme ve kandırma ustasıdır. Şeytan tesiri, “Onlar büyük zat, sen yetersizsin, sen yapamazsın” diyerek kardeşimizin zaten ezelde yüklendiği sorumluluğu yerine getirmesini engelliyor.

Hikmet Nedir? 

Köken: Arapça ḥ-k-m kökünden gelir. Bu kök, temel olarak “hüküm vermek, bilgelikle yönlendirmek” anlamlarını taşır. Sözlük anlamları: Bilgelik, hüküm verme, akılsal yargı, hakkı batıldan ayırma yetisi, ilahi ölçü ve denge, aklı kullanma becerisi, hayır ve şerri ayırt etme yetisi. Kavram olarak “hikmet”, bilgi ile ahlakın, teori ile pratiğin, düşünce ile davranışın birleştiği noktadır. Yani sadece bilen değil, bilgiyi yerli yerinde kullanan kişiye özgü bir niteliktir. İlk inzal olan ayet “Rabbinin Rabbi’nin adıyla oku” ayeti hikmete bir işarettir.

Kelime anlamını inceleyelim, h-k-m mastarı; bir şeyi düzeltmek ve yoluna koymak, bir işi sağlam yapmak, adaletle hükmetmek anlamlarına gelir. Hikmet; ilahi yasalar hakkında derin bilgi sahibi olmak ve ona göre davranışlar ve kararlar ortaya çıkartmak, Hakk’a uygun söz ve davranış, eşyanın hakikatini bilmek ve ona göre davranmak, Allah’ın boyası ile boyanmak, kader bilgisine vakıf olmak, Ana Kitap / Ümmül Kitap bilgisinin ikram edilmesidir. Sadece Allah tarafından dilediği kullarına ikram edilir. Allah, ulul elbab makamındaki kişilere hikmet ikram ettiğini açıklamıştır. 

“Kime hikmet verilmişse, gerçekten ona çok büyük bir hayır verilmiştir. Bunu ancak ulû’l-elbâb tezekkür edebilir.” Bakara 269 Ulû → Sahip olanlar, Elbâb → “lubb” kelimesinin çoğulu. Lubb, bir şeyin özü, çekirdeği, saf ve katışıksız olanı. Ulul elbab; zihinsel perdelere, nefsani bulanıklıklara karşın aklın ve kalbin özüne ulaşmış, tam şuura sahip insanlardır. Ulul elbab içsel makamına gelmiş birinin nefsi yüzde yüz nurlanmıştır. Ve Allah, bu kulunun kalbinde zülmani tarafa bakan kapıyı kapatmış ve kilitlemiştir. Her insanın kalbinde iki kapı vardır; zülmet kapısı ve takva kapısı. Ulul elbab’a kadar zülmet kapısı her daim açıktır. Ancak ulul elbab makamına gelindiğinde zülmani kapı Allah tarafından kapatılır. 

Ulul elbab’ın özelliklerini Kur’an’dan incelediğimizde;

  1. Hikmet bilgisine erişme; Bakara 269 
  2. Tezekkür yetisi; soruların cevaplarını direkt Allah’tan alma 
  3. Hakikate kör olan kimseleri tanıyabilme yetisi; Rad Suresi 19 
  4. Afaktaki ayetleri okuyabilme yetisi; Ali İmran 190 
  5. Ulul elbab’ın dostları hakikati araştıranlardır; Sad 43 
  6. Bilenle bilmeyeni ulul elbab ayırabilir; Zümer 9 
  7. Azığın en hayırlısının takva olduğunu bilirler; Bakara 197 
  8. Müteşabih ayetlerin tevilini ancak Resuller yapabilir; Ali İmran 7. Bu konu çok önemli kardeşlerim. Müteşabih ayetler, anlamı kapalı olan ve pek çok boyutta manası olan ayetlere verilen isimdir. Bu ayetlerin açıklamasını yani tevilini sadece Resullerin yapabileceğini açıklıyor yüce Allah. 
  9. Kur’an’dan öğüt alabilenler ulul elbablardır; Sad 29 
  10. Arzın ve semanın ayetlerini okuyabilme yetisi; Ali İmran 191 
  11. Kur’an’da anlatılan kıssaların / anlatılan olayların manasını ulul elbab anlayabilir; Yusuf 111 
  12. Sözün en güzeline uymaları; Zümer 18 

Hikmet konusuna geri dönelim. Hikmetin bir de ledün ilmi kısmı vardır ki bu bilgi sırların sırrı bilgisidir. Hikmet konusunda kendimizi eğitebiliriz ama ledün ilmi gerçekten Allah’ın dilediği kullarına verdiği bir ilimdir. Peki, ulul elbab olmadan hikmeti hiç mi anlayamayız? Elbette Allah, irşad yöntemi olarak kişi ulul elbab makamında olmasa da kuluna zaman zaman dilediği konularda hikmet bilgisini verebilir. Ulul elbab’ın farkı buna dilediği an ulaşabilmesidir. Ulul elbab olmasak da Allah, dilediği konuda kuluna hikmet bilgisini verebilir; öncelikli ilk gereklilik amenu olmaktır. Yani arzunun gücünü başka fani şeylere bölüştürmemek ve sadece Allah’ı arzulamak. İkinci olarak nefs tezkiyesine başlamak ve Rabbi tarafından Sıratel Müstekim’e iletilmek. İşte nefs bu yolculukta kalbini arındırdıkça Allah, dilediği konuda hikmet bilgisi verebilir ama vermeye de bilir.

Önemli nokta şu; nefsin sorduğu soruya göre değil, Allah kendisi dilediği konuda hikmet bilgisini verir. Bu sebeple “bu olayın hikmeti ne diye sormayın” diyorum, kardeşlerim. Çünkü eğer ki Allah hikmet verecekse, sorduğumuz soruya göre bunu ikram etmesi sadece ulul elbab için geçerlidir. Bu makamda değilsek ki, çoğunluğumuz emmare, levvame ve birazımız ise mülhime de, sorduğumuz soruya zihin cevap verir ve sizi de o şeyin hikmetinin söylediği şey olduğuna ikna eder. Soru sorarak hikmet gelmez eğer ki ulul elbab değilsek. Ulul elbab değilsek ve bir konuda Allah hikmet bilgisini paylaştı ise; kişinin kalbinde hala zülmani kapı açık olduğu için kişi bu bilgiyle böbürlenebilir, “ben oldum” diyebilir. Buradaki şeytan tuzağı budur.

Hikmetin kendisi nurdur; ama onu taşıyan kap karanlıkla lekelenmişse, o nur kişinin kalbinde ateşe dönüşebilir. Bu nedenle, hikmete erişmek kadar onu taşıyabilecek bir kalp sahibi olmak da önemlidir. Nitekim Kur’an’da bu yüzden “Hikmeti dilediğine verir” denilmiştir. Buradaki “vermek” fiili, kulun çabasıyla değil, Allah’ın takdiriyle ilişkilidir. Çünkü hikmet, bir kazanım değil, bir emanettir. 

İşte bu noktada şunu bilmek gerekir ki: Kalp temizlenmeden alınan bilgi, eninde sonunda nefsin eline geçer. Ve nefs o bilgiyi kendi varlığını güçlendirmek için kullanır. Bu yüzden hikmet bilgisiyle varlık edinmeye çalışan herkes, karanlıkta bir ateşi tutuyordur. Aydınlandığını zanneder ama yanar.

Kardeşlerim, Allah dilerse hiçbir sebep olmadan bir kuluna kalbinden hikmeti fısıldayabilir. Ama biz, bu lütfu talep ederken bile nefsin karışmadığından emin olmalıyız. “Ben neden göremiyorum?” diyen bir nefs, aslında “ben” merkezli konuşuyordur. Hikmet ise “ben”in sustuğu, kalbin secdede olduğu anda gelir. Bu yüzden biz hikmeti değil, Allah’ı isteyerek yola çıkmalıyız. Hikmet, Allah’ın rızasının bir meyvesidir. Rızayı hedeflemeden hikmeti istemek, ağacı sulamadan meyve beklemek gibidir. Bu yüzden bazı soruları bırakmayı, bazı cevapları beklememeyi, bazı olayların önünde durup sadece “ben bilmem, Rabbim bilir” demeyi öğrenmeliyiz. İşte bu hal, zihnin susmasıdır. Ve hikmetin doğduğu yer işte tam da burasıdır. Hikmet Vedanta ve Upanishadlarda; Prajña; İdrak, sezgisel bilgi, ilahi bilinç Jnana – Gerçek bilgi, hikmetin ruhsal bilgiye dönüşmüş halidir. Hikmet, burada sadece entelektüel bilgi değildir; Atmanı bilen Brahman’ı bilir fark eden bilinçtir. Bu farkındalık aynı zamanda kişinin karmasını aşmasını sağlar. Hikmet Budizm’de; Prajñā (Sanskrit) – Bilgelik, hakikati kavrayan bilinç • Upaya – Maharetli vasıta, hikmeti uygulama becerisi. Sekiz Katlı Asil Yol’un son üç basamağı “bilgelik (prajñā)” başlığı altında toplanır. Buradaki hikmet, yaşamın doğasına dair “anicca (geçicilik), anatta (benliksizlik), dukkha (ızdırap)” gerçeklerini kavrama yeteneğidir. Tao’da hikmet; Dao – Yol, evrensel düzen De – Erdem, özdeki hikmetli kuvvettir. Lao Tzu’nun Dao De Jing’inde “hikmetli kişi” (sheng ren) evrenin işleyişini içsel sezgiyle kavrar ve zorlamadan uyum içinde yaşar. Hikmet burada, doğal düzenin farkında olarak “wu wei” (eylemsiz eylem) ile yaşamaktır. Bhagavad Gita’da “hikmet” (Sanskrit: jñāna veya vijñāna), tıpkı Kur’an’daki “hikmet” gibi sıradan bir bilgi ya da akıl yürütme değildir. Hikmet, doğrudan hakikatin bilgisine uyanmak, kişinin özünü, Tanrı’yla (Brahman/Krishna) olan bağlantısını ve nefsin illüzyonlarını aşmasını ifade eder. Yüce Rabb şöyle söyler: “Bu hikmeti Ben veririm, çünkü Benim lütfum olmadan kişi beni bilemez.” Bhagavad Gita 10:1 “Ben onların kalplerinde otururum. Onların karanlığını ben dağıtırım.” Bhagavad Gita 10:11 Hikmetin kapısını ancak yüce Rabb açar, ama o kapıya varmak için kişinin nefsini arındırması, teslim olması gerekir. “Bana sevgiyle ibadet edenlere Ben bizzat hikmet veririm.” (Bhagavad Gita 10:10) Yani Gita’ya göre de hikmet, sadece zihinle değil, kalple, sevgiyle ve teslimiyetle ulaşılacak bir hakikat halidir.

“Dikkat edin, yaratma ve emretme Allah’a aittir.” (Araf 54)

 “Yaratan, bilen Rabbindir…”(Hicr, 86), “Allah’tan başka bir yaratıcı mı var?” (Fatır, 35) 

“Şüphesiz Allah, daneyi ve çekirdeği çatlatıp yarandır. Ölüden diriyi O çıkarır; diriden ölüyü çıkaran da O’dur. İşte Allah budur. Bu gerçekler karşısında nasıl oluyor da bâtıl sevdâlar peşine düşüp O’na kulluk etmekten yüz çeviriyorsunuz?” (Enam 95) 

Doğu kadim metinlerinin özüne bakıldığında, modern kişisel gelişim ve “sen Tanrısın, her şeyi sen yaratırsın” gibi savrulmalarla taban tabana zıt bir bakış açısı görürüz. Örneğin, Patanjali Yoga Sutra metni, insanın tanrı olduğu iddiasına zıt bir bilgi paylaşır ve insanın bir çiftçi olduğunu açıklar. Çiftçiye benzettiği insanın görevinin toprağı ekmek ve engelleri ortadan kaldırmak olduğunu belirtir. Engeller şunlardır: raga/istiyorum, dvesha/istemiyorum, asmita/ego, abhinivesha/fani olana güçlü bağlılık ve avidya/ruhsal doğadan cehalet. İnsanın tarlasını sulayan bir çiftçi gibi bu “sulama kanallarını” tıkayan engelleri kaldırmakla yükümlü olduğu ve ruhsal doğanın engellerin kalkmasıyla meyve vereceğini açıklanır. Patanjali Yoga Sutralar’da insan, tohum eken, engelleri kaldıran ama meyveyi yaratma yetisi olmayan bir varlıktır. Aynı çizgi, Bhagavad Gita ve Zen öğretisinde de açıkça mevcuttur. Meyveyi yaratma yetkisi olmaması demek; sonucu yaratma yetkisi olmaması demektir. Bu sebeple Bhagavad Gita; sonucu kendin yaratmaya çalışma tutumunun bir kaybeden stratejisi olduğunu açıklar. Sonuca odaklananlar çoktan kaybetmiştir, der. Çünkü sonuç bir meyvedir ve insanın meyveyi oluşturmakla değil, engelleri kaldırmak ve tohum eklemekle yetkilidir. Aslında beşeri yaşamda toprakla uğraşanların çok net deneyimlediği bir şeydir bu. Kur’an’da da bahçe sahipleri örnekleriyle “bahçene ne ekersen ek, sonuç sadece Allah’ın hükmündedir” gerçeği açıklanır. Tohumu ekip, sulama kanallarındaki engelleri kaldırmak ve tıkanıkları açmak dışında insanın bir yetkisi yoktur. “Senin yalnızca eylem üzerinde iraden vardır, onun meyvesi üzerinde değil.” (Bhagavad Gita 2.47) Bhagavad Gita’da insan, yaratıcı değildir; yalnızca “ruhsal doğasına uygun eylem” yapmakla yükümlü ve bununla sorumlu tutulmuş bir varlıktır. Zen öğretisi, insanın her şeyi kontrol etme veya yaratma isteğini “zihinsel kir” olarak görür. “Ayı parmağınla gösterdiğinde, aptal olan parmağa bakar.” Zen. Yani Zen’e göre sen, parmak gibisin; ilahi gerçeği gösterirsin ama sen yaratmazsın. Sen yaratıcısın bilgileri; majik öğreti ve Kabala öğretisinden dünyaya yayılmıştır. Şöyle yarat, böyle yarat diye anlatılanlar, majik ve kabalist büyülerdir. İnsan yaratıcı değil, üreticidir. Üretmesi için insana akıl ve şuur yetileri verilmiştir. İnsan sütü yaratamaz ama aklını kullanarak sütten yoğurt, peynir, kaymak, tereyağı üretebilir. Bir söz vardır: “Yaşam sana limon verdiğinde ondan limonata yap.” Yaşam bize limon tadında ekşi bir deneyim verdiğinde, biz hemen limonu elimizden atmaya ve limon yerine başka şeyler talep etmeye başlıyoruz. Ondan limonata yapabileceğimiz hiç aklımıza gelmiyor çünkü aklımızı değil, zihnimizi çalıştırıyoruz. İnsan yağmuru yağdıramaz ama yağan yağmurla nasıl sulama yapacağını öğrenebilir. Ama biz genellikle ne yapıyoruz? Limonun ekşiliğini beğenmiyor, “Ben tatlı portakal istiyordum” deyip isyana başlıyoruz. Oysa hayatın bize verdiği her şeyde bir dönüştürme görevi, bir emanet vardır. Limon bize sabrı öğretmek için gelir, soğan gelir, gözümüzü yaşartarak gönlümüzü temizler, biber gelir, yanmayı öğretir ama arınmayı da getirir. Toz gelir, kiri gösterir. Gece gelir, dinlenmeyi hatırlatır. Kış gelir, kabuğumuza çekilmeyi ve içimize dönmeyi öğretir. Ama biz ne yapıyoruz? Kış geldiğinde baharı çağırmaya başlıyoruz, gece bastığında sabah olsun diye kıvranıyoruz, limon geldiğinde “tatlılar gelsin” diye dua ediyoruz. Tüm bunlara sebep olan şey, iki temel engel olan raga/istemek istiyorum ve dvesha/istememek istemiyorum zihin modlarıdır. Çünkü aklı değil, zihni çalıştırıyoruz. Zihin, olanla kavga eder. Akıl ise olanla anlamlı bir şeyler üretir. Aklını kullanan biri, hayatın ona ne verdiğinden çok, onunla ne yapması gerektiğine odaklanır. Olanı değiştirmeye çalışmaz, ruhsal doğaya uygun/fıtrata uygun davranışlar ortaya çıkartmaya odaklanır. İşte insanın görevlendirildiği yegâne şey budur. Peki, her şey sınırsız ve her şey anda mevcut mu? Evet. İşte insanın açgözlülüğü o kadar büyük ki, her şeyin sınırsız bir şekilde anda zaten mevcut olması, insanın asıl görevini ona unutturarak buradan kendi beşeri yaşamı için nemalanmaya çalışır. Oysa yaşamında ne kadar sınırlılık varsa, sınırlayan Allah’tır. Ve o sınırları kaldırma gücüne sahip tek güç Allah’tır. Bu konuyu daha önce güzel sanatlarda uygulanan eğitim yöntemi ile açıklamıştım.

 Güzel sanatlarda okuyanların yaratıcı düşünme gücünü, yani üretme gücünü geliştirmek için şu yapılır: Proje yapmak için sınırsız obje kullanabileceği halde, obje sayısı sınırlandırılır ve örneğin üçe düşürülür. Denir ki, bu üç objeden sadece birini kullanarak müzik festivali afişi hazırla. Sınırsız istediğin kadar obje kullanabilirsin denmez. Obje sınırlandırılır ki kişinin yaratıcı düşünme/üretici gücü gelişsin. Sınırsızlığın içinde bu gücün gelişmesi mümkün değildir çünkü. Ancak sınırlılığın içinde yaratıcı düşünme gücü/üretim gücü gelişebilir. Allah’ın sınırlandırması da böyledir. Her istediğini yaratabilirsin bilgisi tamamen safsatadır. Kalem Suresi’nin genel bağlamı, nankörlük, kendini yeterli zannetme ve kendini sınırsız zannetme, “benim her istediğim olur” sanrısı üzerinden şekillenir. “Sabah erkenden bahçemizi devşireceğiz, kimseye vermeyeceğiz.” diyen bahçe sahipleri örnek gösterilir. Topraklarını ekmişler ve ürün alacaklarından emin olan kimselerdir bu bahçe sahipleri. Ama ne oldu? Allah bahçeyi sabaha kadar tarumar etti. “Ben şunu yaparsam bu sonucu alırım”a dayanmak hak yol değildir. Sonuca dayanmak hak yol değildir. Sonuç istemek hak yol değildir. Ne yaparsan yap, fail olan Allah’tır. “Yoksa elinizde bir kitap var da orada ne isterseniz sizindir mi yazıyor? Yoksa size ‘her ne hüküm verirseniz öyle olacak’ diye, kıyamet gününe kadar geçerli verilmiş bir sözümüz mü var?” (Kalem Süresi 38-40) Sen ne istersen senindir, sen ne hüküm verirsen o olur söylemleriyle zıt bir hakikat bilgisi paylaşıyor yüce Allah.

     Evet, gelelim sorunun ikinci kısmı olan kurban bilinci konusuna. Kurban bilinci gerçekte sahte ilahlarla ilgilidir. Çünkü ilahi yasa gereği, insan hangi sahte ilaha tutunursa onun pisliği üzerine yağar. Bir insanın kurban bilincinden çıkması, sahte ilahlarını yıkmadan mümkün değildir. Sahte ilahlara dayanmanın sonucudur kurban bilinci. Kur’an’da kurban kelimesi, yakınlık kökünden gelir. Kurban olmak, Allah’a teslim olmak demektir. Ama kişisel gelişim jargonunda “kurban” olmak, mağdur, pasif, aciz olmak anlamına çevrilmiştir. Kurban bilinci, kişi Allah’a yakın olacağı yerde başka şeylere yakın olmasıdır. Allah’a dayanacağı yerde insanlara dayanmasıdır. Bunun sonucunda kişi kurban bilinci ile yaşar çünkü kendini Allah’a kurban edecek yerde insanlara, şeylere kurban vermiştir. Kurban bilinci şöyle demektir: “Ben başkaları yüzünden bu haldeyim.” Ve çözüm olarak ise şu öğretilir: “Sen her şeyi yaratansın, kaderin efendisisin, titreşimini değiştir, düşünce gücünle gerçeği değiştir!” “Ben başkaları yüzünden bu haldeyim” şirktir; kişi dışsal güçleri mutlak fail zanneder. Oysa Allah, o kişiye neyi takdir ettiyse, insanları vesile kılarak o kişiye bunu yaşatmıştır. Yani fail Allah’tır. Çözüm olarak sunulan şey de şirktir. Çünkü hep başkalarını ilahlaştıran kişiye, “sen kendini ilahlaştır” denilmektedir. Yani bu sistem önce insanı şirke batırır, sonra da başka bir şirk türüyle oradan kurtulacağı vaadini verir. Bu vaad şeytan vaadidir; şeytan bize negatif ya da pozitif vaadler verir. Ve şeytan bu vaadleri verirken muhakkak kişiyi sahte ilahlara bağlar. İşte insanın yaşam karşısında gerçekten güçsüz, edilgen, pasif ve korkak kaldığı yer burasıdır. Yaratıcı düşünme/üretme gücünden düştüğü yer burasıdır. Tarlasında engelleri kaldırmak yerine engel üstüne engel eklediği, tohumları ha bire zehirli toprağa ektiği, ektiği tohumların hasadını kendine mal ettiği yer burasıdır. Kendini yaratanı tanıyan insan güçlüdür. Kendini yaratanı tanımayan hiçbir insan güçlü olamaz. Bu sebeple şirk en büyük günahtır. Dünya toplumu şirk toplumudur.

 Bu sebeple hakkaniyetsizlik, adaletsizlik, erdemsizlik, yozlaşma, linç ve faşizm bu kadar güçlüdür. Bir toplum şirkle yaşıyorsa, kıtlık bilincinde yaşıyor demektir. 

Her şeyden kıttır: şuurdan, farkındalıktan, huzurdan, bereketten, sevgiden, şefkatten, idrakten, adaletten kıttır. Şirkin en büyük günah olmasının sebebi budur. Çünkü şirk, tarladaki engellerin genel adıdır. O engeller orada olduğu sürece tarla sulanamaz, beslenemez, zehirlenmeye başlar. Toprağın fıtratı bozulur. Verimliliği düşer. Bereket azalır. 

İnsan sadece kendi kaderini değiştirmenin yollarını arıyor ve bu yolların peşine düşüyor. Oysa hakikat bilgilerinde kişi, dünyanın kaderini değiştirmek için adım attığında ve çaba gösterdiğinde kendi kaderini değiştirebilir. Şirkte olduğumuz sürece dünyadaki erdemsizlik, hakkaniyetsizlik, adaletsizlik, linç ve faşizmin bir halkasıyız. Şirkten çıkma çabası ise dünyanın gidişatını etkiler ve böylece kişinin kaderini değiştirir. Kardeşlerim, yalnızca sizin kaderinizi değiştiren ama dünyanın gidişatına bir katkısı olmayan hiçbir yol kişinin kaderini değiştiremez. 

Örneğin, raga/istiyorum modundan gelen her arzu hevâdır. Kişi raga ile yaşıyorsa, toplumdaki hakkaniyetsiz gelir dağılımından, para odaklı çevre politikalarından, lüks düşkünlüğü, görgüsüzlük ve yozlaşmadan sorumludur. Bunun bir parçasıdır. “Ben yapıyorum, bedelini de sadece ben ödüyorum” diye düşünmeyin. Bedende nasıl bir işbirliği ve birlik varsa, dünyada insan ümmeti de böyledir. İçsel tutumlarımız hem kendi yaşamlarımızı hem de dünyanın gidişatını etkilemektedir. Şirkte olduğunuzda sadece kendi yaşamınıza zarar vermiyorsunuz, dünyanın gidişatında pek çok nahoş şeyi de desteklemiş oluyorsunuz. 

Pozitif ol bilgisini yaydılar önce. Dünyada inanın bana milyarlarca insan pozitif oldu. Peki, dünyada ne değişti? Aslında çok şey değişti ama hayırlı yönde değil. Geçmişte pozitif ol’un peşine takılmanın sonuçlarını bugün yaşıyoruz. Sonra pozitif ol bilgisinden vazgeçtiler, yok yok pozitif olmayın, nötr olun demeye başladılar. 

“Eee, pozitif mi olacağız, nötr mü?” karar verin, ne saçmalıyorsunuz diye sorduk mu? Hayır, bu kez de nötr ol bilgisini benimsedik. Bugün “Sen yaratıcısın” bilgisinin entegre olmamızın sonucu; parası olanın, gücü olanın kendini tanrı ilan etmesi olduğunu göremiyoruz. Ama parası var diye kendini tanrı zannedenlere kızıyoruz. Kendi dünyanızı kurtarma peşine düşmeyin. Hem kendi kaderinizi hem de dünyanın kaderini hayırlı yönde etkileyecek yöntemler, yüce Yaratıcı tarafından her kavme gönderilen Resul ve nebilerle açıklanmıştır. 

Allah’ın sistemine dahil olun. Newton yasası yerine kuantum yasasına geçin. İmanın peşine düşün, hakk ilmin peşine düşün, tevekkül peşine düşün, şükür peşine düşün, zikir peşine düşün, ilimle amel etme peşine düşün, zihinden ayrılma ve akla geçmenin peşine düşün, tövbenin peşine düşün, Allah’ı tanımanın peşine düşün, limondan limonata yapmayı öğrenin. Kendi kaderinizi değiştirirken dünyanın gidişatını hayırlı yönde etkileyin. 

Bana niye limon verildi bencilliğinden kurtulun.

Sanırım sorunun temeli işte tam şurası: benlik iddiası ile bir hakikat arasındaki ince çizgi. Benlik iddiası, “ben yapıyorum, ben başardım, ben başarmalıyım, ben yapmalıyım” gibi içsel dünyamızdaki seslerdir. 

Fıtrat konusu kesinlikle tevhid konusudur. Fıtrat ve tevhid birbirinden ayrı ve bağımsız iki konu değildir; tevhid ve fıtrat, teşbih yapmam gerekirse, yapışık ikizler ya da bir madalyonun iki yüzüdür. Sattvik zihin ve sattvik karakter, berrak bir ayna gibidir. Zihin ve kimlik ne kadar aranırsa, o kadar fazla yansıtır nefsin hakikatini, yani fıtratı. Ama “ben yaptım, ben arındım” dediğimizde hemen o yansıma bulanır çünkü oraya tekrar benlik iddiası girer. Fıtrata yolculuk bir arınma yolculuğudur. 

Bu sebeple, gözlemlemek mi, yönetmek mi seçiminde ikisinden birini seçmek değil, ikisini de yerli yerinde kullanmaktır esas olan. Yöneteceğimiz şey asla fıtrat değildir; fıtratı kendi yönetiminde olduğunu sanan yanılmıştır. Yöneteceğimiz şey, ilk önce zihin ve kimliğin arınması için dikkat gücümüzdür. Zihin, yani sadır bölgesinde kendi sesimizle konuşan kimdir? Şeytandır. Şeytan sesi, olimpiyat oyunlarındaki engelli koşu gibidir. Engelli koşuda koşucuların önüne 100 metre ve 400 metre yüksekliğinde engeller konur ve koşucular bu engellerin üzerinden atlayarak ilerler. İşte yöneteceğimiz şey, bu engellerin üzerinden atlamaktır ve bu da nefsin tek başına kendi gücüyle yapabileceği bir şey değildir. Bu sebeple dikkatimizi Rabbimize sabitlemeyi öğrenmemiz gerekir. İnsanın en büyük gücü arzulamak değildir, düşünceler değildir. İnsanın en büyük gücü dikkat gücüdür. Bu sebeple Kur’an’da “Ben yüzümü Hanif olarak sana çevirdim” ifadeleri vardır. Yüzümüzü çevirmek, dikkatimizi çevirmek demektir. “Hanif” kelimesi ise dikkatin sabitlenmiş gücüdür. Yöneteceğimiz şey dikkatimizdir; dikkatimiz, zihinde konuşan ve bizim tarafımızdan sahiplenen ve dost belirlenen şeytanda kalmış durumda ki aydınlanma yolculuğundaki engel, şeytanın konuşmalarıdır. “Ben buna üzülenim, ne yapayım? Ben bundan korkarım, ben isteyenim, ben arzulayanım, ben ben ben ben ben acılarım, ben arzularım, ben korkularım, ben travmalarım, benim bilinçaltı kayıtlarım” vesaire, hepsi şeytan vesvesesi ve buna inanan insanın vehimleridir. Zihni yönetmeye çalışmak, şeytan tarafından yönetilmektir; duyguları yönetmeye çalışmak, şeytan tarafından yönetilmektir. Yönetilmesi gereken dikkattir. Dikkati Rabbimize çevirdiğimizde, üst duygular, yapıcı düşünceler, geçmişten özgürlük, travmalardan özgürlük vesaire her şey süreç içinde fıtri hale gelmeye başlar. Yani sattvik zihin, sattvik karakter ortaya çıkmaya başlar. 

Yöneteceğimiz diğer şey, davranışlarımız, konuşmalarımız, dışsal tutumlarımız ve alışkanlıklarımızdır. Ne yazık ki yanlış davranışlar ve yanlış tutumlar için “gözlemle ve sadece tanık ol” gibi söylemler kullanılıyor. Ancak bu eksik bilgidir, kardeşlerim. Örneğin, erteleme alışkanlığını sadece gözlemlersen, buna sadece tanık olursan hayatının sonuna dek erteleme alışkanlığında kalırsın. Fıtrata yolculuk demek, davranışların ve alışkanlıkların değişmesi demektir. Bunun için ilk adım, davranışlarımızı gözlemlemek ve fıtri olmayan, yıkıcı ve zarar verici olan davranış alışkanlıklarını kendimizi gözlemleyerek ortaya çıkarmaktır. İkinci adım ise bunları yönetmek, yani değiştirmektir. 

Neden? Davranışlar eylemler değişmeden karakter, fıtratı yansıtan sattvik hale gelemez. Davranışlar hak olan davranışlara uyumlandıkça, karakter fıtratı yansıtan temiz bir ayna haline gelebilir. Bakın, benim fıtratım ne diye sormadım; fıtratı nasıl yönetirim diye düşünmedim. Rabbim hasım ne gibi bilgilerin peşine düşmedim. Sadece dikkati yöneterek zihinden ayrıldım, dikkati Rabbime getirdim. Zikir çekmek, zihinde ortaya çıkan hiçbir duyguyu sahiplenmemek, davranışlarımı gözlemlemek ve onları yöneterek hak olan davranışlara geçme çabasını ortaya koymak. 

Evet, işte fıtrata yolculuk budur: alemlerin rabbinin ilahi yasalarını öğrenmek, tevhid konusunda kendimi eğitmek, zihinden ayrılarak dikkati Hanif olarak Rabb’ime getirmek ve aynı durumlara aynı yanıtlar yerine hak olan yanıtlar verme çabası. 

Fıtratı tanımlamaya da çalışmadım, dikkat ederseniz; fıtratı değil, Rabbimi tanımaya çabalıyorum. İnsanlar Rabbi tanımadan kendilerini tanımaya çalışıyor. Rabbimiz nedir ya da kimdir? Peki, bunu da bize esmaül Hüsna ile açıklamıştır. Yüce Rabbim, “Sen muhakkak Aziz’sin” dedikçe kişi de Aziz esmasını açmaya başlar nasibince. Yüce Rabbim, “Sen kesinlikle Kerim’sin” dedikçe dikkati Hanif olarak bu hakikatte tuttukça Kerim esmasını açmaya başlar nasibince. İnsanda eksik esmalar var ya da fazla esmalar var gibi söylemlere katılmıyorum. İnsanın esma-i ilahisi Allah tarafından belirlenir ve kusursuz bir dengededir. Biz esmaları zikrettikçe Allah’ın belirlediği mizan içinde açılacaktır. Esmaları çalışırken iki şey öneririm: birincisi başına kelime-i tevhid getirmek tevhid için, ikincisi marifet ve af dilemek arınma için.

Kardeşlerim, soruya cevap vermeden önce sorudaki tamasik bilgiye dikkatinizi çekmek isterim. Tamasik bilgi, parçayı bütün kabul eden, parçayı bütünün kendisi sanan ve buradan çıkarımlar yaparak bir hükme varan bilgi türüdür. Karmik öğrenim için en sağlıksız ve bilgeliksiz bilgi türüdür. İnsan tematik bilgi ile giderse, hem beşeri yaşamında hem de manevi dünyasında büyük yanılgıların içine yuvarlanır. Bu soruda olduğu gibi, 6236 ayet-i kerimesi olan Kur’an-ı Kerim’den bir ayetten yola çıkarsak, sadece kendimiz için ya yanılır ya da belirsizlik ortaya çıkarırız. Türkiye, çoğunlukla tematik bilgi türü ile yaşadığı için, ne yazık ki toplum olarak her gün daha aşağı doğru düşüyoruz. Tamasik bilgi, insanı olduğu yerden daha aşağıya düşürür çünkü. 

Evet, gelelim sorunun geçtiği ayete: “Onları siz öldürmediniz fakat Allah öldürdü ve attığın zaman sen atmadın fakat Allah attı ve böylece de kendi katından inananlara güzel bir nimet vermek, onları denemek istedi. Şüphe yok ki Allah semiul alimdir.” (Enfal 17)

Öncelikle insan vesile değil, aracıdır. İnsanda işleyen iki gücü vardır: Bir fücur, diğeri takva güdüsü. (Şems suresi 7-9) 

Fücur dürtüsüne günümüzde ego dürtüsü, takva güdüsüne ise ruh güdüsü diyebiliriz. İşte insan dışarıda seçim yaptığını sanırken, asıl seçimi iç aleminde yapmaktadır. Fücur güdüsü ile mi yoksa takva güdüsü ile mi yaşamak, insanın her an yaptığı en büyük ve en önemli seçimdir ve nefs bu konuda özgür iradeye sahiptir. 

İç aleminde seçtiği bu güdüye göre Allah, sonuçları insana ikram edendir. İnsan, yaptıklarının sonuçlarını yönetmek yetisine sahip değildir. Sonuç Allah’ın hükmündedir. Bu sebeple sonuç beklentisi, sonuç arzusu, sonuç korkusu ve sonucu kendine mal etme (benim yüzümden oldu ya da benim sayemde oldu gibi) insanın şirke düştüğü ilk yerdir. 

“Onları siz öldürmediniz, Allah öldürdü” ilahi yasayı açıklar. 

İnsan, herhangi bir canlıyı öldürme ya da yaşatma yetisine sahip değildir. Eylemlerimizin içinde öldüren de yaşatan da Allah’tır. Kimse kimseyi öldüremez ama kişi öldürücü bir eyleme yönelebilir. Bedeninin 30 ayrı yerinden bıçaklanan biri yaşayabilirken, arı sokan biri ölebilir. Nasıl olursa olsun, her türlü ölümde öldüren Allah’tır; yoksa tesadüfen yaşıyor ya da tesadüfen ölüyor olurduk.

Bu ayet, bir savaş sonrasında sahabelerin aralarında “şu kadar kafiri öldürdüm” şeklinde konuşmalarından sonra nazil olmuştur. Üzerinden 1.500 yıla yakın bir zaman geçmesine rağmen, bu yanlış bakış açısında değişen hiçbir şey yoktur. Günümüzde insanlar hala ölümleri başka insanlara mal etmektedir. “Arabasıyla oradan 5 dakika sonra geçseydi, şimdi yaşıyor olurdu” gibi tamasik bilgiye entegre olmuş durumdayız. Ölüm zamanı gelen ölür; ölümlerde bundan başka hakikat yoktur. Ancak her kim zalim amelde ise, o kişi bundan mesuldür ve hesabını verecektir. Örneğin, kişi haksız bir şekilde öldürücü bir eyleme yöneldiğinde, öldüren Allah’tır; ancak zalim amelden kişi sorumludur. Böyle bir durumda kişinin “ben öldürdüm” demesi şirk, “ben öldürmedim, Allah öldürür” demesi ise müşrikliktir. Müşrikler, amellerinin sorumluluğunu almamakta ve her şeyi Allah’tan bilmektedir; tıpkı şeytanın kendi itaatsizliğinde “Allah’a beni sen saptırdın” demesi gibidir.

Müşrikler, putperestliklerini bile “eğer Rahman isteseydi, biz putperest olmazdık” diyerek Allah’a yıkarlar. Müşrik, zalim bir şekilde öldürücü eyleme yönelip o kişiyi öldürdüğünde şöyle söyler: “Kaderinde ölmek varmış, ben sadece onun kaderine vesileyim. Allah, o kişinin ölmesi için beni vesile kıldı” der. Zalimliğinin sorumluluğunu almaz, zalimliğini inkar eder. İşte ayetin ilk kısmı, çok önemli bir ilahi yasayı bir kez daha sahabelere ve bizlere hatırlatmaktadır: Amellerden sorumluyuz ama sonuçlar bizim hükmümüzde değildir ve insana yüklenen sorumluluk her zaman salih ameller içinde olmasıdır.

Örneğin, Bolu yangınında o insanların ölüm vakti gelmiş, tedbirsizlik ve liyakatsizlik onların ölmesi için Allah tarafından vesile kılınmış “ne yapalım” demek zalim ameli inkar etmektir. Liyakat ve tedbir salih ameldir; ancak liyakat ve tedbir alarak yaşarsak bela ve musibet bize hiç dokunmaz demek de şirktir. 

“Attığınız zaman siz atmadınız, Allah attı” demek, sen bir güçle bir şey yaptığında o güç senin değildir, o güç Allah’ındır. Eğer Allah’ın insana ihsan ve ikram ettiği güç ve kuvveti olmasaydı, insan kalemi bile tutamazdı. Allah’ın sana ikram ettiği güç ve kuvvetle ne yapmakta, bunu ne için kullanmaktasın? İşte insanın sorumluluğu ve özgür iradesi budur. Eğer o güç kuvvet olmasaydı, konuşamazdık bile. Peki, sana ihsan edilmiş bu güç ve kuvvetle sen konuşurken nasıl konuşmaktasın? Nefretle mi (fücur kodu) yoksa takva ile mi (ruh güdüsü) konuşmaktasın?

Sevgi ile bütünleştirici, inşa edici, ayıpları örten, kusurları konuşmayan, alçak gönüllü, vesaire, iyi kötü ne varsa “ben yapmıyorum, ben Allah’ın yazdığı kadere sadece vesileyim” demek akıl dışıdır. Bunun yanı sıra “ben harika şeyler yaptım, istediğim sonuçları almalıyım” demek de akıl dışıdır. İnsanın özgür iradesi ve imtihanı tam da budur: Sonuca odaklanmamak, yalnızca salih amelde olmak… ve bu, egonun asla yapamayacağı bir şeydir.

Ego ya her şeyi Allah’a yıkar ya da kendine mal eder. Sonuca odaklanmamak demek, bu ikisinin ortasındaki denge değildir; bambaşka bir bilinç halidir. Sonuca odaklanmamak ama salih amelde olmak, tevekkülün kendisidir. Zalim amelde olup “ne yapayım, Allah bu sonucu takdir etmiş” demek tevekkül değildir. Daha derin hakikatte ise salih amelin kendisi tevekküldür; çünkü Allah her nefse salih amele emreder. Asla zalim amel emretmez; zalim ameli emreden şeytandır. İnsanın özgür iradesi ve imtihanı da budur.

Bazı örnekler: Kazandığı parayı har vurup harman savuran ve iflas eden kişinin “ne yapayım, kaderimde iflas etmek varmış” demesi; nefret güdüsü ile konuşup kavga çıktığında “ne yapayım, kavgayı çıkaran da Allah’tır” demesi; sınava çalışmayıp kazanamadığında “kaderimde sınavı kazanmak yokmuş, eğer Allah kaderime bir terfiyi yazdıysa zaten olacaktır, benim bunun için çaba içinde olmama gerek yok” demesi; aklını kullanmadan sadece vehim ve zanlarıyla bir evlilik yapıp mutsuz olan kişinin “ne yapayım, evlilikte mutsuz olmak benim kaderimmiş” demesi gibi…

Bunlar, her şeyi kadere iman etmek adı altında Allah’ı yıkmaktır. Diğer yandan “çalıştım, ben kazandım” diyerek kazandığı parayı kendine mal etmesi, “tırnaklarımla kazıdım ve başardım” diyerek başarıyı kendine mal etmesi, “o kadar liyakatle çalıştım, nasıl terfi alamam” diyerek isyan etmesi, “sınava çalıştım, kazanmam gerekiyordu, nasıl kazanamam” diyerek hiddete ve kızgınlığa düşmesi, “o kadar iyilik yaptım, bu musibet başıma gelmemeliydi” demek ve her şeyi kendine mal etmek şirktir.

Lütfen zihinden gelen “ya şöyle ise, ya böyleyse” olasılıklarına pozitif ya da negatif dikkat verme. Öncelikli olarak dikkatini zikirde tutma çabana devam et lütfen. “Dikkati zikirde tutmaya çalışıyorum ama yapamıyorum” diyerek bu çabandan vazgeçmek asıl yanlış olandır. Dikkat şu anda EGO söylemlerine alışmış, normaldir bu. Mutluluk ve farkındalık benliğini güçlendirmedi, merak etme. Benlik hissinin aslında ne kadar güçlü olduğunu fark ettirdi sana. Aslında mutsuzken de bu güçlü benlik hissi ile yaşıyordum. Memnunluk hissinin normal olmadığı ile ilgili vesvese, şeytan işte bu yani. Zihinde sana “şöyle böyle” diye konuşan ses, senin farkındalıklı mutlu olmanı istemeyen sestir. Onu dost bilme, “ya doğruyu söylüyorsa” diye kuşkuya düşme lütfen. Hidayet yolunda bas hali ve kabz hali vardır. Bast halinde çok mutlu, çok memnun, çok iyi, çok da uygun hissederiz. Bast eden Allah’tır; ancak Allah seni bast ettiği için ona teşekkür et. Ona şükranlarını sun. Ancak senin de fark ettiğin gibi bast halini EGO kendine mal eder ki egonun işi bu. Burada dikkatin gücü gerçekten çok önemli. Ne zaman “ben mutluyum, ben memnunum” düşüncesine dikkat kaysan, sen dikkatini şu zikre getir: “Beni baht eden yüce Rabbime minnettarım. Bana hidayet eden yüce Rabbime minnettarım.” Yüce Rabbim, zihindeki düşüncelerin farkındayım, ben… olarak bu düşüncelerden beriyim, hiçbirini onaylamıyorum. Dikkat verdiğim bu bozuk düşünceler için senden af diliyorum. Sen muhakkak gafur ve rahimsin. Dikkati yönetme çabana devam et, 5 adıma devam lütfen, bırakma, devam, devam, devam, ilerle kardeşim, durma lütfen. Zihin bin türlü kuşku, şüphe fısıldayacak, süreç böyledir. Durma lütfen, zihindeki ses seni durdurmaya çalışıyor; ancak bast hali geçerse ki geçer, kabz haline düşerseniz ki düşülür, panik yapmayın.

Aslında bu soru, zihinle yaşamak ya da akılla yaşamak sorusudur. Zihin ile yaşadığımızda stabil kalamayız, çevre tarafından, dışarısı tarafından yönetiliriz. İnsanların ağzından çıkan sözler ya bizi havalara uçurur ya da yerin dibine gömer. Dünyayı ne öv ne de yer. Bhagavad Gita. Dünya nedir? İnsanlar, deneyimler, başımıza gelenler, ilişkiler, başarısızlıklar, başarılar vesaire… Zihin dünyayı över; sevinir, heyecanlanır, arzular, ister ya da yerer; üzülür, kederlenir, korkar, kızar. Zihin bundan başkasını yapamaz. Böylece kişi çevresel faktörler tarafından, duygular tarafından, çocukluk dönemi kayıtları tarafından, beklentileri tarafından yönetilir. Zihin nasıl çalışır? Zihin daima kutuplarda yaşar: beğen, beğenme, iyi, kötü, istiyorum, istemiyorum, seviyorum, nefret ediyorum. Oysa akıl ya da daha üstü olan şahit bilinci, bütün bunları izler, hiçbir şeye yapışmaz, hiçbir kişiyi itmez. İşte orada gerçek stabilite doğar. Fani olan hiçbir şeyi itmediğimizde, yani fani hiçbir şeyi çekmeye çalışmadığımızda stabilite ortaya çıkar. Övme ve yermede zihin oyunudur. Bir şeyi överken ona bağlanırsın, bir şeyi yererken ondan nefret üretirsin. Ki nefret de başka bir bağlanmadır. Zihin, geçmişten gelen kayıtlar, korkular, arzular, şartlanmalarla çalışan bir programdır. Zihin, içindeki gürültüdür. Önümüzde duran seçim şudur: tepkisel zihinle mi yaşamak, yoksa hakikati gören akılla mı yaşamak? Ve bu bir günde değiştirebileceğimiz bir şey değildir. Zihinden akla geçiş, İsra yolculuğudur. Aydınlanma yolculuğudur. Akıl ile yaşamak, demir gibi irade, sarsılmaz teslimiyettir. Ve Kur’an’da demirden bahseden çok özel bir ayet vardır: “Andolsun, Biz elçilerimizi açık delillerle gönderdik ve insanlara adaleti yerine getirsinler diye onlarla birlikte kitabı ve mizanı indirdik ve kendisinde çetin bir kuvvet ve insanlar için faydalar bulunan demiri de indirdik.” (Hadid Suresi 25. ayet) Hadid, demir demektir. “Demiri indirdik” ifadesi sadece fiziksel anlamda değil, mana olarak da pek çok anlam içerir. Demir, kararlılığı, dayanıklılığı, mücadele gücünü ve iradeyi temsil eder.

Çetin kuvvet: insan nefsine karşı duruşta, hakikate sarılmada gerekli olan içsel güç. Fayda: Demir hem kılıçtır hem kalkan. Hem inşa eder hem korur, tıpkı ilahi aklın içte yaptığı gibidir. Demir gibi iradeyi ve çetin kuvveti bize indiren yüce Rabb’imdir; ancak bu akılla yaşayanlar içindir. Gerçek akıl, aklı selim kalple uyumlu çalışır, varlığı idrak eder, hikmeti sezer, sükunetlidir, hakla bağlantılıdır. Akılla yaşamak için ilk 5 adım: 

bedeni hareket ettirmek; düzenli ve istikrarlı bir şekilde ya yürüyüş ya da spor, herhangi bir bedensel egzersiz yapmak. 

Bedeni faydalı gıda ile beslemek; zararlı ya da faydasız olan gıdaları azaltmak ve bunda kararlı olmak.

Nefes çalışmak; düzenli ve istikrarlı. Meditasyon ya da namaza başlamak; düzenli ve istikrarlı. Akıllı yaşamak demek, aklın temel ihtiyacı olan ilim ihtiyacına göre yaşamak demektir. Bu sebeple ilk 5 adımla birlikte ilim öğrenmek. Ancak günümüzdeki zulmani ilimler değil, hakkın ilmini öğrenmek.

Talut ve Calut, Bakara Suresi 246-251 arasında anlatılır. İsrailoğulları bir kral isterler; “Hani nebilerine: Başımıza bir hükümdar tayin et de onun emrinde Allah yolunda savaşalım” diye müracaatta bulunmuşlardı. Kardeşlerim, Allah yolunda savaşmak demek, haksız, hakkaniyetsiz, bozuk düzenine karşı savaş vermektir.  

Doğu kadim metinlerinde ve günümüze kadar ulaşmış mitolojilerde bozuk düzene karşı bir liderin önderliğinde savaş verildiğini görürüz. Her kutsal ve kadim metinde kurtuluş ya da hakikat yolculuğu bireysel başlar ama bir liderin, yol göstericinin eşliğinde gerçekleşir. Verilen savaş, Deccal sistemine karşı verilen savaştır. Günümüzde kapitalizm diyebiliriz; ancak kapitalizm ile sınırlı değildir. Yani siyasi bir ideoloji değildir savaşılan; hakkaniyetsiz sistemin kendisidir. İlahi sistemde hakikatin dünyada tecellisi için ‘atanmış’ bir taşıyıcı gerekir. Ancak bir emanet ehli önderin liderliğinde bu savaş verilebilir. Günümüzde ise insanlar kendi nefsleri ile karar verip “Ben bu bozuk düzene, adaletsizliğe, hakkaniyetsizliğe karşı savaşta liderim” demektedir. Lider, siyasi partiler tarafından seçilir ya da halk kendisi karar verir. Ancak gerçekte lider, ilahi sistem tarafından atanır; bunu pek çok mitolojide ve kadim metinlerde, özellikle de Kur’an’da çok net şekilde görüyoruz.  

Ayet, atanmış ve seçilmiş liderin Talut olduğunu açıklanması ile devam eder. Halk buna itiraz eder ve der ki; “Peygamberleri onlara: Allah, size Talut’u hükümdar olarak gönderdi dedi. Onlar ise, ‘O bize nasıl hükümdar olur ki!? Biz ondan daha çok hükümdarlığa layığız, hem o zengin de değil!’ dediler. Peygamber dedi ki: Allah onu sizin üzerinize seçti, onu ilim ve beden bakımından üstün kıldı. Allah mülkünü dilediğine verir; Allah lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.” (Bakara 247)  

Evet, halk atanmış lideri beğenmez. Buradaki itiraz şudur: “Biz daha çok layığız lider olmaya ve üstelik o zengin de değil ki!” “Biz ondan daha çok layığız” ifadesi, egonun, kibirin ve dünyevi kıyasın dilidir.  

Bu cümleyi bugünün diline çevirdiğimizde karşımıza çok tanıdık kalıplar çıkar;  

“O kim ki, ya ben ondan daha deneyimliyim. Onun ne özelliği var da öne çıkıyor? Biz yıllardır bu işin içindeyiz, şimdi o mu lider olacak? Zengin değil ki. Biz daha uygun değil miyiz ya bu işe? Biz daha layığız” demek, dışsal üstünlüğü ölçü alıp içsel liyakati reddetmektir. Bu cümle, hem tarih boyunca hem bugün hakikat yolunu ve arzda hakkaniyetli yönetimi tıkayan en büyük perdelerden biridir. Diğer itiraz, “Zengin değil ki” toplum liderin zengin olmasını ister. Maddi zenginliğin bu savaşta gerekli olduğuna inanır; dünyasal makam, dünyasal güce önem verir, kitleleri peşinden sürükleyecek güçte olmalı gibi özellikler arar. Ancak ayet, liderin önemli iki özelliğini açıklar; ilim ve beden olarak üstünlük. İlim ve beden, yani irade gücü, hakkaniyetsizliğe karşı verilecek savaşta önemli iki kriterdir. Günümüzde ise toplum, lideri dış görünüşe, maddi ölçülere, dünyasal değerlere göre yargılar. Zengin mi, prestijli mi? Bizim çevreden mi, benim ideolojimi mi savunuyor, benim sevdiklerimi mi seviyor, sevmediklerimi mi sevmiyor, benim doğrularımla çelişiyor mu vs.  

Ayette anlatılan liderde beden, yani irade gücü olması, ilim olarak güçlü olması, zengin olmaması, bu kişinin şimdi önümüzde duran sistemin bir parçası olmadığını anlatır. Lider, halkın önüne sunulan “Şöyle der mi, bu lider mi?” seçenekleri arasından değildir; hatta halkın pek de tanımadığı biridir, beğenmediği biridir ve zengin değildir. Bu işaretler, bugün bize verilecek liderlerle ilgili ipuçlarıdır. Dün de, bugün de ilahi sistem tarafından atanmış liderin ortak özellikleridir. “Talut, ordusuyla birlikte hareket edince askerlerine hitaben şöyle dedi; ‘Allah sizi bir ırmakla imtihan edecektir. Ondan içen benden değildir; ondan hiç tatmayan ise elbette bendendir. Ancak sadece eliyle bir avuç alanlara izin var.’ Fakat pek azı dışında hepsi ondan içti. Talut ve beraberindeki müminler ırmağa geçince geride kalanlar, ‘Bugün bizim Calut ve ordusuyla savaşacak gücümüz kalmadı’ dediler. Allah’ın huzuruna çıkacaklarını kesin olarak bilenler ise, az sayıdaki nice topluluk, çok sayıdaki nice kalabalığı Allah’ın izniyle yenmiştir; Allah sabredenlerle beraberdir’ dediler.” (Bakara 249)  

Irmakla imtihan, materyalizmdir. Irmak, nefsin arzusu, dünyevi cazibe, konfor tuzağıdır. Irmak, bu kıssada sadece fiziksel bir su değil, dünyasal isteklerin, neslin arzularının, konforun geçici tatmininin sembolüdür. Para, hırs, ün, ilişkiler, makam, haz, takdir görme arzusu, sevilme arzusu, kariyer vs. pek çok dünyasal arzulardır. Bu yolda arzularla, kariyerle, ilişkilerle, isteklerimizle, işimizle, evlatlarımızla sınanacağımızı söylüyor ve sadece en fazla bir avuç içmeye izin var. “Gerçekten Allah için mi yürüyorsun, yoksa içten içe dünyayı mı istiyorsun?” İşte kendimize sormamız gereken en önemli soru budur. Bu sudan içenler, “Ben hakikati istiyorum” deyip de nefsin arzularına, dünyaya, çevreye, deneyimlere, duygulara yenilenlerdir.  

Bir avuç içenler ise, tüm bunlardan ihtiyacı kadarını alanlardır; ısrar etmeyen, “İsterim de isterim” diye tutturmayanlar, duyguların üzerine çıkabilenler, zorlukta sükunetle kalabilenler, şikayet ve sızlanmadan uzaklaşanlar, korkuya yenilmeyenlerdir. Hepimiz hakkaniyetsizliğe karşı savaşta Talut’un ordusunda olmayı isteriz elbet. Ancak nehirle imtihanı geçenler bu orduda devam edebilir. Nehir suyundan çokça içenler şöyle söyleyecek: “Ben yoruldum, artık takatim kalmadı, bıktım, artık gücüm tükendi.” Nehir suyunun özelliği budur; çok içersen yorulursun, devam edemezsin. Nehir çok şey vaat eder ama insanı hiçbir şey veremez; sadece ondan alır, gücünü alır, takatini alır, iradesini alır, aklını alır. Nehir, susuzluğunu gidermeyi vaat eder ama gideremez; sadece insana yorgunluk verir.  

“Daha iyi bir ev benim hakkım değil mi? Daha iyi bir kazanç benim hakkım değil mi? Daha iyi bir tatil benim hakkım değil mi? Aşık olmak benim hakkım değil mi? Daha iyi bir okul benim hakkım değil mi? Daha iyi bir kariyer benim hakkım değil mi? Takdir almak benim hakkım değil mi?” vs. Hepsinin yaptığı tek şey insana yorgunluk vermesidir. Kardeşlerim, Talut günümüzde henüz ortaya çıkmamış olabilir ama biz onun ordusunda olmak için bugün eğitiliyoruz. 

Değer görmemek duygusu, çoğu zaman dışarıdan değer beklemenin bir yankısıdır. Gerçekten ne istiyoruz değer görmek derken? Takdir edilmek, yaptıklarımızın fark edilmesi, saygı görmek, anlamlı bir pozisyonda olmak… Bunlar kulağa insani ihtiyaçlar gibi gelse de aslında çok derin bir yerden ‘benim insanlar tarafından takdir edilmem lazım, ancak o zaman değerli hissedebilirim’ arayışıdır. Dışarıdan değer arayışımız köksüz bir arayıştır; bir gün dışarıdan alkış alırız, ertesi gün göz ardı edilebiliriz. Dışarısı bizim kontrolümüzde değildir. Gerçekte bu tip deneyimler, dışarıdan değer arayışımıza set çekmemiz gerektiğinin öğrenimidir. Biz insanlar olarak iş yerimizi ‘değerli olmak’ arayışımıza araç yaparız; oysa iş yeri ruhsal tekamüle araçtır. İş yeri, değer arayışının tatmini için değil, nefsin tekamülü için bir sahnedir. Hz. Yusuf zindandayken de kıymetliydi, sarayda olunca kıymetli olmadı. Hz. Musa saraydayken hakikati tanımadı, çölde yalnızken tanıdı. Hazreti Davut koyun güderken de Allah dostuydu, kral olunca değil. Bugün istediğimiz, talep ettiğimiz ama “hakkım değil mi?” dediğimiz para ve kariyer, Firavun’da da vardı, Karun’da da vardı. O halde hakikate talip isek, bu arayışların egodan geldiğini tüm kalbimizle kabul etmeliyiz. Bütün bu dersler için iş arkadaşları, yöneticinin projeleri, krizler sadece bir araçtır. Kur’an’daki deyimle onlar bir fitnedir, yani sınamadır. 

Bu sebeple kardeşim, eğer ki sen sadece Yaradan için bu yolda yürüyor isen, daha iyi bir kariyer “benim hakkım değil mi?” arzusundan geri çekilmen gerekiyor. İzzet Allah’a aittir (Fatır 10). Allah dilediğine izzet verir, dilediğinden çeker alır (Ali İmran 26). İzzet, değer, başarı anlamlarına gelir. Yani senin değerini belirleyen ne yöneticinin, ne kariyerin, ne eşin, ne de toplumdur. Senin izzetin Allah katında sabitlenirse, kimse seni aşağı çekemez. Ama eğer insanların elinde kalırsa, hep yalpalar. Bununla birlikte Allah elbette kulunun dünyada başarılı olmasına murad eder. Bunun için hak yol ve şer yol vardır. Elbette yeni bir iş arayabilirsin ama hangi güdü ile arıyorsun? Değerli olma arzusu, daha iyi bir kariyer arzusu ile iş arayışı her yoludur. “Bana hakkım verilmiyor” güdüsü ile iş arayışı şer yoludur. 

“Burada görevim bitti. Yüce Rabbim, beni yeni görevli alanıma yerleştir.” güdüsü ile iş arayışı hak yoldur. Ancak burada şu soru vardır: Sen ruhsal tekamülün içini öğrenmen gerekenleri öğrendin mi? Değerli olmayı dışarıdan aramayı bıraktın mı? Değeri kariyer, para, maaş, makamla ölçmeyi bıraktın mı? İnsanların takdir edip etmemesine önem vermeyi bıraktın mı? Ego’dan ayrılman gereken noktalarda ayrılıp ruh hasletlerine geçip orada köklendin mi? Yeni iş arayışı veya kariyer, doğru niyetle yapıldığında insanın ruhsal tekamülüne hizmet edebilir. Ancak bu yolda niyet çok belirleyicidir. Eğer değer ve başarı dışarıdan gelen takdirle ölçülüyorsa, bu tuzağa düşmek olur. 

Ama eğer Rabbime olan teslimiyet ve görevimi yerine getirme bilinci ile hareket ediyorsak, o zaman o işin ruhsal bir anlamı olur. Ruhsal vizyonla aşılanmamış hiçbir eylemin değeri yoktur. Kişi işte arayabilir, eş de arayabilir, kariyer de arayabilir. Ama ardındaki güdü çok ama çok önemlidir. Gerçek değer, insanı Allah’a yakınlığı ve tevekkülü ile ölçülür. Her bir iş, her bir görev aslında nefsimize kattığı derslerle değerlidir. Hayattan beklenti, çok küçük ve sığ bir iddiadır. Ve böylesi küçük iddiaları ancak insandaki kibir ortaya çıkarır. 

Bugün hayat dediğimiz bu olgunun sadece zahirde görünen yüzüne bakarak, aslında hayattan beklentinin içinde olmanın nasıl bir kibir hali olduğunu dilim döndüğünce anlatmaya çalışacağım. Çünkü hayat dediğimiz bu büyük oluşumda bizim ne bir katkımız var, ne de bir tasarruf hakkımız. Zira biz ne bu hayatı var ettik, ne de ona yön verebilecek kudretteyiz. Bilakis biz bu düzenin içinde konumlanmış küçük birer parçayız yalnızca. 

  1. Oksijen oranı %21’lik ince ayar. 

Tabii ki havada yaklaşık %21 oranında oksijen bulunur. Bu oran sadece %25 olsaydı, orman yangınları kendiliğinden çıkabilir, kontrol edilemezdi. %15’in altına düşseydi, insanlar nefes almakta zorlanırdı, hayat desteklenemezdi. Peki bunu yapan sen misin? 

  1. Yer çekimi – ne azı ne fazlası. 

Yer çekimi biraz daha güçlü olsaydı, atmosfer daha yoğun olurdu ve zehirli gazlar yeryüzünde kalırdı. Daha zayıf olsaydı, atmosferi tutamazdık, uzaya dağılırdı. Ne fazla ne eksik, tam kıvamında bir çekim gücü. Peki bunu yapan sen misin? 

  1. Su – en şaşırtıcı molekül. 

Su donduğu zaman genleşen tek doğal madde. Eğer su donunca büzülseydi, bu tabakaları suyun dibine çökerdi ve göller zamanla tamamen donardı. Hayatın su altında sürmesi imkansız olurdu. Ama su öyle bir yaratılmış ki, buz yüzeyde kalıyor ve alttaki hayatı koruyor. Peki bunu yapan sen misin? 

  1. Ayın uzaklığı. 

Ay dünyaya biraz daha yakın olsaydı, gelgitler tüm kıyı bölgelerini yok ederdi. Daha uzak olsaydı ise okyanusların karışımı durur, yaşam döngüsü bozulurdu. Peki bunu yapan sen misin? 

  1. Güneşin konumu ve ışıması. 

Güneş dünya’ya %5 daha yakın olsaydı, kavrulurduk; %5 daha uzak olsaydı, donar kalırdık. Üstelik güneşin yaydığı ışığın dalga boyu tam olarak fotosenteze en uygun spektrumda. Peki bunu yapan sen misin? 

  1. DNA – kusursuz kodlama. 

Bir hücredeki DNA’yı çözümlemek, 3 milyar harflik bir kitap okumak gibi. Her bir hücrede bu kitap saklı ve bu kodlar rastgele değil, düzenli, tekrarsız ve yaşamı ayakta tutan kodlarla dolu. Peki bunu yapan sen misin? 

  1. Kar taneleri – eşsiz simetri. 

Her biri altıgen ama hiçbiri birbirine benzemez. Matematiksel bir hassasiyetle su buharının kristalleşme sürecindeki sıcaklık, nem ve hız gibi onlarca faktörle şekillenir. Gökten düşen her tanede sanat var. Peki bunu yapan sen misin? 

Güneşi ve toprağı biz var etmedik, nefes aldığımız havayı biz düzenlemedik. Bu düzenin arkasındaki kudret öylesine büyük, öylesine ince ayarlı ki, ona duyulan hayranlık insanın içinde ister istemez bir hürmet ve tevazu duygusu uyandırmalıdır. Bu muazzam kudreti duyulan hayranlık ve hürmet benim dinimdir. Albert Einstein. 

Albert Einstein, atomun parçalanabilir olduğunu keşfettiğinde belki de insanlığın yeni bir ufka açılacağını umuyordu ama o bilgi atom bombası olarak geri döndü. Sonrasında şöyle söyledi: “Eğer böyle olacağını bilseydim, ayakkabı tamircisi olmayı tercih ederdim.” Neden böyle söyledi? Çünkü hayat denilen bu kudrete hürmet duymak onun diniydi. Dünyada Albert Einstein’ın yerinde olup da kendindeki bilgiyi güç, şöhret, makam, kariyer ve para için kullanmayacak insan sayısı o kadar az ki… Çok az kişi dünyada çığır açacak bir bilgi bulup da “keşke ayakkabı tamircisi olsaydım” diyebilecek imana sahiptir. Hayat dediğimiz karşımızda duran ve içinde olduğumuz bu şeyin bize hiçbir borcu yoktur kardeşlerim. Bizim ise yapabileceğimiz tek şey tevazu ile ona hürmet göstermektir. Hayattan beklenti kibirdir. 

Kur’an’da secde ayetlerine bakarsak, gerçek secde edenleri anlatırken “Onlar kibirlenmezler, onlar büyüklük taslamazlar” ifadesi vardır. Kibirlenen, büyüklük taslayan biri, hayatın ona bir borcu olduğunu, kendisine sunulması, kendine verilmesi gereken bir şey olduğunu sanır. Kibir, şeytanın temel niteliğidir ve insanın yaşama hürmet etmesi yerine, yaşamın kendisine hürmet etmesi gerektiğine olan inançtır. Hayattan tüm beklentilerin sana fısıldayan sendeki kibirdir kardeşim.

Sen de sor:

Bize sosyal medya aracılığı ile ulaşarak sorularınızı sorabilirsiniz.

INSTAGRAM

Instagram'da Hakikatin Işığında sayfasındayız.

YOUTUBE

YouTube'da Hakikatin Işığında kanalındayız.

E-MAIL

Dilerseniz bilgi@hakikatinisiginda.com'dan e-posta gönderin.

Visited 235 times, 1 visit(s) today